Menü Kapat

İÇİNDEKİLER

MAVİ MARMARA VE BARIŞIN KATİLLERİ KİTABI İLE ŞU SORULARIN CEVABINI BULACAKSINIZ: 10

SUAT GÜN’ÜN ÖZGEÇMİŞİ 12

SURİYE MESELESİ 26 Ocak 2016. 13

WİKİLEAKS BELGELERİ’NİN İÇERİK YÖNDEN ANALİZİ 17

WİKİLEAKS BELGELERİ VE TÜRKİYE. 18

İsrail’in suçları otopsi masasında. 20

Mavi Marmara ve Barışın Katilleri 21

İnsanlığın vurulduğu gemi Mavi Marmara. 22

Gençlerin Düşüncesi Ne?. 24

GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN ANAHTARI: ATATÜRKÇÜLÜK. 26

GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN ANAHTARI: ATATÜRKÇÜLÜK.. 26

KAYNAKÇA.. 32

ABD’NİN İSRAİL’İ DESTEKLEMESİNİN STRATEJİK VE JEOPOLİTİK NEDENLERİ 33

SN BAŞBAKAN’IN DAVOS KONUŞMASININ BİR BAŞKA YÖNDEN ANALİZİ 35

ABD ESKİ BAŞKANI CARTER’İN İSRAİL’İN GELECEĞİ İLE İLGİLİ ANALİZİ 10.2.2009. 37

KIBRIS’TA ÇÖZÜME İHTİYAÇ VAR MI, ÇÖZÜM İHTİMALİ VAR MI? (l). 39

PROFESYONEL ORDU MU, HALK ORDUSU MU, HİBRİD ORDU MU?. 41

NASIL BİR ORDU YAPISI?. 44

ORDUDA SİCİLLENDİRME SİSTEMİ 47

ORDUNUN SUBAY ASTSUBAY KAYNAĞI 48

KIRIM İÇİN NE YAPILABİLİR?. 49

SURİYE MESELESİ 51

MAHALLİ İDARE SEÇİM SONUÇLAR. 54

SOMA MADEN OCAĞI KAZASI 57

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ 62

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ 67

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ 69

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ 72

GAZZE SAVAŞI 3. 74

FİLİSTİN’DEKİ ÇATIŞMANIN MAHİYETİ 74

İSRAİL BU SAVAŞI HANGİ DÜŞÜNCE İLE BAŞLATTI 75

ASKERİ DOKTRİN.. 76

HAMAS İLE İSRAİL ARASINDA GÜÇ DENGESİ VAR MI?. 81

İsrail 82

ATEŞKES NE DERECE GÜVEN VERİCİDİR?. 82

İSRAİL’İN GAZZE’DE UYGULADIĞI HARP DOKTRİNİ 83

İSRAİL GERÇEKTE BARIŞ İSTİYOR MU?. 84

BARIŞ HANGİ ŞARTLARDA KURULUR?. 85

BARIŞI TESİS ETME ÇABALARI VE İSRAİL’İN POZİSYONU.. 86

SON OPERASYONDAN SONRA ATEŞKES ÇABALARI 86

İSRAİL’İN SAVAŞ YAPMAK DEĞİL CİNAYET İŞLEDİĞİNE DAİR DELİLLER. 88

BU SAVAŞTAN ALINAN DERSLER. 91

ZİHNİYET VE EYLEM BİRLİĞİNİN SAĞLANMASI 93

İŞİD MESELESİ VE GÜNEY HUDUTLARIMIZIN GÜVENLİĞİ 96

DOST-DÜŞMAN ÇİZELGESİ 106

ABD’NİN KAFKASYA DENKLEMİNDEKİ İKİLEMİ(ÜÇLEMİ). 109

KAFKASYA’DA NASIL BİR DENKLEM VAR?. 110

VATANSEVERLİK ÜZERİNE. 111

FİRAVUN LANETİYLE LANETLENEN VATANSEVERLİK. 112

BLAİR GİTTİ… GELENİ DE İYİ KARŞILAMADILAR….. 113

NEO-CON’CULUK İLE ULUSALCILIK BİRBİRİNE BENZİYORMUŞ -1. 115

ULUSALCILAR NEO-CON’LARLA AYNI CEPHEDEYMİŞ !?. 117

BU SEÇİM SONUÇLARI NEYE DELALET EDİYOR?. 119

KARL ROVE İSTİFA ETTİ, MANTIK DEDİĞİN BÖYLE OLUR….. 120

ANAYASA TARTIŞMALARI VE NASIL BİR ANAYASA?. 122

ANAYASA DEĞİŞTİRİLMELİDİR DİYEN KORO HANGİ GEREKÇELERİ SAYIYOR, İŞİN ASLI ASTARI VAR MI?. 124

YAPILANLAR DOĞRU MU? –l-. 124

AMERİKAN YAHUDİ ÖRGÜTÜ’NÜN(ADL=ANTİ-DEFARMATİON LEAGUE) 1915 OLAYLARINI SOYKIRIM OLARAK TANIMA KARARI 127

SOYKIRIM HESABI 129

ADL’NİN KARAMCILIĞA KARŞI MÜCADELESİ NASIL BİR ŞEY?. 131

ADL’NİN SOYKIRIM KARARI VE SONUÇLAR – 1. 132

ADL’NİN SOYKIRIM KARARI VE SONUÇLARI -2. 134

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 2 22.01.2011  136

SAYIN TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI PROF.YUSUF HALAÇOĞLUNA YAPILAN SALDIRILAR. 138

AYŞE HÜR’ÜN HALAÇOĞLU VE GELENEK YAZISI 141

ANAYASADAN MECBURİ DİN EĞİTİMİNİN KALKMASI SORUNU.. 143

MİLLİ GELİR HESAPLARI VE SAHTE BÜYÜME HİKÂYELERİ 145

ILIMLI İSLAM… 147

İSRAİL HAVA HAREKÂTI 150

İSRAİL UÇAKLARININ TÜRK HAVA SAHASINI İHLALİ SORUNU.. 152

İDAM CEZALARININ KALDIRILMASI İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR. 154

İDAM CEZASININ KALDIRILMASI İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR: ALEGORİK BİR ANALİZ. 157

SAYIN TAHA AKYOL’UN K.IRAK’TA SINIR DÜZELTME TEKLİFİNİ ÜZÜNTÜ İLE KARŞILADIM… 160

BESLENME KÜLTÜRÜNÜN STRATEJİK DÜŞÜNCEYE ETKİSİ 162

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA SORUNU -I-. 164

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA SORUNU -II-. 166

NÜKLEER SİLAHLANMADA FELSEFE VE MALİYET SORUNLARI -I-. 167

NÜKLEER SİLAHLANMADA FELSEFE VE MALİYET SORUNLARI -II-. 169

NÜKLEER SİLAHLANMADA FELSEFE VE MALİYET SORUNLARI -III-. 170

NPT (NÜKLEER SİLAHLARIN SINIRLANDIRILMASI) ANLAŞMASI NEDİR? NELERİ İÇERİYOR? İRAN KRİZİNDE ABD HAKLI MI?  172

102.MADDE TARTIŞMALARI 177

FİLİSTİNDE DURUM… 178

DAVUTOĞLU’NUN DÜNYA VİZYONU KONUŞMASI 180

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 1. 181

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 1. 182

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 3. 184

MUHALEFET DEMOGOJİ YAPIYOR. 186

KIRIM’IN İŞGALİ 188

KIRIM’IN İŞGALİ, TÜRK ABD İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE. 188

RUSYA’NIN BİR BOY DAHA KÜÇÜLTÜLMESİ İHTİYACI 188

GLOBAL KRİZİN MEŞRUİYETİ 193

TÜRKİYE AÇISINDAN ALTERNATİF STRATEJİLERİN MUKAYESESİ 197

ABD’NİN KAFKASYA DENKLEMİNDEKİ İKİLEMİ(ÜÇLEMİ). 199

KAFKASYA’DA NASIL BİR DENKLEM VAR?. 200

DOST VE DÜŞMAN TANIMINDA YENİ KRİTERLER. 201

BATININ DIŞLADIĞI ÜLKE VE REJİMLER (SUDAN EL BEŞİR VS). 205

ORTA KUŞAK AFRİKA’DA DURUM… 207

BATI TÜRKİYE’NİN ILIMLI İSLAMA GEÇMESİNİ ÖNGÖRÜYOR MU, İSTİYOR MU?. 208

BÖLGE ÜLKELERİNİN KENDİ PARA BİRİMLERİYLE TİCARET YAPMASININ ÖNEMİ 210

SAYIN CUMHURBAŞKANI’NIN RUSYA FEDERASYONU ZİYARETİ 212

GÜVENLİK VE GÜVENLİK PARONOYASI 214

YAHUDİLER NE OLMAK İSTİYOR?. 216

TARİHTEN GELECEĞE AKAN NEHİR – 1. 218

FİLİSTİNDEKİ KATLİAMDA ABD’NİN SORUMLULUĞU NEDİR?. 219

MEDYA İSTİHBARATI, MEDYA ÜZERİNDEN İSTİHBARATA KARŞI KOYMA.. 221

MEDYA İSTİHBARATI, MEDYA ÜZERİNDEN İSTİHBARATA KARŞI KOYMA.. 223

AKP-DEMOKRASİ VE FİİLİ İKTİDAR. 225

TAYYİP BEY’İN JAPONYA GEZİSİ 228

TAYYİP BEY’İN JAPONYA GEZİSİ 230

BM’İN YENİ YAPISI NASIL OLMALI -l 232

ABD’NİN ULUSLARARASI SİSTEMDEKİ BAŞAT ROLÜ GİTTİKÇE AZALIYOR. 233

SUAT GÜN’ÜN ANADOLU AJANSI İLE YAPTIĞI RÖPERTAJ. 235

MISIR’DA HALK AYAKLANMASI -1. 242

MISIR’DA HALK AYAKLANMASI -2. 243

MISIR’DAKİ HALK AYAKLANMASI NEREYE VARACAK?. 245

BARBAR DEVLETLERİN ÖZELLİKLERİ – ll –. 249

BARBAR DEVLETLERİN ÖZELLİKLERİ – ll –. 250

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -1-. 252

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -2-. 254

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -3-. 255

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -4-. 257

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -5-. 259

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -6-. 261

HAK KAVRAMI 265

TÜRK DIŞ İŞLERİNİN BÜROKRATİK YAPISI 267

TÜRK DIŞ İŞLERİNİN BÜROKRATİK YAPISI 29.07.2013 15:40. 267

AKİL ADAMLAR. 268

ERGENEKON DAVASI VE SONUÇLARI 269

ERGENEKON DAVASININ DIŞ SONUÇLARI 272

KADDAFİ /LİBYA /HALK AYAKLANMASI 274

NECMETTİN ERBAKAN HOCA’NIN VEFATI – D-8’LER, HAVUZ SİSTEMİ 277

JAPONYA DEPREMİ TSUNAMİ NÜKLEER SANTRALLAR. 279

LİBYA, NATO ASKERİ MÜDAHALESİ, LİBYA TEZKERESİ 281

HAFIZ ESAD OĞUL BEŞAR, BAASÇILIK, REFORMLAR, SURİYE’DE HALK HAREKETLERİ 284

TÜRKİYE İÇİN NÜKLEER ENERJİNİN ALTERNATİFİ YOKTUR. RÜZGÂR, GÜNEŞ, TERMİK, JEOTERMAL IVIR ZIVIR   288

USAME BİN LADİN, EL KAİDE, 11 EYLÜL, TALİBAN; ABD’NİN CÜCE DÜŞMANLARI 291

12 EYLÜL HAREKÂTININ VİCDAN MUHASEBESİ 295

SEÇİM SONUÇLARI 297

HAZIRLAMIŞ OLDUĞUM YENİ ANAYASA TEKLİFİ 300

SURİYE’DE KUTSAL DİRENME HAKKI 301

SURİYE VE LİBYA HADİSELERİ VE MÜDAHALE DOKTRİNİ 303

MAVİ MARMARA VE BARIŞIN KATİLLERİ (FİLİSTİN SAVUNMASI İNSANLIK DAVASI 305

SN. GENELKURMAY BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ’UN TUTUKLANMASI OLAYI 307

ANAYASA FELSEFESİNE GİRİŞ. 310

Cumhuriyet entelektüellerinin durumu. 312

Bu yüzyıl diktatörler devri değildir: 313

TÜRK ANAYASA DÜŞÜNCESİNİN ZAAFLARI 315

ANAYASANIN DAYANMASI GEREKEN TEMELLER. 316

BATI DEMOKRASİSİNİN VARLIK ŞARTI: 318

ANDIMIZ. 319

PKK MESELESİ 321

HAK KAVRAMI HAK KAVRAMI 323

SURİYE HAREKÂTI VE MUHTELİF SENARYOLAR. 325

NİHAYETTE BATI SURİYE’YE MÜDAHALE EDECEK MİDİR? 1. 325

MÜDAHALE OLURSA NE ZAMAN MÜMKÜNDÜR?. 326

SURİYE PARÇALANIR MI?. 326

SURİYE BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORURSA TÜRKİYE’NİN TUTUMU NE OLMALIDIR?. 327

SURİYE PARÇALANIRSA TÜRKİYE’NİN TUTUMU NE OLMALIDIR?. 327

SURİYE’YE MÜDAHALEYE TÜRKİYE KATILMALI MI KATILMAMALI MI?. 328

TÜRKİYE OPERASYONA SINIRLI MI KATILMALI, SINIRSIZ MI KATILMALI?. 329

SURİYE İŞGAL EDİLİR Mİ?. 329

SURİYE’YE KARADAN İSRAİL GİRERSE NE OLUR?. 329

TÜRKİYE’NİN HAVA SAVUNMA SİSTEMİ-NATO-KENDİ KENDİNE YETERLİLİK. 330

TÜRKİYE’NİN HAVA SAVUNMA İHTİYACI 331

HAVA SAVUNMA SİSTEMİ MUKAYESESİ VE TÜRK SAVUNMA BAKANLIĞI NEDEN HAKLI?!. 333

HAVA SAVUNMA MEVZUUNDA SON DÜŞÜNCELER. 335

SURİYE HAKKINDA STRATEJİK BİR YAKLAŞIM… 336

CARİ AÇIK MESELESİ NASIL ÇÖZÜLEBİLİR. 336

ÖDEMELER BLANÇOSU.. 337

CARİ AÇIK NASIL ÖNLENİR- 2 ÖZEL TEŞEBBÜS ZİHNİYETİ 338

CARİ AÇIK NASIL ÖNLENİR-3 ?. 340

CARİ AÇIK NASIL ÖNLENİR -4 ?. 341

SN. BAŞBAKAN’A AÇIK MEKTUP. 344

RÜŞVET OPERASYONU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER. 347

RÜŞVET OPERASYONU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER. 354

İsmet İnönü Dönemi Dış Politikası 362

HÜKÜMLERİN YENİDEN İNCELENMESİ 362

YABANCILAR POLİTİKASI 2. 385

İSTANBUL SERMAYESİNİN ALIŞKANLIKLARI 387

BALKANLARDA TERSİNE GÖÇ 1. 389

1.GÖÇ NE DEMEKTİR?. 389

2.ETNİK KİMLİK NEDİR?. 390

3.GELECEKTE DEMOGRAFİK TRENTLER. 391

GEÇMİŞ ASIRLARDA DÜNYA NÜFUSU.. 393

4. TERSİNE GÖÇ NE YAPAR?. 395

5. SONUÇ. 396

SURİYE’NİN UÇAK DÜŞÜRMESİ 397

YAHUDİLİK VE İSRAİL ÜZERİNE BİR HİPOTEZ. 399

MESELEYE SONUÇLARI ÜZERİNDEN BAKILDIĞINDA.. 401

YAHUDİLİK VE İSRAİL ÜZERİNE BİR HİPOTEZ. 402

MESELEYE SONUÇLARI ÜZERİNDEN BAKILDIĞINDA.. 404

IRAK ŞAM DEVLETİNİN ORTAYA ÇIKIŞI 406

BU HADİSELER KARŞISINDA AMERİKA’NIN TUTUMU NE?. 410

GAZZE SAVAŞI 3. 431

İSRAİL BU SAVAŞI HANGİ DÜŞÜNCE İLE BAŞLATTI 433

ASKERİ DOKTRİN.. 433

HAMAS İLE İSRAİL ARASINDA GÜÇ DENGESİ VAR MI?. 438

ATEŞKES NE DERECE GÜVEN VERİCİDİR?. 439

İSRAİL’İN GAZZE’DE UYGULADIĞI HARP DOKTRİNİ 440

İSRAİL GERÇEKTE BARIŞ İSTİYOR MU?. 441

BARIŞ HANGİ ŞARTLARDA KURULUR?. 442

BARIŞI TESİS ETME ÇABALARI VE İSRAİL’İN POZİSYONU.. 443

SON OPERASYONDAN SONRA ATEŞKES ÇABALARI 444

İSRAİL’İN SAVAŞ YAPMAK DEĞİL CİNAYET İŞLEDİĞİNE DAİR DELİLLER. 445

BU SAVAŞTAN ALINAN DERSLER. 448

ZİHNİYET VE EYLEM BİRLİĞİNİN SAĞLANMASI 450

TÜRKİYE’NİN KURULUŞ AYARLARINA DÖNMESİ MESELESİ 452

IRAK ŞAM İSLAM DEVLETİ (IŞİD) OPERASYONEL TARİHİ 455

KRONOLOJİK OLARAK KURULUŞU VE EYLEMLERİ 457

Hedef ve taktikleri 458

Gücü ve eylemleri 459

Suriye’deki varlığı 462

Liderleri 465

IŞİD’İN IRAK’TA YAPTIĞI HAREKÂT VE DURUM DEĞERLENDİRMESİ 466

PROFESYONEL ORDU MU, HALK ORDUSU MU, HİBRİD ORDU MU?. 469

NASIL BİR ORDU YAPISI?. 473

ORDUDA SİCİLLENDİRME SİSTEMİ 476

ORDUNUN SUBAY ASTSUBAY KAYNAĞI 477

GAZZE SAVUNMASI İSRAİL BARBARLIĞI 478

İSRAİL SALDIRISI NASIL BAŞLADI NASIL GELİŞTİ?. 479

İSRAİL’E YÖNELİK TEPKİLER. 482

İSRAİL’İN OPERASYON İÇİN İLERİ SÜRDÜĞÜ BAHANELERİN ASLI ASTARI YOKTUR. 483

GAZZE’NİN DURUMU.. 485

TÜRKİYE’NİN YAPICI TUTUMU.. 486

OPERASYONUN GAYESİ NE?. 487

FİLİSTİN’DE NASIL BİR SAVUNMA STRATEJİSİ GELİŞTİRİLMELİDİR?. 488

İSRAİL ORDUSU DÜNYANIN EN AHLAKLI ORDUSU MU?. 490

TARAFLARIN MORAL DURUMU.. 493

BUNDAN SONRA HEDEF NE OLMALIDIR?. 495

ORTADOĞU BU KADAR ÜSTÜN SİLAHLARLA DONATILMIŞ EZİCİ ASKERİ GÜCÜ KALDIRABİLİR Mİ?. 497

BİR FİLİSTİN ORDUSU TEŞKİL EDİLMELİDİR. 499

FİLİSTİN DÜŞERSE TÜRK ORDUSU DA İSRAİL’E MAĞLUP OLUR. 500

İSRAİL LOBİSİ İLE KÜRESEL MÜCADELE DOKTRİNİ 502

SONUÇ. 503

RUS UÇAĞININ DÜŞÜRÜLMESİ 506

PUTİN HAKLI MI, SURİYE’DE NE İŞİ VAR?. 509

TÜRKİYE SURİYE’DE NE YAPABİLİR NE YAPMALIDIR?. 511

TÜRKMEN DAĞI 512

RUSYA’NIN SURİYE’DE BURNU SÜRTÜLMEDEN BU İŞ OLMAZ. 513

TÜRKMEN DAĞI SADECE BİR DAĞ MIDIR?. 514

BİREYSEL VERİLERİN İSTİHBARATA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ 1. 516

BİREYSEL VERİLERİN İSTİHBARATA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ 2. 518

GÜVENLİK DOKTRİNİ VE KENDİ KENDİNE YETERLİLİK. 520

İRAN MESELESİ 522

İRAN REJİMİ 524

İRAN VE ŞİİLİK (1). 527

İRAN VE ŞİİLİK (2). 530

İRAN VE ŞİİLİK EKSENİNDE İSLAMA KARŞI İSLAM SAVAŞI DOKTRİNİ 533

TÜRKİYE ACİL SİLAHLANMA PROGRAMI BAŞLATMALIDIR. 536

JOHN MAYNARD KEYNES’İ YIKMANIN 10 ALTIN KURALI 539

GAZZE SAVUNMASI İSRAİL BARBARLIĞI 542

İSRAİL’İN OPERASYON İÇİN İLERİ SÜRDÜĞÜ BAHANELERİN ASLI ASTARI YOKTUR. 547

GAZZE’NİN DURUMU.. 550

TÜRKİYE’NİN YAPICI TUTUMU.. 552

OPERASYONUN GAYESİ NE?. 552

FİLİSTİN’DE NASIL BİR SAVUNMA STRATEJİSİ GELİŞTİRİLMELİDİR?. 554

İSRAİL ORDUSU DÜNYANIN EN AHLAKLI ORDUSU MU?. 556

TARAFLARIN MORAL DURUMU.. 559

BUNDAN SONRA HEDEF NE OLMALIDIR?. 561

ORTADOĞU BU KADAR ÜSTÜN SİLAHLARLA DONATILMIŞ EZİCİ ASKERİ GÜCÜ KALDIRABİLİR Mİ?. 564

BİR FİLİSTİN ORDUSU TEŞKİL EDİLMELİDİR. 565

FİLİSTİN DÜŞERSE TÜRK ORDUSU DA İSRAİL’E MAĞLUP OLUR. 566

İSRAİL LOBİSİ İLE KÜRESEL MÜCADELE DOKTRİNİ 568

SONUÇ. 570

TANRIYI KIYAMETE ZORLAYANLAR-EVANGELİSTLER!. 573

HIRISTIYAN SIYONIST DIŞ POLITIKAYA DOĞRU.. 580

SON DARBE ÜZERİNE ANALİZLER. 584

ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER. 588

AMERİKA İLE SAVAŞ. 592

AMERİKA İLE SAVAŞ (2). 593

AMERİKA İLE SAVAŞ (3). 595

AMERİKA İLE SAVAŞ (4). 596

AMERİKA İLE SAVAŞ (5). 598

AMERİKA İLE SAVAŞ (6). 599

AMERİKA İLE SAVAŞ (7). 601

AMERİKA İLE SAVAŞ (8). 604

AMERİKA İLE SAVAŞ (9). 606

ABD’NİN MÜTTEFİKLERİ VE NATO ÜLKELERİ 608

AMERİKA İLE SAVAŞ (10). 609

AMERİKA İLE SAVAŞ (11). 610

EKONOMİK SAVAŞ (13). 619

EKONOMİK SAVAŞ (14). 621

EKONOMİK SAVAŞ (15). 623

EKONOMİK SAVAŞ (16). 625

EKONOMİK SAVAŞ (1). 627

EKONOMİK SAVAŞ (2). 629

EKONOMİK SAVAŞ (3). 631

EKONOMİK SAVAŞ (4). 632

EKONOMİK SAVAŞ (5). 635

(Kredi Değerlendirme kuruluşları). 636

EKONOMİK SAVAŞ (6). 639

(Para Politikası). 639

EKONOMİK SAVAŞ (7). 642

EKONOMİK SAVAŞ (9). 647

EKONOMİK SAVAŞ (10). 648

EKONOMİK SAVAŞ (11). 651

EKONOMİK SAVAŞ (12). 653

ABD EKONOMİSİ 657

HENRİ BARKEY’E CEVAP. 659

TERÖR SALDIRILARI 661

BAŞKANLIK SİSTEMİNE YÖNELİK TENKİTLER. 668

BAŞKANLIK SİSTEMİNE YÖNELİK TENKİTLER DEVAMI 672

BAŞKANLIK SİSTEMİNE YÖNELİK TENKİTLER VE YANLIŞLARIN TENKİDİ 675

BAŞKANLIK SİSTEMİNE YÖNELİK TENKİTLER VE TEKRARLANAN YANLIŞLARIN TENKİDİ (1. 677

BAŞKANLIK SİSTEMİ İÇİN ANAYASA’DA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER. 679

CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ VE ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN ANALİZİ 691

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ 692

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ; DEMOKRAT PARTİ’NİN (ESASEN CELAL BAYAR’IN) TÜRK DEMOKRASİSİNE YAPTIĞI BÜYÜK KATKI YA DA DEMOKRASİYİ İŞLEMEZ HALE GETİRME SORUNU -3. 696

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ DEMOKRAT PARTİ’NİN (ESASEN CELAL BAYAR’IN) TÜRK DEMOKRASİSİNİ SULANDIRMA MESELESİ (!) -4. 697

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ DEMOKRAT PARTİ’NİN (ESASEN CELAL BAYAR’IN) TÜRK DEMOKRASİSİNE YAPTIĞI EN BÜYÜK LÜTUF (!) -5. 699

ATATÜRK’ÜN LEHİNE Mİ ALEYHİNE Mİ?. 700

CHP’LİLERİN KANUNA İTİRAZLARI 700

PROFESÖR HİRSCH’ÜN MÜTALAASI 700

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ DEMOKRAT PARTİ’NİN (ESASEN CELAL BAYAR’IN) TÜRK DEMOKRASİSİNİ SULANDIRMA MESELESİ-6. 701

BU KANUN KİMLERİ YAKTI?. 701

PİLAVOĞLU’NUN YARGILANMASI 701

KAZIM KARABEKİR’İN KİTABI 701

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ DEMOKRAT PARTİ’NİN (ESASEN CELAL BAYAR’IN) TÜRK DEMOKRASİSİNE YAPTIĞI ZULÜM !-7. 702

ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU MESELESİ DEMOKRAT PARTİ’NİN (ESASEN CELAL BAYAR’IN) TÜRK DEMOKRASİSİNE YAPTIĞI ZULÜM -8. 704

MAVİ MARMARA VE BARIŞIN KATİLLERİ KİTABI İLE ŞU SORULARIN CEVABINI BULACAKSINIZ:

Filistinlilerin kökeni nereye dayanmaktadır? Bu halk nereden gelmiştir?

Filistin kurtuluş mücadelesini başlatan şahıs kimdir?

Şeyh Hüseyin el Emini kimdir, kime bağlı çalışmıştır? Ankara’ya geldiğinde nerede kalmıştır?

ABD dış politikası kimin esareti altındadır?

ABD dış politikası Amerikan halkının çıkarlarını yansıtıyor mu? Burnunun önünü görmeyecek kadar kör müdür?

1948 den bu tarafa İsrail nasıl büyümüştür, Filistin halkı aşama aşama nasıl yok edilmektedir?

Filistinliler Türklere ihanet etmiş midir, arkadan vurmuş mudur, Türklerle beraber İngilizlere karşı savaşmış mıdır?

Filistinliler 1.Dünya Savaşı’nda Türk askerini nasıl karşılamıştır?

1918’ e kadar bölgede bir tek cinayet işlenmiş midir? Halk bir günden bir güne tedirgin yaşamış mıdır?

Filistin kurtuluş hareketleri hangi örgütler ve liderler tarafından sürdürülerek bu günlere gelmiştir?

Kimler İsrail’in alçakça suikastlarına uğramıştır, Filistin kurtuluş liderlerinin akıbeti nasıl olmuştur?

İsrail’in yardım konvoyuna saldırısının hukuki bir meşruiyeti var mıdır?

Mavi Marmara Gemisi’nin yanaşabilmesi için Gazze’de liman var mıdır? Bu gemi Gazze limanlarına yanaşabilir mi? El Ariş Limanı’na giden bir gemiye saldırmak kasti değil midir?

Barbar devletlerin özellikleri nelerdir?

Her yıl sırf sindirme amaçlı kaç Filistinli keyfi şekilde tutuklanmakta, işkenceye tabi tutulmakta ve sakat bırakılmaktadır?

Filistinliler, bırakın terör yapmayı, meşru müdafaa yapabilecek imkânları var mı?

Filistin şehirleri ve halkı İsrail’in canlı, hedefli atış poligonu değil midir?

Bütün yasak silahlar kimlerin üzerinde denenmektedir?

İsrail’in kendini savunma hakkı kavramı, silahsız halka karşı silah kullanma ve imha etme hakkından başka bir şey değil midir?

İsrail’in yaptıklarında zerre kadar haklılık var mıdır? İsrail cinayetleri kimin izni ile işliyor?

Batının desteği olmadan İsrail bu cinayetleri işleyebilir mi?

Moşe Dayan; “İsrail çılgın bir köpek gibi olmalıdır” sözünü ne zaman söylemiştir. İsrail devlet adamları bu vasiyetin dışına çıkmış mıdır?

İsrail’in yaptıklarının uluslararası hukuk bakımından bir meşruiyeti var mıdır?

İsrail ebediyen savaşabilir mi?

İsrail Türkiye’nin dostu olarak kabul edilebilir mi? Yeniden dostluk tesis edilebilir mi?

Mavi Marmara Yardım Gemisi’ne yapılan saldırı açıkça yasa tanımazlık ve hukuk tanımazlık olduğuna göre bu pervasız hareketi cezasız bırakılacak mı, bırakılmayacak mı?

Sonuç: Türkiye ne yapmalıdır?

Hakkımda

SUAT GÜN’ÜN ÖZGEÇMİŞİ

Malatya Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi.1973’de Kuleli Askeri Lisesi’ne girdi, 1976’da Kara Harp Okulu’nu,1977’de Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı.

1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisan yaptı. Ordudan ayrıldıktan sonra 2002 yılına kadar ticaretle uğraştı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı.

2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları yayınlandı. 2009 yılına kadar yazıları aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sahibidir. Şafak Gazetesi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır.

Flaş TV’de “Kim Haklı” programında, Mesaj TV’de “Fikir Penceresi”, MPL TV’de “Satranç Tahtası“ programlarına katıldı veya sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7,Çay TV, Kanal İstanbul, Bengisu TV, Kanal 9, “Türkiye’nin Sesi Programı’nda”, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, AKİD TV, Uzay TV, Kanal G gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı ve halen katılmaktadır. Halen çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Yazılarını kendi sitesi olan www.suatgun.com ‘da yayınlamaktadır.

Strateji ve dış politika üzerine 12 tane yayınlanmamış 1 tane yayınlanmış “Filistin Savunması İnsanlık Davası” adlı kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman-ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete, dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı;” Anayasa Felsefesi’ ne Giriş” isimli bir sunumu bulunmaktadır.

http://slideplayer.biz.tr/slide/2613620/

Dübamder “Dünya Basın Mensupları Derneği” kurucu üyesidir. MABAMDER (Malatyalı Basın Mensupları Derneği), üyesidir.” İstanbul Düşünce Enstitüsü’nün “kurucu üyesidir.

Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta “Haftalık Stratejik Raporu” sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir.

2015 yılında kurulan “ULUSLARARASI KUDÜS DERNEĞİ’NİN” Genel Başkanıdır.

www.kudusde.org

E-mail: suatgun44@hotmail.com;

suat_gun1956@hotmail.com

gun.suad@gmail.com

TEL:0533 3910356

SURİYE MESELESİ

SURİYE MESELESİ 26 Ocak 2016

Medyada şu haberler geldi geçti. Dünya Yahudiler Birliği ve Vatikan anlaştı, Müslümanların başına yeni bir çorap örülüyor. Batı dünyası İran’a yol verdi, yaptırımlar kalktı, İran’ın önünü açtılar, İslam içi çatışma kızışacak. Rusya, Çin, İran ve Hindistan diğer Asya ülkeleriyle birlikte “Asya Merkez Bankası’nı” kurdu, Asya, ABD’ye kafa tutacak! IŞİD’i de üstümüze saldılar. Rusya, Suriye’de tamamen Türkiye aleyhine çalışıyor. Her taraftan kuşatılıyoruz? Vs, vs…

2011 yılında başlayan Suriye olayları hızla yayıldı. Muhalifler 2012’de Suriye’nin birçok bölgesine hâkim oldular. Şam rejimi Hama, Humus, Lazkiye, İdlip hatta Şam’da bile kontrolü kaybetti. 2013’e kadar Esad’ın gideceği, Türkiye’ye yakın ılımlı muhaliflerin işbaşına geleceği kesinleşmişti. Birden bire sahaya IŞİD girdi; daha doğrusu ABD, İŞİD i devreye soktu. Ilımlı muhaliflerin ele geçirdiği bölgeleri bir bir işgal etti, rejim güçlerini batıya doğru sürdü. Suriye Kürtlerine saldırdı PYD güçlerini Kobani ve Telabyad’da sıkıştırdı. Bu noktadan sonra ABD IŞİD’e yeter dedi, devreye girdi PYD’nin zayıflamasını engelledi, Suriye’nin IŞİD’in kontrolüne düşmesini önledi.

IŞİD’in sahaya girmesiyle birlikte ılımlı muhalifler zayıfladı, Rakka, Deyrozer, Palmira rejimin ve muhaliflerin elinden çıktı. Rejim çöküşe geçti, zayıfladı. PYD güçleri merkezi konuma yükseldi ve kuvvetlenerek çıktılar. Batıya doğru yönelerek Kobani’yi aldılar, Carablus’a göz koydular. Netice’de başlangıçta rejim geriledi, zayıfladı, muhalifler güçlendi, IŞİD’in devreye girmesiyle birlikte muhalifler zayıfladı, Kürtler kuvvetlendiler. Son zamanlarda Rusya’nın devreye girmesiyle birlikte muhalifler ağır darbe aldılar. Sahada Rejim, PYD (Kürtler) ve IŞİD kaldı.

ABD, Suriye iç savaşının uzun süreceğini ilan etti. IŞİD güçlerinin kısa sürede yenilgiye uğratılamayacağını, muhaliflerin yetersiz olduğunu, rejimin bir müddet daha ayakta kalması gerektiğini her zeminde ifade etti. Esad rejiminin bir müddet daha iş başında kalmasını temin etmek için Ilımlı muhaliflere destek vermedi.

Rusya sahaya Eylül ayında girdi. Muhalifler İdlip’e büyük ölçüde hâkim olmuşlardı, Hama Humus’a sarktılar, Lazkiye’ye doğru yöneldiler. Bu defa muhalifleri Ruslar üzerinden ateş altına aldılar. Türkiye’ye yakın ılımlı muhaliflerin Halep –İdlip-Lazkiye hattına hâkim olmasını istemediler. Bu planın ABD’nin izni olmadan yapılamayacağı açıktır. Nitekim “eğit donat projesinin” ABD’nin bilinçli engellemeleriyle iflas ettiği bilinmektedir. Türkiye’ye açıktan karşı çıkmak yerine satranç tahtasında başka bir piyonu devreye sokarak hamle yapmaya, Türkiye’yi geriletmeye devam ediyorlar.[1]

Esasen ABD müttefiki AB ile de ciddi bir rekabet içinde bulunuyor. Özel ilişki içinde bulunduğu İngiltere üzerinden AB’yi kontrol etmeye çalışırken, enerjiyi ve enerji yollarının kontrolü bakımından kendi denetiminin devam etmesini istiyorlar. Katar gazının Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşması Rusya ve ABD’nin AB üzerindeki denetimini büyük ölçüde engeller. Bu durum her iki devletinde işine gelmez. İsrail için güvenlik demek; Suriye iç savaşının kangrene dönüşerek devam etmesi; Mısır, Suriye ve Irak gibi dişli rakiplerin tasfiye edilmesi Ortadoğu’daki iç savaşın en az çeyrek asır sürmesi demektir. İsrail savaşın bitmesinden yana değildir. İstikrar değil, istikrarsızlık istemektedir.

Şu an Suriye’yi fiilen en az 3’e bölmüş durumdalar. Kuzeyde Kürtler; ilave olarak Kürtlere Carablus’u vermek istiyorlar. Güney doğuda IŞİD, batıda rejim güçleri ve Halep ve civarı bölgede muhalifler etkin durumda. ABD+ İsrail lobisi Carablus-Azez-İdlip hattının ılımlı muhaliflerin veya IŞİD’in elinde olmasını istemiyor. Carablus IŞİD in elinde kalırsa; IŞİD’in Sünni olması sebebiyle ileride Ürdün ve Türkiye ile gaz geçişi için anlaşabileceğini değerlendiriyorlar. Türkiye; Katar’dan aldığı gazı Ürdün ve Sünni IŞİD bölgesi üzerinden Avrupa’ya taşıyabilir diyorlar. Bunu tamamen önlemek istiyorlar. Bunun için bu bölgeyi Kürtlere hediye etmek, Türkiye’nin güneyine bir set çekmek istiyorlar. Doğu Akdeniz Suriye’sini rejime tekrar vermeyi bölgeyi Türkiye’ye tamamen kapatmak istiyorlar. Planın karmaşık olması ve hesap içinde hesap yapılmasının ve Rusya’nın buraya getirilmesinin sebebi budur.

Kendilerinin yapamadığını Rusya’ya yaptırarak hem Türkiye ile doğrudan çatışmaya girmiyorlar, hem Türkiye’nin tezlerine paralel söylemleri ifade ederek, Türkiye’nin isteklerini ustaca ret ediyorlar. Bunun temel amacı Türkiye’yi kalıbında tutmak, AB’nin enerji yolunu kesmek, Türkiye’nin güvenilir ve ucuz enerji kaynaklarına yönelmesine mani olmak, enerji pazarlamasından cari açığını finanse edecek kârlar elde etmesini engellemek, Soğuk Savaş dönemindeki rekabet şartlarını canlandırıyormuş imajını vererek rakipleri kontrol altına almak, Türkiye’nin Ortadoğu ile irtibatını keserek büyük güç olmasını engellemek olduğu anlaşılıyor.

Elbette düşman Türkiye’yi güçlü görmek istemez. Türkiye’nin imparatorluk geleneği olduğunu bütün dünya biliyor. Kısa zamanda Balkanlardan -Aden Körfezine kadar olan alanın Türkiye’nin hegemonyasına girebileceğini değerlendiriyorlar. Türkiye’nin dışarıya yönelmesini engellemek için PKK’yı azdırdıkça azdırıyorlar. PKK’nın operasyonel gücünün Nisan ayına kadar fiilen çökeceği anlaşılmaktadır. (ABD bu gücün tamamen çökmesini önlemek için Başkan Yardımcısı Biden’i Türkiye’ye göndermiştir.) Gelecek günlerde PKK’nın tek tük bireysel eylem yapabilecek kapasitenin dışında pek gücü kalmayacağı görülmektedir. Bu durum Türkiye’nin elini kuvvetlendirecektir. Suriye sahasındaki Rus gücünü de çökertmek lazımdır. Rusya, Türkiye’yi engellemek üzere batının üstümüze saldığı son ihtiyat gücüdür. Batı kimi kime karşı destekleyeceği noktasında iyice şaşırmış, metanetini kaybetmiş ve bunalmıştır. Oyun kurma kapasitesini kaybetmek üzeredir. Asya Pasifik’te inisiyatifi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. K. Kore’nin Hidrojen Bombası denemesi, Rusya ve Çin’in Dünya Bankası ve IMF dışı finansal yapı kurma arayışları ABD’yi tedirgin etmektedir. Türkiye bölgede bu şekilde zayıflatılmaya devam ederse, ABD’nin küresel liderlikte sonun gelmesi kaçınılmaz olacak, Ortadoğu’daki en güvenilir müttefikini elden kaçıracaktır. Amerika, İsrail’in güvenliği uğruna stratejik avantajlarını bir bir kaybetmektedir. Para sihirbazları üzerinden oyun kurmanın, küresel nefret doğurduğu ve bunun faturasının Amerikan halkına çıkartıldığı görülmelidir. Amerikan yönetimleri Yahudi lobisinin uydurduğu stratejik gerekçelere inanarak, onların teolojik hurafelerine göre hareket ederek küresel liderliğini koruyamaz. Küresel kaos politikasının sonuna gelinmiştir. Bunda ısrar etmek kendi ayağına kurşun sıkmaktır. Amerikan liderliği küresel akıl dağıtmak, kaos çıkartmak yerine dünyada huzuru temin edecek politikalara yönelmek zorundadır. [2]

Türkiye’nin Batıyı yola getirmesinin temel dinamiği Suriye’de Rusya’yı yüz kızartıcı mağlubiyete mahkûm etmektir. Bu yapılmadığı takdirde içeride PKK üzerinden yapacakları baskıyı artırdıkça artıracaklardır. Bu baskının hafifletilmesi için dışarıya çıkarak sınır dışına hâkim olarak kırılabilir. Türkiye’nin bu dönemde “propaganda ve medya” [3]gücüne ağırlık verirken “özel harp teknikleriyle” Esad güçlerini ve Rusya’yı mağlup edecek araçlar üzerinde çalışmalıdır.

Rus bombardıman ve katliam resimlerini batı medyasına sürekli servis ederek vahşeti duyurmalıdır. Yeni mülteci dalgaları geliyor diye batıyı korkutarak Rusya’nın ileri gitmesine mani olmak için çabaları yoğunlaştırabilir. Bunun dışında Suudi ve Katar’ın silah desteğini organize ederek Türkmen dağında Rusları ve Esad’ı mağlup etmeye zorlayabilir. Buralar Türkiye’nin arka bahçesidir. Bu ve buna benzer mukabeleler yapılırsa; Batı, Türkiyesiz denklem kurulamayacağını öğrenir.

Batı, düşündüğü diğer bir yedek plana göre IŞİD’i Cerablus’tan çıkartmak için Türkiye’yi Suriye’ye sokmak istiyor olabilir. Türkiye Suriye’ye girerde çıkmazsa ne yaparım diye korktuğu görülüyor. ABD ile Rusya’nın anlaştığı Suriye planı 3’e bölünmüş ve içinde Türkiye’nin etkin olmadığı taşeron olarak kullanıldığı bir plandır.

Batının sorunu Türkiye’nin Suriye’ye girerse nasıl çıkartacağı sorunudur. Carablus’da IŞİD’in bulunmasını da tehlikeli buluyorlar. Carablus’un Türkiye’nin eline geçmesini de tehlikeli buluyorlar. Türkiye Suriye’ye girerse acaba Arap Birliği’ni devreye sokarak nasıl yapabiliriz, nasıl çıkartabiliriz, onu düşünüyorlar. Arap topraklarını Türkiye işgal ediyor, diye yaygara çıkartabilirler mi? Irak, Şengal ‘de de aynı şeyi yaptılar, yapıyorlar. Esas amaçları bölgeyi PYD’ye hediye etmek. Bunu başarabilmek için her yolu deniyorlar. Plan tutmazsa Carablus ve Halep’i ESAD’a geri verecekler.

Türkiye meseleyi sadece Carablus olarak değil Lazkiye-İdlip- Halep üçgenini içine alan Türkmen Dağı olarak düşünmeye mecburdur. Burası Türkiye’nin ayağa kalkışının kilit taşıdır. Rusya satranç tahtasında batının ileri sürdüğü son hamledir, son ihtiyattır, bu gücün yedeği yoktur. Son ihtiyatı yenen zaferi kazanır. Burada gerekli dirayet gösterilmezse içeride PKK ile beraber 2050 ye kadar Türkiye’nin ufkunu kapatırlar. Taarruz en iyi savunmadır, hesaplı cesaret en iyi harekât tarzıdır.


[1] Bu piyonun Putin olduğu açıktır. Muhtemelen “Türkiye’nin Rus doğalgazına bağımlılığının %55 civarında olduğu hatırlatıldı. Türkiye; Rusya’nın iyi bir gaz müşterisi olduğu söylendi. Katar gazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya akarsa Rusya hem pazar kaybına uğrayacak hem enerji tedarikindeki stratejik pozisyonunu kaybedecekti. Bu yüzden Kuzey Suriye boyunca Akdeniz’e kadar uzanan Kürt koridoru kurarak Türkiye’nin Ortadoğu ile irtibatının kesilmesi gerektiğine karar verdiler. Rusya geldi. Bu geliş müttefikimiz ABD’nin (!) izni olmadan gerçekleşmiş olmaz.

[2] Böyle söylüyoruz ama onlar yanlış işler yaptıklarını biliyorlar. Hiçbir zaman fesat tezgâhından vazgeçmeyeceklerini bilmeliyiz. Bu yüzden “zor oyunu bozar” fikrine göre hareket etmekten başka çıkar yolu gözükmemektedir. (Çünkü herkes vekâlet savaşı yapıyor.)

[3] Özellikle katliamlar sosyal medya ağı kullanılarak bütün dünyaya servis edilmelidir.

Kitap ve Cd İsteme Bilgileri

KİTAP VE CD İSTEME ADRESLERİ:

Marmara Cad. Bülent Türker Apt.No:71/2 Kocamustafapaşa/Fatih/İstanbul

Ziraat Bankası Hesap Numarası: 4475-1647-09390556-5001

POSTA ÇEKİ HESAP NO: SUAT GÜN’E AİT 6355344

Kitap isteme telefonları 0533 3910356- 0532 5001302-0212 5873175

İmail: suatgun44@hotmail.com

gun.suad@gmail.com

WİKİLEAKS BELGELERİ’NİN İÇERİK YÖNDEN ANALİZİ

WİKİLEAKS BELGELERİ’NİN İÇERİK YÖNDEN ANALİZİ

Bu belgeler piyasaya döküldüğünde; Sn. Cumhurbaşkanı GÜL; “sanki bir amacı var gibi”, dedi. Sn. Başbakan Erdoğan; ”dur bakalım eteklerindekini döksünler”,Prof. Mahir Kaynak; ”ABD’nin izni olmadan bu belgeler yayınlanamaz”,Kılıçdaroğlu;”çok önemli…”,Bahçeli, ”itibar etmeyiz”, bir gazete manşetten “bizimkiler gidip ötmüş” dediler.

Evet gerçekten yazar olsun, diplomat olsun, gazeteci olsun bir çok zevat; batının eline done verecek şekilde ötüyor, sırları deşifre ediyor. Bu gerçeği sorumluluk duygusunu geliştirerek, topluma karşı sadakat duygusunu pekiştirerek aşabiliriz.

Bu belgelerin içeriğinden hareketle bizim dikkat etmemiz gereken nokta şudur; başkaları bizim hakkımızda ne düşünüyor, yüzümüze karşı nasıl konuşuyorlar, arkamızdan nasıl hareket ediyorlar. Mesela; ”Türkiye’nin bağımsız hareket etmek isteği Sarkozky’i rahatsız etmiş; olacak ki ”Türkiye’yi siz bu yöne soktunuz” diyor. Buradan hareketle şu sonuç ortaya çıkıyor; Batı, Türkiye’yi ve İslam dünyasını sürekli baskı altında tutarak; uydusu gibi yönetiyor. Türkiye’nin kısmen bağımsız hareket etmesinden rahatsızlar.

İran Hükümet Sözcüsü Ali Larciani “Bu bir psikolojik savaş” “bunlar teröristlerle bile pazarlık etmişler” dedi.

Beşer ESAT; Bölgede en önemli devlet Türkiye değil İran… Kimi çevreler Beşer Esat’ın bu sözlerine alınganlık göstererek, ”bak yüzümüze gülüyordu, arkamızdan ne düşünüyormuş” dediler. Hâlbuki ibret alabilsek Esat’ın dediği bir gerçek… Son 10 yılda Ortadoğu’da Türkiye’de önemli bir mesafe aldı. Ancak eski topraklarımız olan Irak’ta biz yoğuz ama İran bütün gücü ile var ve ABD ile rekabet halinde.1991’de Irak’a girmemek için istifa eden Genelkurmay Başkanlarından tutunda, 2003’de ABD ile birlikte kuzeyden harekâta katılmamız gerekiyorken ret edilen tezkerelere kadar bir yığın hatamız var. Irak’ta olmamızı temin edecek bir mukavemet teşkilatı kurulamamıştır. Böyle bir teşkilatın kurulmasına Demirel cesaret etmemiştir.[1] Kuzey Irak bölgesinde kurulacak ve bünyesine Kürt ve Türkmenleri alacak bir teşkilat olmuş olsaydı, Türkiye Irak’ın kaderinde İran’dan daha fazla rol almaz mıydı? Kimi vizyonsuz devlet adamlarımız yüzünden bir gecede iptal ettiğimiz nükleer santral projeleri rafa kaldırıldığından ileri teknolojiye uzay teknolojilerine girmemiz gecikmiştir. Batının kuyruğundan gitmeyi marifet sanan kimi siyasilerimiz, kimi korkak askerlerimiz yüzünden maalesef İran bölgesel liderlikte bizden bir adım ileride bulunuyor. Bu konuda ciddi liderliği ve gözü kara tasarrufları gerektiren kararlar alınmadığı takdirde Türkiye önümüzdeki dönemde oluşacak bölgesel liderlik oyununda İran’ın etki alanında kalan ülkeler arasında yer alacaktır.

ABD’ye bazen kafa tutarak bazen ince siyasi oyunlarla adım adım uranyum zenginleştirme işini başaran İran, batıya kafa tutacak güce geldiğinde bölgenin lideri kim olacaktır? Soruyorum size? … Batıya kafa tutan gücü siz zapt edebilir misiniz? Uzay teknolojileri, nükleer teknoloji, otomotiv dâhil kendi markası olan, uranyum yakıtı bakımından bağımsız, ambargolara rağmen kendi teknolojisini üreten İran mı bölgenin lideri olacaktır, Türkiye mi?

Evet, size soruyorum?

Batının kuyruğunda gitmeyi marifet sayan, eksen kayması paranoyası yaratarak, kraldan fazla kralcılık yapan çokbilmiş kimi zevata soruyorum?


[1] Sn. Bayar ve onun merhum Başbakanı Adnan Menderes Kıbrıs’ta TMT’nin kurulması kararını cesaretle almıştır.

WİKİLEAKS BELGELERİ VE TÜRKİYE

WİKİEALEKS BELGELERİ VE TÜRKİYE 06.12.2010 03:40:33

Bu belgeler medyaya sızdırıldığında aklıma ilk gelen sualler şunlar oldu;

1.Bu işi kim yapmıştır? Nasıl yapmıştır? Bu şahıslar niçin bir sığınağı andıran bir yerde çelik kapılar ardında çalışmaktadır? Böyle bir sığınağı onlara kim tahsis etmiştir? Bu iş bireysel bir çaba ile başarılabilir mi? Böyle bir sığınağı inşa etmek için bir onbaşı birkaç milyon dolar borç bulabilir mi? İnşaat ruhsatı alabilir mi? Kardeş bu sığınağı kime karşı ne için yapıyorsun diyen olmaz mı? Adamın belgeyi çalmasıyla sığınağı hizmete açması aynı anda eş zamanlı olarak nasıl gerçekleşmiştir?

Mesela ben yarın kalksam desem ki bende de 150 bir Rus belgesi var bütün gazeteciler kapıma yığılırlar mı? Böyle bir demecim ciddiye alınır mı? Kaldı ki ordudan kaçmış bir onbaşıda değilim.

2.Mademki böyle bir eylem yapılmıştır. Ne amaçla yapılmıştır? Amerikan devletinin içinde çatışan guruplar mı var? Birinin yaptığını öteki yıkıyor mu? Amerika bir casusluk faaliyetiyle karşı karşıya mıdır?

3.Bu operasyon gerçek midir, bir senaryonun parçası mıdır? ABD bundan sonra yapacağı operasyonların yeni tip kamu diplomasisinin ön çalışmalarını mı yapmaktadır?

4.Bu operasyonun hem yapanlar açısından, hem maruz kalanlar açısından hedefi nedir?

5.Bu operasyon kime yaramıştır?

6.ABD ipliği pazara çıkacak kadar çaptan düşmüş müdür? Laçka bir devlet midir? Devlet şuuru ve birlik şuuru yok olma aşamasında mıdır? ABD’nin çok etnitisiteli yapısı sadakat kavramını zehirlemekte midir?

7.Her şeye kadir ABD istihbaratı, kontr-espiyonaj teşkilatı nasıl uyumuştur? Dünyanın öteki ucundan fısıltıyı haber alan CİA böyle bir kapsamlı operasyonu nasıl olmuştur da fark edememiştir?

8.Kendi ülkesi adına yalan söylemekle mükellef çok dürüst adamlardan müteşekkil diplomatlar taifesi bu kadar boşboğaz mıdır? Bu kadar çapsız insanlardan meydana gelmiş bir dedikodu ordusu mudur? Boğazın dokuz boğum olduğunu bilmeyen, yersiz ve zamansız öten kuşlardan müteşekkil bir taife ile mi karşı karşıyayız?

9.Bu belgeler nasıl sızdırılmıştır? ABD’nin 1/109’ dan (milyarda bir) daha yüksek şifreleme tekniği ile şifrelediği bu belgelerin ele geçirilmesi gerçekten mümkün müdür? Böyle bir operasyonun inandırıcılığı gerçekten var mıdır?

10.Bazı kot kelimeleri ile hatta şifrelenmiş mesajlarla birbirleriyle konuşan teröristleri eliyle koymuş gibi yakalayan CİA, NSA gibi Amerikan istihbarat kuruluşları böyle bir şeyi atlayabilir mi?

12.ABD bu operasyonun kendisine karşı yapıldığından hareketle kısmen mahcup edaya bürünerek bak sizi ben işte böyle fişlerim daha sonra da sizi taş gibi damdan aşağı atarım, bir diyeceğiniz varsa söyleyin? Var mı bana kafa tutan; mı demek istiyor? Oturun oturduğunuz yerde birçok yerde köstebeklerim yönetimlerde etkindir, dünyada çeşitli ülkelerde çeşitli mevkilerde bunlar bulunuyorlar. Sözümü dinlemezseniz sizi de açıklarım.

13.Muazzam bir belge yığını. 250 bin belge 5-10 kişi okumaya kalksa aylarca bitiremez. Belli ki bir ekip çalışması. Bu iş organize bir istihbarat örgütünün desteği olmadan ya da ABD’nin izni olmadan yapılabilir mi?

14. Wikiealeks belgeleri niçin Almanya’da, İngiltere’de değil mesela AB’nin dışında ki bir ülke olan İsveç’te açıklanmıştır?

15.ABD istese elektronik savaş metotlarıyla bu belgeleri okunmaz ve dolaşamaz hale getiremez miydi? Virüsleyemez miydi? Bunun dolaşımını engelleyemez miydi? İran’ın nükleer santrallarındaki bilgisayarlara virüs bulaştırmayı beceren kadiri mutlak ABD; niçin bunu yapamamıştır veya yapmamıştır?

Sonuç; günlerden beri ben bu soruların cevaplarını arıyorum. Bana bu iş senaryo gibi geliyor.

Size inandırıcı geliyor mu?

Bundan sonraki yazımızda bu belgelerin içeriklerini analiz edeceğiz.

Etkinlikler

Prof.DR Mahir KAYNAK Hoca’ya yaptığımız bayram ziyereti.

Kültür AŞ Genel Müdürü Nevzat Bayhan ile etkinlikte

Basında Suat Gün

İsrail’in suçları otopsi masasında

 “Mavi Marmara ve Barışın Katilleri”: araştırmacı-yazar Suat Gün’ün yeni eseri. Geçen yılın son ayında, Fikir Hamle Yayınları’nın ilk kitabı olarak yayınlandı. Öncelikle yayınevini kutlamak gerekiyor. Zira kitap, hem sayfa düzeni hem de göz yormayan ve güzel, dizgi hatasız, üstelik çok renkli baskısıyla içerikten önce dikkati çekiyor ve okurun okuma isteğini kamçılıyor.

Neden siyah-beyaz değil de renkli baskı? Çünkü 200 sayfalık kitap: metinde anlatılanları, sergilenenleri çok sayıda fotoğraf, karikatür ve haritayla destekliyor. Bunların hemen tümü de renkli. Hemen belirtelim ki baskının güzelliğine ters görüntüler taşıyor bu fotoğraflar. İnsanın içini kaldıran, hüzne boğan, kanını beynine çıkartan, isyan ettiren, insanlık adına utanç duyduran fotoğraflar. Yine de yayınlanması gerekiyor – bu görüntülerin yayılması için, olabildiğince çok kişinin bilgisine ulaştırılması; beynine, belleğine kazınması için. Filistin’de yaşanan trajedinin somut olarak anlaşılması için.

Fotoğrafların büyük çoğunluğu İsrail askerlerinin, İsrail devletinin Filistin halkına kundaktaki, beşikteki bebek; bir ayağı çukurda ihtiyar; silahsız kadın, erkek demeden yok etmek, soyunu kurutmak hedefiyle nasıl saldırdığını gözler önüne seriyor, belgeliyor. Aslında ortada apaçık, inkâr edilemeyecek, görmezden gelinemeyecek bir “büyük suç” var. “Savaş suçu” kapsamını bile aşan bir “insanlık suçu”.

Türkiye Cumhuriyeti’ni haksız yere ve tamamen tek yanlı olarak “Ermeni soykırımı” iftirasıyla yargısız infaz emelinde olan ve bu yönde belediye meclislerinden ulusal parlamentolarına dek uzanan bir düzeyde “karar” alan bir alay devletin, bırakın timsah göz yaşları dökmeyi, İsrail’i sözde kınamakla yetindiği; her yıl 24 Nisan’da Ankara’ya şantaj yapmayı spor haline getirmiş ABD’nin ise İsrail’i “mazur” gördüğü bir insanlık suçu ile karşı karşıyayız. Gözlerden olabildiğince gizlenmek, unutturulmak istenen, gerçek ve güncel, elan yaşanan bir “soykırım”söz konusu. Aynı zamanda ibret verici bir iki yüzlülük yahut düpedüz yüzsüzlük!..

Suat Gün, bu suçu büyük bir yüreklilikle ve ustalıkla sergiliyor, belgeliyor. Bununla birlikte kitap kesinlikle bir fotoğraf albümü değil. Kitap rahat okunur bir dille yazılmış, ciddi bir inceleme eseri. “Mavi Marmara” gemisinin eylemi ve uğradığı saldırı kitapta elbette anlatılmış fakat asıl ağırlık Filistin, İsrail’in nasıl kurulduğu, devlet yapısı ve dinsel kökenli saldırgan ideolojisi, İsrail’in ABD desteğiyle işlediği cinayetler ve savaş suçları, Tel Aviv’i yayılmacı bir siyaset izlemeye iten derin güdüler gibi konuları işlemeye ayrılmış. Can vermiş Filistinlilerin parçalanmış, yanmış, delik deşik edilmiş cesetleri üzerinde âdetâ “otopsi” yapar gibi, İsrail’in Batı emperyalizminin açık ve örtülü desteğiyle Orta Doğu üzerindeki hesapları, oyunları, tertipleri, taktikleri, stratejisi çözümlenmiş. Üstelik rahatça okunur bir üslûpla…

Sonuç olarak, “Filistin savunması / insanlık davası” bakış açısından yazılmış bu kitap gerçekten okunmayı hak ediyor. Hem insan olduğumuz için, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşı olduğumuz için. Zira Filistinliler ile Osmanlı’dan gelen bir yazgı ortaklığımız olduğu kadar asıl Türkiye Cumhuriyeti olarak İsrail – ABD – İngiltere üçlü ittifakı başta olmak üzere Batı’nın Büyük Orta Doğu hesapları içinde “Atatürkçü genleri değiştirilmek” veya bu başarılamazsa parçalanıp yıkılmak istenen önde gelen bir “hedef” durumunda olduğumuz için.

NAZIM GÜVENÇ

Mavi Marmara ve Barışın Katilleri

Herkese “artık her şey bundan sonra farklı olacak” dedirten ve katil İsrail’in kalleşçe vurarak 9 kişiyi şehit ettiği Mavi Marmara’nın kitabı çıktı. 

Emekli bir asker olan stratejist Suat Gün tarafından hazırlanan kitapta Mavi Marmara yardım Gemisi’ne yapılan açıkça saldırının nasıl bir yasa ve hukuk tanımazlık olduğunu bir kez daha delilleriyle gözler önüne serdi. 
“Mavi Marmara ve Barışın Katilleri” ismini taşıyan kitapta ayrıca katil İsrail’in şimdiye kadar yaptığı katliamlar ve insanlık suçları da resimli olarak bütün dünyaya gösterildi. 
Filistin Savunması, İnsanlık davası üst başlığı ile okuyucuya takdim edilen kitapta herkesi merak ettiği onlarca soruya ilmi ve mantıki delillerle cevaplar verilmiş. 
“Mavi Marmara ve Barışın Katilleri” isimli kitapta şu soruların cevabını bulmak mümkün:
Filistinlilerin kökeni nereye dayanmaktadır? Bu halk nereden gelmiştir?
Filistin kurtuluş mücadelesini başlatan şahıs kimdir?
Şeyh Hüseyin el Emini kimdir, kime bağlı çalışmıştır? Ankara’ya geldiğinde nerede kalmıştır?
ABD dış politikası kimin esareti altındadır?
ABD dış politikası Amerikan halkının çıkarlarını yansıtıyor mu? Burnunun önünü görmeyecek kadar kör müdür?
1948 den bu tarafa İsrail nasıl büyümüştür, Filistin halkı aşama aşama nasıl yok edilmektedir?
Filistinliler Türklere ihanet etmiş midir, arkadan vurmuş mudur, Türklerle beraber İngilizlere karşı savaşmış mıdır?
Filistinliler 1. Dünya Savaşı’nda Türk askerini nasıl karşılamıştır?
1918’ e kadar bölgede bir tek cinayet işlenmiş midir? Halk bir günden bir güne tedirgin yaşamış mıdır?
Filistin kurtuluş hareketleri hangi örgütler ve liderler tarafından sürdürülerek bu günlere gelmiştir?
Kimler İsrail’in alçakça suikastlarına uğramıştır, Filistin kurtuluş liderlerinin akıbeti nasıl olmuştur?
İsrail’in yardım konvoyuna saldırısının hukuki bir meşruiyeti var mıdır?
Mavi Marmara Gemisi’nin yanaşabilmesi için Gazze’de liman var mıdır? Bu gemi Gazze limanlarına yanaşabilir mi? El Ariş Limanı’na giden bir gemiye saldırmak kasti değil midir?
Barbar devletlerin özellikleri nelerdir?
İsrail her yıl sırf sindirme amaçlı kaç Filistinli keyfi şekilde tutuklanmakta, işkenceye tabi tutulmakta ve sakat bırakılmaktadır?
Filistinliler, bırakın terör yapmayı, meşru müdafaa yapabilecek imkânları var mı?
Filistin şehirleri ve halkı İsrail’in canlı, hedefli atış poligonu değil midir?
Bütün yasak silahlar kimlerin üzerinde denenmektedir?
İsrail’in kendini savunma hakkı kavramı, silahsız halka karşı silah kullanma ve imha etme hakkından başka bir şey değil midir?
İsrail’in yaptıklarında zerre kadar haklılık var mıdır? İsrail cinayetleri kimin izni ile işliyor?
Batının desteği olmadan İsrail bu cinayetleri işleyebilir mi?
Moşe Dayan; “İsrail çılgın bir köpek gibi olmalıdır” sözünü ne zaman söylemiştir? İsrail devlet adamları bu vasiyetin dışına çıkmış mıdır?
İsrail’in yaptıklarının uluslararası hukuk bakımından bir meşruiyeti var mıdır? 
İsrail ebediyen savaşabilir mi?
İsrail Türkiye’nin dostu olarak kabul edilebilir mi? Yeniden dostluk tesis edilebilir mi?
Mavi Marmara Yardım Gemisi’ne yapılan saldırı açıkça yasa tanımazlık ve hukuk tanımazlık olduğuna göre bu pervasız hareketi cezasız bırakılacak mı, bırakılmayacak mı? 
Türkiye ne yapmalıdır?
Filistin davasına gönül veren herkesin Mavi Marmara’yı unutmaması ve unutturmaması gerekiyor. 
Fikir Hamle Yayınları arasında okuyucusuyla buluşan “Mavi Marmara ve Barışın Katilleri” kitabı, bu gayeye hizmet edecek gibi görünüyor ve Mavi Marmara davasının ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

19.01.2011 Çarşamba – 09:28

http://yenisafak.com.tr/resim/anasayfa.gif

İnsanlığın vurulduğu gemi Mavi Marmara


Emekli asker-stratejist Suat Gün’ün Mavi Marmara Ve Barışın Katilleri isimli kitabı Fikir Hamle Yayınları arasından çıktı. Filistin Savunması/İnsanlık Davası alt başlığı taşıyan kitabın amacı,

Mavi Marmara baskını etrafındaki gerçekleri gün yüzüne çıkartmak ve Amerikan yönetimini jeopolitik tercihlere yönelterek barışa daha büyük katkıda bulunmalarını sağlamak.

Bunun yanında yazar, bir buçuk milyon insanı açlığa ve ölüme mahkûm eden zalimliğin ne kadar hastalıklı bir mantık olduğunu tüm dünyaya bir kez daha duyurmak istiyor.

Suat Gün kitabında İsrail’in oluşturduğu imajı ve ABD’nin İsrail’in peşinden giderken fark edemediği zedelenmiş itibarını özgün bir şekilde anlatmış.

Filistin tarihinin de detaylandırılırak verildiği kitaptaki görsel malzeme, zulmün büyüklüğünü ortaya koyması bakımından önemli.

Tayyip Bey’in Suçu Ne?

TAYYİP BEY’İN SUÇU NE?

Her hadisenin maddi delilinin ne olduğu çok önemlidir. Mesela hukuk sisteminde suçun cezayı hak etmesi için maddi delil, manevi delil(iradi unsur), kanunilik şartı aranır. Aslında siyasi sistemde, toplumsal olaylarda her hadisenin özünün anlaşılmasının temeli budur. Hadisenin maddi temeli nedir?

İkinci nokta şudur! Bu hadiseler kimin işine yaramıştır? Hangi savunma refleksi ile yapılmıştır? Türkiye’nin ne yapmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır?

Üçüncü ve en önemli nokta da şudur: Amerikan Eski Dış İşleri Bakanlarından Madlaine Oulbraich diyor ki? “Ortadoğu’da cereyan eden hadiseler Sovyetler Birliği’nin dağılmasından daha önemlidir.” Sovyetler Birliği’nin dağılması için yarım asır süren mücadele batının galibiyetiyle neticelenmiştir. Bu noktada ABD ve Avrupa beraber hareket etmiştir. Sovyetler Birliği ölümcül yılan ısırığı ile darmadağın edilmiştir. Sıra Ortadoğu’dadır. Bunun nasıl yapılacağı, hangi sonuçlara sürükleneceği, akıbetin ne olacağı Türkiye’deki gelişmelere bağlıdır.

Tayyip Bey neden hedefe konmuştur? Hangi suçları işlemiştir? Çözümlemelere buradan başlamak gerekir:

Çamlıca ve Taksim tepelerine cami yaptırarak; tarihi yarımada ile birlikte Boğaz girişinin zirvelerini minarelerle süsleyeceğim dedi. Bu İstanbul’un kimlik değişiminin, Türk-İslam karakterinin resmen tescil edilmesi anlamına geliyordu. İnsanlar simgelerin ve değerlerin de mücadelesini yaparlar. Tayyip Beyin bu hedefi batı dünyasının manevi husumetini üzerine çekti.

Beyaz Türklere dedi ki; yeter bu milleti soyduğunuz. İktidara geldiğim 10 yıldan beri faiz dışı fazla adı altında bir haraç kalemi ayırıyorum ve sizlere veriyorum. Bu paraları siz yurt dışına götürdünüz. Yurt dışında da bir takım paralar buldunuz onları da (porfey parası) getirdiniz bu milleti soydunuz. Bu milleti sömürdünüz. Bu paraları ülkeye geri getirin! Onlar dedi ki ne dedin ne dedin, bir daha söyle bakalım! Bizim yabancı ortaklarımız var bu paralar Avrupa bankalarında çekersek onların ekonomileri dökülür. Onlar da müsaade etmezler, biz de getirmek istemeyiz. Bu ülke işimize gelmedi mi atlar gideriz, sen bize emir veriyorsun bir de paralarımıza mı emir vereceksin? Biz vallahi soyarız, billahi soyarız sen kılımıza dokunamazsın, biz senin ağzına biber koymasını biliriz.

Bu başbakan üç çocuk politikasını savunuyor. Bu politikanın neticesi nedir? Türkiye hegemonik güç oluyor? 2060 da nüfusu çıkar 120 milyona bütün Ortadoğu’yu toplar başına… Bu adam çok tehlikeli derhal iş başından uzaklaştırılmalıdır.

Avrupa, Küresel sermaye, Amerikan Yahudi Lobisi ve İsrail diyor ki bu zat Yeni Osmanlıcılık peşinde bütün Ortadoğu’yu liderliğine inandırdı. Türkiye’de iç sisteme hâkim güçleri de zaptu rapt altına alırsa Türkiye’nin yükselişi önlenemez… Yılanın başı küçükken ezilmelidir. Bu adam artık durdurulmalıdır.

Sarhoş, ceberrut, bilinçsiz (kafası kıyak) nesiller yetişiyordu. Bu zat okullara kuran dersi de koydu. Artık ahlaklı, terbiyeli, kul olduğunun bilincinde, Allah için söyleyen Allah için çalışan bir nesil yetiştirecek. Bu gidişat bizi tehdit eder. Bu zat cihatçı fundemantalizm peşinde diyip bitirelim.

Sanayide ve özellikle askeri sanayide kendine yeterliliği esas aldı. Bu yolla hangi gizli silahları yapacakları belli olmaz. Batı dünyası sürprizlerle karşılaşmak istemez.

AR-GE ye büyük önem veriyor ve Uzay araştırmalarına başladılar. Sürpriz keşifler yapabilirler. Batı dünyası bilimde ve her alandaki öncülüğünü kaybedebilir.

Enerjide kendi kendine yeterlilik peşindedir. Böyle giderse petrol kuyularının da başına oturacak Türkiye’den izinsiz bir gram petrol alamayacağız. Akdeniz’de dolaşamayacağız.

Bir değil üç nükleer santral birden yapıyor. Türkiye’nin bu gidişatı hiç iyi değil, her an her şeyimizi kaybedebiliriz.

Cari açığı kapatmak için her türlü çözümü arıyor. Bu açık kapanırsa ne yaparız? Biz bütçe açığı ve cari açık dengesizliğine bağlı olarak kurduğumuz sömürge rant düzeniyle gah not artırarak, gah not düşürerek kurduğumuz tuzaklara iterek ve düşürerek sömürüp gidiyoruz. Bu zat bu kaynaklarımıza da göz koydu.

Eskiden gelir iki kademede dolaşırdı. Küçük dolaşım, cılız akıntılı dere halkın üzerinden geçer, büyük dolaşım, büyük dere bu da beyaz Türklerin üzerinden geçerdi. Bu işin pompası ve depoları da yabancı güçlerin elinde idi. Bu dereler birbirine karışmazdı. Halk aza razı idi. Sen geldin uyandırdın! Bunu yapmamalıydın. Bunun bedeli ağır olacaktır.

Bunu sana yaptırmazlar, yaptırmayız, yapamayacaksın! Seni uyarıyoruz, bunları yapmamalısın, yapamazsın, yapmayacaksın!

SONUÇ: BU KADAR BAŞARI, BU KADAR BÜYÜK HEDEFLER! HAYALLERİ ZORLAYAN İŞLER.

BAŞARI ASLA CEZASIZ KALMAMALIDIR. URUN TAYYİP BEY’E

Gençlerin Düşüncesi Ne?

GENÇLERİN DÜŞÜNCESİ NE? 04 Temmuz 2013 Perşembe

Geçenlerde metro ile Aksaray’dan eve gidiyorum. Ayaktayım. Yanımda da yaşları 20-25 civarında olan üç genç kız var. Çok hareketli, çok heyecanlılar. Ellerinde Ergun Poyraz’ın “Amerika’daki imam” isimli bir kitabı var. Birbirlerine bir şeyler gösteriyorlar. Okuyorlar. Tartışıyorlar. Konuya bir yerden girdim. Başladılar benimle konuşmaya… Önce empati yaptım… Nereden geliyorsunuz? Ne yapıyorsunuz gibi sorular sordum. Taksim’den geliyoruz. 1 aydan beri Taksim’e gidip geliyoruz. Anladım ki militanlaşmış bir ekip.

Orada ne yapıyorsunuz? Direniş yapıyoruz! Aferin!

Ne için yapıyorsunuz? Devlet kurumlarını özelleştiriyor, büyük fabrika ve kurumları satıyor ona karşıyız!

Tamam, başka ne istiyorsunuz? Yeşil alanları yıkıyorlar.

Peki, satılan kurumları kim aldı? Veya kimlere satıldı, biliyor musunuz? TÜPRAŞ Koç’a Telekom başka birine, TELSİM-VADOFEN İngilizlere…

Koç üniversitesi hangi yeşil alana ve ne kadar orman alanı tahrip edilerek yapıldı? Kaç yüz gezi parkı büyüklüğündeki alana yapıldı, biliyor musun? Bilmiyorum ama ona da karşıyım. Ama elinden bir şey gelmiyor!

Devletin bu kurumlarını- yerlerini alan, talan, çalan adamlar bu hükümet ve Tayyip Bey hakkında ne düşünüyorlar biliyor musun?

Bilmiyorum!

Peki, Hundai fabrikası hangi tarım alanına kurulmuştur, biliyor musun? Bilmiyorum! (İçimden sen ne biliyorsun ki diye bir duygu geçti! Gülümsedim)

Peki devletin bütçesinin ne kadarı faize gidiyor, bu faiz kime veriliyor biliyor musun? Bilmiyorum ama faizi biz ödüyoruz.

Nasıl ödüyorsunuz? Bilmiyoruz ama vergileri biz veriyoruz!

Bak sana mekanizmayı anlatayım. Devlet bir bütçe yapıyor. Diyor ki gelirlerim şu kadar olacak giderlerim bu kadar olacak! Bunu sağlamak için sigaraya şu kadar, benzine bu kadar vergi koyulacak. Halk ne yapıyor? Bu malları hakiki değerinden daha fazla fiyatla alıyor, böylece devleti finanse ediyor.

Devlet ne yapıyor? Bir gelir- gider bütçesi yapıyor. Önce borçlarını ödemek için bir kaynak ayırıyor. Sonra millete vereceği cari harcamaları yapıyor, geriye bir şey kalırsa yatırım yapıyor. Kalmazsa yatırım yapmıyor. Ülkenin yapılması gereken ihtiyaçları bekliyor! Ülke yerinde sayıyor. Çağın gerisinde kalmaya mahkûm oluyor.

Devletin en önemli harcama kalemlerinden biri transfer harcamalarıdır. Bu harcama kalemi iki kısımdan oluşur. Mali transfer, sosyal transfer… İşte bütün belanın sebebi olan kalem bu mali transfer kalemidir. Faiz dışı fazla da, faiz giderleri de, anapara borçları da hepsi bu kalemin içindedir.

Bu harcama kalemi kime gidiyor biliyor musun? Bilmiyoruz!

Söyleyeyim. Faiz lobisine…

Bunların kim olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyoruz!

İstanbul sermayesi ve onunla işbirliği yapan yabancı sermaye…

Türkiye’nin notunu indirip bindirende onlar, yatırım yapılabilir raporlarını verende onlar, “Atatürk’ün gençliğe hitabesinde belirttiği: müstevlilerin menfaatleriyle kendi menfaatlerini tevhit etmiş olanlarda onlar…”

Sen şimdi kimin adına yürüdüğünü biliyor musun? O esnada inecekleri durağa geldik konuşmak ve tartışmak isteği içinde istemeden ayrıldılar.

Kafalarında hakikatin ne olduğuna dair bir kıvılcım çaktırmıştım. Yol bitti. Vedalaşıp trenden indiler.

Sonuç: Sathi bilgilerle sokaklara sürülmüş bir yeniçeri ayaklanması, Kabakçı Mustafaların yeni versiyon şakirtleri…

Gençlerin düşüncesi ne? Kocaman bir hiç?!

Sloganların altında ne var? Hiç bir şey yok, kendini soyanları savunduklarını bilmiyorlar bile…

Ruhsuz, bilgisiz, felsefesiz bir direniş öyküsü

Faiz lobisi medyasının uydurduğu sahte kahramanlık hikâyeleri…

Bu direniş cahil gücünden istifade ile yapılan içi boş bir hamledir. Amma!

Piyonların değil fail asılların burnu kırılmazsa Genç Osmanlar, mazlum Menderesler trajedisine dönüşecektir.

GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN ANAHTARI: ATATÜRKÇÜLÜK

GÜÇLÜ TÜRKİYE’NİN ANAHTARI: ATATÜRKÇÜLÜK

Bu memleket dünyanın asla ümit etmediği müstesna

mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne olmuştur.

K.ATATÜRK

Milletimizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk güçlü Türkiye’nin kurulmasında insanlık tarihi boyunca deniz fenerimiz olacaktır. Onun eşsiz kişiliği karizmatik şahsiyeti nesiller boyu milletimize rehberlik edecektir. ll. Cumhurbaşkanımız İsmet İNÖNÜ her çözümün kendisinden beklenmesi karşısında bunaldığı bir zamanda şöyle demiştir.”Ben Atatürk değilim. ATATÜRK’ TEN beklediklerinizi benden bekleyemezsiniz. Tarihçi M.Şakir ÜLKÜTAŞIR Eski Türklerde ve Moğollarda ülkesi için büyük işler yapan ululara ATABEY unvanı verilirdi, diyor. Beklenmedik işleri en ümitsiz dönemde beklenmedik sonuçlar yaratarak yapan bu zata milletimiz ATATÜRK unvanını vermiştir.

Behçet Kemal Çağlar şöyle bir hatırasını anlatır:”1964–65 yılları arasında Endonezya’ya gittiğimizde 105 milyon nüfuslu bir halkın 3,5 milyonluk Hollanda’ya nasıl sömürge olduklarını ve buna nasıl katlandıklarını mihmandara sorduğumuzda şu cevabı aldık; Biz Mustafa Kemal’den önce insanüstü gördüğümüz Avrupalı efendiye kafa tutabileceğimizi nereden bilecektik!

Atatürk büyük işlerin başarılmasında milletimizin yüksek vasıflarına büyük güven duymaktadır. “Büyük işleri büyük milletler yapar “,diyerek milletimizin, tarihten geleceğe insanlığın teşekkülünde, istikbalinde alacağı role ve misyona işaret etmiştir.”Ulusumuzun özel niteliği her işimizde başarımızın teminatıdır.”diyerek her işte her hedefi başarmakta doğrudan doğruya milletimizin yüksek karakterine dayanmıştır.”Her tür başarının sırrı her cins gücün, güçlülüğün gerçek kaynağı ulusun kendisidir.””Başlamış bulunduğumuz büyük icraatta milletimizin yüksek kabiliyeti ve yüksek aklıselimi başlıca başarı kaynağımız ve mürşidimiz olmuştur,”demiş yaptığı icraatların hesabını milletimize vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır. CHP’nin 2.Kongresi”nde “Gelecek için yapılan işlerin, yurt yararına kararlara bağlanırken (hesap verebilirliği kastederek), cumhuriyet ve halkçılık prensibinin millete yeni şerefler ve mutluluklar kazandıracağından hareket ediyoruz demiştir. Geleceğe yönelen tedbirler hakkında fikirlerimizi söylemeden önce, geçmişe ait olan olaylar hakkında bilgi vermek yıllardan beri süregelen davranış ve yönetimimizin milletimize hesabını vermek ödevim olduğuna inanıyorum, demiş, millete projelerini anlatmış, inandırmış ve hesap vermekten kaçınmamıştır. Atatürk milletimizin gerçek eğilimlerinin kesin takipçisi olmuş karakterini bu özle yoğurmuştur.” Bizim yolumuzu çizen içinde yaşadığımız yurt bağrından çıktığımız Türk milleti ve birde milletlerarası tarihin bin bir acıklı olay ve üzüntülerini yazan yapraklarından çıkarttığımız sonuçlardır.” Demiş bu tecrübeleri hem istiklal savaşımızda hem de bundan sonra başlattığı kalkınma savaşında bir bir uygulamıştır.”Ne derece zengin ve refah sahibi olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kurtulamaz. “ Atatürk milletimizin yüksek karakter ve gücünden aldığı desteği tarihi tecrübelerle birleştirerek en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyetini kurmuş, hürriyet ve istiklal benim karakterimdir diyerek Milli Kurtuluş Savaşını başlatmış bu savaşı eğitim seferberliği ile sürdürmüştür.”…İşimiz ordunun zaferiyle bitmiş değildir. Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusunun varlığı ile mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun çabaları boşa gider.” “…en mühim, en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitimdir ki bir milleti hür, müstakil, şanlı, yüksek bir cemiyet halinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.” ”Şimdiye kadar izlenmiş olan eğitim ve öğretim biçimlerinin ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenlerden biri olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal eğitim programından söz açarken, geçmişin asılsız uydurmalarından, yaratılışımıza uymayan yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilen her türlü etkiden büsbütün uzak, tarihi ve milli varlığımıza uygun bir kültürü öne sürmüş bulunuyorum. Çünkü ulusal dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Rastgele bir yabancı kültürü kabullenmek şimdiye kadar peşine takıldığımız yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, düşünce milli ortama bağlıdır. O ortam milli karakteridir.”

“ Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlerin avıdır. Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına kendi benliğine ve milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşmak gereği öğretilmelidir. Dünyanın milletlerarası durumuna göre böyle bir savaş ortamının gerektirdiği ruhi unsurlarla donanmış olmayan fertlere ve bu nitelikte fertlerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık yoktur.” “Silah gücünden, her türlü zor ve madde gücünden daha etkili olan fikir gücüdür. Ulusumuzu bu alanda yetiştireceğiz.” “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işleri yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” “Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.” Atatürk; geleceği inşa etmek ve beka için eğitim yoluyla iç cepheyi sağlam tutmak gerektiğini belirtiyor ve şunları söylüyor. “ Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin bütün milletin vücuda getirdiği cephedir. Görünür cephe, doğrudan doğruya bir ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilgiye uğrayabilir. Fakat bu hal hiçbir vakit bir memleketi bir milleti mahvedemez. Önemli olan memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden iyi kavramış olan düşmanlar, bu iç cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bu güne kadar da başarmışlardır da… Gerçekten kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır.” Bu nedenle ”Gençliği kesinlikle ülkücü ve ülkesiyle ilgili olarak yetiştirmek herkesin hepimizin her devlet adamının başta gelen görevidir.”ll. Meşrutiyet dönemi aydınlarından kimileri bu ülküden yoksun yetişmişlerdi. Türk milletini tanımakta ve onun yapacaklarını teşhis ve tayin etmekte tereddütleri vardı. Bunlardan bazıları Sivas Kongresi’nde mandacılığı savunuyor ve şöyle diyorlardı.”Her halükarda bir korumaya muhtacız bunun en açık delili devlet gelirlerinin ancak borcumuzun faizini karşılamasıdır. ll. Meşrutiyet dönemi bakanlarından (Kara) Vasıf Bey şöyle demişti;”400 ila 500 milyon lira borcumuz var. Bu parayı kimse kimseye bağışlamaz. Bize bunu ödeyin diyecekler. Hâlbuki bizim gelirlerimiz bu paranın faizine bile kâfi değildir. O zaman müşkül durumda kalacağız. Bunun için bağımsız yaşamaya mali durumumuz müsait değildir… Parasız ordusuz ne yapabiliriz.”Şartların ve düşüncelerin bu merkezde olduğu bir dönemde milli mücadeleye kutsal çılgınlıktır diyenlere o şu cevabı vermiştir:”Hayır bu bir kutsal hesaptır.”

l. Dünya Savaşında Alman komutanların sömürge valisi edasıyla yaptıkları işleri ve milletimizi hor ve hakir gören anlayışları onu sinirlendirmiş, Türk ordusunun komutasının Almanlara verilmesini hazmedememiş, savaşta bile her vesile ile buna karşı koymuştur. Bağımsızlık benim karakterimdir demiş ve bütün hayatı boyunca hayat felsefesi olarak bu ilkeye bağlı kalmış ve bu ilkeye dayanmıştır.”Adalet dilenerek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk milleti ve Türkiye’nin yarınki çocukları bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar.””Devletin bağımsızlığı kutsaldır, o sonsuza kadar güvence altında bulunmalı ve korunmalıdır.””Devlet idaresinde kabul edilen güç birdir ve milletindir.” “Türk devletinin dayandığı temeller tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız millet egemenliğinden ibarettir.” Atatürk ifade ettiği bu prensipleri Türk dış politikasının da temeli yapmıştır. Bu ilkeler şu şekilde özetlenebilir:

—Ülke bütünlüğümüze ve içişlerimize karışılmaması

—Başka ulusların iç işlerine karışılmaması

—Bağımsızlığın korunması

—Karşılıklı saygı

—Yurtta sulh cihanda sulh(Sulhperverlik)

—Milletimize karşı geçmişte yapılmış haksızlıkların ve emri vakilerin tamir ve izale edilmesi .(Hatay meselesinde olduğu gibi) Kurtuluş Savaşı ruhunun ve misakı milli idealinin devam ettirilmesi.

—Dış siyasetin iç siyaset ve iç örgütlere dayanması(millilik) prensibi.

—17 Mart 1937’de söylediği “Bencillik şahsi olsun milli olsun daima fena telakki edilmelidir.”

“ Büyük davamız en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir.””Türkiye’nin açık ya da kapalı olarak çılgınca saldırılara hedef olmasının nedeni zulme uğrayan milletlere kurtuluş yolunu göstermesidir.”demiş milletimizin tarihten geleceğe öncü olma rolünü ve misyonunu açıkça ortaya koymuştur.

Atatürk inkılâplarla pekiştirdiği kutsal davamızın temel hedeflerini şöyle özetlemiştir.”Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımcılığını gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır.” Bu sözü söylediği zaman Avrupa’da ırk üstünlüğü teorilerinin ve sömürgeciliğin faziletlerinin uygarlaştırma görevlerinin anlatıldığı sözde bilimsel bir çağ yaşanıyordu. Atatürk’ün ortaya koyduğu rasyonalizm ve kaynağını Türk milletinin ruhundan alan eylem planına milli siyaset ve Türk İnkılâbı adı veriliyordu. Milli siyaset dediğimizde kastettiğim anlam şudur:”Milli sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmak, kendi varlığımızı koruyup, memleketin gerçek mutluluğu ve bayındırlığı için çalışmak, gelişi güzel, aşırı istekler ardında milleti oyalayıp zarara sokmamak, uygar dünyadan uygarca, insanca davranış ve karşılıklı dostluk beklemek…”

Atatürk’ün devlet adamı olarak gelecek nesillere açık miras olarak bıraktığı temel istek şudur:”Hürriyetinde eşitliğinde adaletinde istinat noktası milli hâkimiyettir.”Bu prensip gücünü millet iradesinden alan meşruiyet prensibidir. Atatürk’ün Türk milletine olan inancı kesin ve çok büyüktür.”Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.””Milletle birlikte fedakâr ane çalışacağım… Sine-i milletten ayrılmayacağım.” “Kendisine bir ulusun kaderi verilen insanlar, milletin iktidar makamlarını yalnız ve ancak yine milletin gerçek ve başarılabilir yararları yolunda kullanmakla yükümlü olduklarını bir an akıldan çıkarmamalıdırlar.”Ulus hızlı ve kesin adaleti sağlayan uygar yönetimler ister “”Hükümet ülkede kanunu egemen kılmak ve adaleti iyi dağıtmakla yükümlüdür.” ” “Bir kimsenin yaşadıkça memnun ve mutlu olabilmesi için yapması gereken şey kendisi için değil kendisinden sonra gelecek nesiller için çalışmaktır.”

Alaksandr Soljenitsin “Kanser Koğuşu” adlı eserinde” üretim tarzının değişmesiyle insan tabiatının değişmeyeceğini gözü doymaz insanların burjuva düzeninde mevcut olduğu gibi sosyalist düzende de mevcut bulunduğunu belirtmiştir. Bir takım ideolojik takıntıların bilim zannedildiği bir dönemde gerçekçilikten ve pragmatizmden hiçbir zaman ayrılmayan Kurtuluş Savaşı kahramanımız “Görev karşılığı olmayan hak mevcut değildir.” Diyerek ideolojiler üstü bir duruş sergiliyordu.”En büyük gerçekler ve ilerlemeler düşüncelerin serbestçe ortaya konması ve karşılıklı söylenmesiyle ortaya çıkar ve yükselir.”diyerek, tartışma ilim zihniyeti ve istişarenin önemine vurgu yapmaktadır. Atatürk milletimizin yüksek vasıflarını zikretmekten ve bu vasıflara dayanmaktan bir an olsun ayrılmamıştır.”Türklerin ruhen demokrat doğmuş bir millet olduğuna ve hatta dünya üzerinde yaşamış ve yaşayan milletler arasında ruhen demokrat doğan yegâne millet olduğuna” inanmaktadır.

”Dünyada her topluluğun varlığı ve değeri özgürlük ve bağımsızlık hakkı malik olduğu ve yapacağı medeni eserlerle orantılıdır,”diyerek insanlık tarihinde rol oynamak için yaratıcı büyük bir hamle yapmamız gerektiğini belirtmektedir. Bunu yapabilmek için ulusun mutlak surette her yönden bağımsız olması gerektiğine işaret etmektedir. ”Bir ulusun doğrudan doğruya yaşayışıyla, yükselmesiyle düşkünlüğüyle ilgili olan en önemli faktör ulusun ekonomisidir.” ”Tam bağımsızlık ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.””Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olunca o devletin bütün kısımlarında bağımsızlık felç olmuştur.””Devleti yaşatmak için dışa başvurmaksızın memleketin kaynak ve gelirleriyle idare etmek çare ve önlemlerini bulmak gereklidir.” “Kalkınacağız diye gereksiz yere borç almak ülkeye felakete sürükler.” ”Devlet ve fert birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.” “Bizim izlediğimiz devletçilik kişisel çalışma ve etkinliği esas tutmakla birlikte olabildiği kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek için milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde özellikle ekonomi alanında doğrudan ilgili kılmaktır.” ”Bizim tatbikini uygun gördüğümüz prensip şudur: Kişiler ve şirketler devlet teşkilatına oranla zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır. Güçlülerle zayıfları yarışta karşı karşıya bırakmak gibi… Ve nihayet kişiler bazı büyük ortak çıkarları gerçekleştirmeye ve bu amaçla çalışmaya muktedir olamazlar.” “Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz.””Sanayileşmek en büyük milli davamızdır.” ”Büyük davamız uygar ve kalkınmış bir ulus olarak varlığımızı yükseltmektir.””Yurdumuzu dünyanın en bayındır ülkeleri seviyesine çıkartacağız.”

Atatürk batıya karşı nihai hesaplaşmanın muasır medeniyet seviyesini aşmakla mümkün olacağını görüyor, bunu süratle tamamlamak için azimle ve gayretle çalışmak gerektiğini söylüyordu.”Bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil asrımızın sürat ve hareket mevhumuna göre düşünülmelidir.”Atatürk milletimizi çağlar üzerinden sıçratacak bir hamlenin hesabını yapıyordu. Dünyada hakiki huzurun temini yolunda asal güç merkezi olmamız gerektiğini düşünüyordu.”Kurumlarda değil düşüncelerde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideal en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz”

1Kasım 1937 “de TBMM’de yaptığı konuşmada “Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir. Türkiye bu kalkınmada iki büyük kuvvet serisine dayanmaktadır. Toprağın iklimleri ve zenginlikleri ve başlı başına bir servet olan coğrafi vaziyeti ve bir de Türk milletinin silah kadar makine tutmaya yarayan kudretli eli ve milli olduğuna inandığı işlerde ve zamanlarda tarihin akışını değiştirir celadetle tecelli eden yüksek sosyal benlik duygusu.”

Atatürk işaret ettiği hedeflere varılmasında engel teşkil eden aşağılık psikolojisinin yenilmesi, bilgisizliğin aşılması için Türk inkılâplarını uygulamaya koymuş yüreğinin bütün derinliği ile şöyle haykırmıştır: ”Ne mutlu Türküm diyene”,”Bir Türk dünyaya bedeldir”,”Türk, çalış, güven, övün””Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” Bu sözler aynı zamanda batıya karşı kendini küçük gören kategorik zihniyete karşı bir başkaldırı bir ayaklanma idi.

“Osmanlı Devleti’nin sükûtu batıya karşı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağrur olarak kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtaları kestiği gün başlamıştır.” demiş hiçbir başarının üzerine ilelebet oturulamayacağını bu durumun devam etmesi için sürekli dikkat ve çalışmak gerektiğini belirtmiştir. “Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Yurdumuzu bir çember içine alıp dünya ile ilişkisiz yaşayamayız: Tersine gelişmiş ve yükselmiş bir ulus olarak uygarlık alanı üzerinde yaşayacağız Bu hayat ancak bilimle, teknikle olur. Bilim ve teknik nerede ise oradan alacağız ve her yurttaşın kafasına koyacağız. Bilim ve teknik için sınır ve koşul yoktur.” ” Türk milletinin yürümekte olduğu medeniyet ve yükselme yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.”, ”Biz batı uygarlığını taklit yapalım diye almıyoruz.””Dinimiz ilim Çin’de bile olsa gidin alın diyor.” “Medrese uleması bütün ilimlerin Kuran’dan başka bir yerde bulunamayacağını ilan ederek hem müspet ilimlerde hem teolojik ilimlerde gelişmemizi engelliyordu.”“Uygarlığın yeni buluşlarının ve fennin cihanı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir devirde yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle geçmişe kölecesine bağlılıkla varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir.” ”Dünyada her şey için maddiyat için maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip etmek şarttır.” Demiş skolâstiğin yerine aklın, nakilciliğin yerine deneye dayalı bilim zihniyetinin yerleştirilmesi için modern eğitime ve bunun için zihniyet ortamının oluşması için demokratik laikliğin uygulanmasına geçilmiştir.

Atatürk müspet ilimlerde ve din ilimlerinde ilerlemek için Türk dilini, tarihini ve ilahiyatını araştırmak üzere araştırma merkezleri kurmuş, Elmalı Hamdi Yazır’a yaptırdığı Kuran tefsirinin masraflarını bizzat kendisi karşılamıştır. Atatürk’e göre” hiçbir ulus yoktur ki ahlaki temellere dayanmadan yükselsin.” Gene Atatürk’e göre halka doğru din ve dini bilgi öğretilmezse bu boşluk kötü emelleri için milletimizi zehirleyen düşmanlarımız tarafından doldurulur ve aleyhimize kullanılır.”Ulusu yok eden, tutsak eden yakın kötülükler hep din kılığındaki inançsızlık ve kötülükten gelir.” “Bu millet terbiyesini aileden alır.” Diyerek milli ve dini terbiyenin aileden başlatılması gerektiğini önemle vurgular.

Atatürk ekonomide, savunmada ve ideolojide tarihi köklerimize dayanan bağımsız ve hümaniter bir rol üzerinde azimkâr bir zihniyetle durmuştur.”Ordumuz Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz Türk topraklarının ve Büyük Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkânsız teminatıdır.” ”Ordumuzun silah ve teçhizatını memleketimizde yapmak emelimiz tahakkuk yolundadır. Harp sanayi tesisatımızı daha ziyade inkişaf ve tevsi için alınan tedbirlere devam edilmeli ve endüstrileşme mesaimizde de ordu ihtiyacı ayrıca göz önünde tutulmalıdır.””Bu yıl içinde denizaltı gemilerimizi memleketimizde yapmaya başladık Hava kuvvetlerimiz için yapmış olduğumuz üç yıllık program büyük milletimizin yakın ve şuurlu alakasıyla şimdiden başarılmış sayılabilir. Bundan sonrası için bütün uçaklarımızın ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayimizin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi uygun olur. Hava gücünün aldığı önem göz önünde tutarak bu mesai planlaştırmak ve bu mevzuunu layık olduğu önemle milletin nazarında canlı tutmak lazımdır.” ” Endüstrileşmek en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük küçük her çeşit sanayiyi kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatanın savunması olmak üzere mahsullerimizi kıymetlendirmek ve en kısa yoldan ileri ve refahlı Türkiye idealine ulaşmak için bu bir zarurettir.” “İktisat savaşımız devam ediyor uzun sürecektir. Fakat bunda mutlaka muzaffer olacağız.” Atatürk milli ekonominin yerli, kendi kendine yeterli; hammadde çıkartılmasından üretimin son aşamasına kadar her merhalede bütünleşmiş, tam istihdamın, hızlı kalkınmanın, ticaret ve ödemeler dengesinde denkliğin, fiyat istikrarının korunması, yurt içi tasarrufların artırılmasını ve ekonomide otarşiyi öngörmektedir.

Atatürk’ün bu gün bilgi kirliliği yaratılan kimlik tartışmalarına da çözüm getirecek anlayışı sergilediği görülmektedir. ”Türkiye halkı ırkça, dince ve kültürce ortak birbirine karşılıklı saygı ve özveri duygusu ile dolu alın yazısı ve yararları özdeş bir toplumdur,” demiş milleti dil, kültür ve mefkûre birliği ile birbirine bağlı zengin tarihi ve siyasi hatıra mirasına sahip olan vatandaşların teşkil ettiği bir heyet olarak tanımlamıştır. Milletin bir arada yaşama iradesinin “beraber sevinerek, beraber üzülerek mazideki müşterek zafer ve yeis mirasına bağlı kalarak, istikbalde tahakkuk ettirilecek benzer sıkıntılara beraber direnerek birlikte yaşama iradesinin bir potada pişerek oluşması olarak görmüştür”.Buna topluluk (İçtimai şuur) ruhu adını vermiştir. Atatürk ”Türk milleti milli hisle insani hissi yan yana düşünmekten büyük zevk alır.”diyerek milli kimlikle insani kimliği iç içe geçmiş halkalar olarak tasavvur etmektedir.

Atatürk’e göre devlet, millet, egemenlik, ulusal hedefler milli köklere dayanmalıdır ve kendi kendine yeterliliği hedef almalıdır. Türk inkılâbının temel hedefi “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmaktır. Bu hedefe ulaşmakta toplumun ihtiyaçları, dünya şartları, gerçekçilik ve yapılabilirlik temel metottur. Bunu başarmak için insan üstü çaba, ilim zihniyeti, azimkar bir inanç temel motivasyon kaynağıdır. Atatürkçülük dogmatik ve fanatik bir inanç ve ideoloji olmayıp Türkiye’nin ve dünyanın özel şartlarında ortaya çıkmış Türk milli karakterinin yüksek tezahürüdür. Bu özelliği dolayısıyla tenkide açık Türk toplumunu kavrayıcı ve kurtarıcı temel çıkış kaynağıdır. Atatürkçülüğün temel dayanakları ve hedefleri; milli tarih bilinci vatan ve millet sevgisi, milli dil, bağımsızlık ve özgürlük, egemenliğin millete ait olması, çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkma azim ve kararlılığını mütemadiyen sürdürmek… Milli kültürü geliştirmek ve ahlaken bilinçlenmek, milli birliği ve beraberliği korumak, ordunun, mektebin ve dinin siyaset dışında ve üstünde tutulması prensiplerinden oluşmaktadır.

Atatürk eylem ve hedeflerinde plancı gerçekçi, müdahalecidir. Hayatın kendiliğinden akıp gitmesine razı değildir.” Medeniyet yolunda muvaffakıyet hayat şartıdır.”Atatürk uluslararası ilişkilerde eşitlikçi(aynı zamanda vatandaşa karşı muamelede de) ,hümaniter, dünya barışına hizmet yolunda işbirlikçi ve dinamik bir anlayışa sahiptir. Atatürk insanlığın ilerlemesi ve sürekli barış için de bu günlere ışık tutan fikirler ileri sürmüştür.”İnsanlığı mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlık dışı ve son derece üzüntü vericidir.””Milletin hayatı bir tehlike ile karşılaşmadıkça harp bir cinayettir.” ”Bir insan mensup olduğu milletin varlığını düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını da düşünmeli ve kendi saadetine ne kadar kıymet veriyorsa, bütün dünya milletlerinin saadetine hizmet etmelidir. ”Dünyada ve dünya milletleri arasında sükûn ve iyi geçim olmazsa bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur. İnsanlık bir uzuv gibidir vücudun en ucundaki acıdan bütün aza müteessir olur.” ”Eğer devamlı barış isteniyorsa kitlelerin durumunu iyileştirecek uluslar arası tedbirler alınmalıdır. Tüm insanlığın refaha ulaşmaya açlık ve baskıdan kurtulmaya ihtiyacı vardır. Dünya vatandaşlarını haset aç gözlük ve kinden uzaklaştıracak şekilde eğitmek gereklidir.” “İnsanları birbirine yaklaştıracak yegâne vasıta onları birbirine yaklaştırmak, onları birbirine sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.” ”Kendimizi düşündüğümüz kadar başka milletleri de düşünmeliyiz.”

Atatürk Türkiye’yi yönetenlere şu tarihi vasiyeti yapmaktadır.”Kendilerine bir milletin kaderi emanet edilen adamlar o milletin kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakiki ve vazgeçilmez menfaatleri yolunda kullanmakla mükellef olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki bir memleketi zapt ve işgal etmek o memlekete sahip olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Hâlbuki asırların oluşturduğu bu milli ruha hiçbir kuvvet mukavemet edemez.”

Atatürk’ün temel hedefi; çağlar üzerinden aşarak, dünyaya lider, huzur ve barış çağının kurucusu ve koruyucusu Büyük Türkiye projesini gerçekleştirmektir. Onuncu Yıl Nutku’nun son paragrafında söylediği “Şunu ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki Türklüğün unutulmuş üstün medeni vasfı üstün medeni kabiliyeti bundan sonraki inkişafı il e atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır. “Bu söz hayalleri zorlayan büyük bir patlamanın mutlaka gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Bunun gecikmesi milletimizde gerilim yaratmıştır. Zaman geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır ki; Atatürk”ün fikir ve eylemleri milletimizin ve insanlığın kurtuluşunda yegâne çözüm yoludur.

KAYNAKÇA

Abalıoğlu, Yunus Nadi,”Atatürk’ün Muazzam Eseri”,İstanbul,1938.

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKİLAP TARİHİMİZ, KKK’lığı yayını, Ankara,1972.

ATATÜRK’ÜN SÖYLEV VE DEMEÇLERİ, AÜ, Türk İnk. Tar. Ens yayını, Ankara,1952.

ATATÜRKÇÜLÜK,(l-ll-lll) Genel Kurmay Başkanlığı yayını, Gen. Kur. Basımevi, Ankara,1983.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİ, A.Ü Türk İnk. Tar. Ens. Yayınları, Ankara,1952.

Aysan, Mustafa,”Atatürk’ün Ekonomik Kalkınma Modeli’,cilt l–2,Genel Kurmay yayını, Ankara,1983.

Cevizoğlu, Hüseyin,”Atatürkçü Düşünce ve Sonuçları”,KKK Güçlendirme Vakfı yayını no: l,Ankara,1980.

Cevizoğlu, Hüseyin,”Dinimiz Neyi Emretti Atatürk Ne Yaptı”,KKK. Güçlendirme Vakfı yayını no:2,Ankara,1980.

Giritli, İsmet,”Atatürkçülük ve İdeoloji”,Atatürk Araştırma Merkezi yayını, no:6,Ankara,1992.

İnan, Afet,”Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım”,MEB yayınevi 1000Temel Eser, Ankara,1971.

İnan, Afet,”Atatürk Hakkında Hatıralar Belgeler”,Türk Tarih Kurumu yayınevi, Ankara,1950.

İnan, Afet,”Devletçilik İlkesi”,Türk Tarih Kurumu yayınevi, no:14,Ankara,1972.

İnan, Afet,”Medeni Bilgiler” Türk Tarih Kurumu yayınevi, Ankara,1969.

Karal, Enver Ziya,”Atatürk’ten Düşünceler”,T.İş Bankası kültür yayınları, no:1,Ankara,1956.

Kışlalı, Ahmet Taner,”Kemalizm Laiklik ve Demokrasi”,İmge Kitapevi,5.baskı, Ankara,1994.

Kışlalı, Ahmet Taner,”Siyasal Sistemler”,İmge Kitapevi,4.Baskı, Ankara,1998.

Kocatürk, Utkan,”Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri”,Turhan yayınevi, Ankara,1984.

Kumkale, Tamer Tahir,”Atatürk’ün Ekonomi Mucizesi”,Pegasus yayınları no:100,İstanbul,2007.

NUTUK, Cilt l-ll, AÜ. İnk. Tar. Ens. Ankara,1960.

ÖZDEYİŞLERİYLE ATATÜRK, Gen Kur ATESE Başkanlığı yayınları, Atatürk Serisi, no:10,Gen. Kur. Basımevi, Ankara,1981.

Ülken, Yüksel,”Atatürk ve İktisat”,T.İş Bankası Kültür yayınları no:4,Ankara,1981.

ABD’NİN İSRAİL’İ DESTEKLEMESİNİN STRATEJİK VE JEOPOLİTİK NEDENLERİ

ABD’NİN İSRAİL’İ DESTEKLEMESİNİN STRATEJİK VE JEOPOLİTİK NEDENLERİ

Kimi analizciler dünyayı Yahudilerin idare ettiğine dair peşin hükümden kaynaklanan ön yargı ile Siyonist ejderha tasavvuru yapıyorlar. Bu tasavvur o derece genelleştirilmiştir ki İslamcı duyarlılığa sahip çevrelere has bir bakış açısı sanılabilir. Hâlbuki Türkiye’de ve dünyada aynı tasavvura sahip ciddi miktarda liberal ve sosyalist mevcuttur. Nitekim Sn Erdoğan’ın Şimon Peres’e çıkışmasından sonra; Sn Demirel’den Dışişleri’nin kimi emekli monşerlerine kadar uzanan çizgide bulunan çevrelerde aynı tepkiyi verdi. Türkiye bu işten çok zarar görür dediler. Bu durum gösteriyor ki Yahudilerin çok muktedir bir kapasiteyi temsil ettiğine dair temel faraziye sadece İslamcı kesimlere ait hassasiyet değilmiş. İslamcılar dünyayı Yahudiler idare ediyorlar derken karşıt görüşü savunan batıcı liberal çevreler hayır bu görüş aşırı genelleme ve abartmadır diyor ve itiraz ediyorlar arkasından da batı ile ilişkilerimizi İsrail’le özdeş gören bir anlayışı savunuyorlar. İş bununla da kalmıyor. İsrail’le ilişkilerimizin bozulmasını batı bloğundan kopma, batıdaki çıkarlarımızı koruyamama tehlikesiyle eşdeğer buluyorlar. Aslında bu bakış açıları arasındaki fark şudur: Bu Hasan’dır, söylemi ile Hasan budur söylemi kadardır. Gerçekte Yahudiler dünya çapında bu kadar muktedir midir? Kadiri mutlak bir gücü mü temsil ediyorlar? 1,5 milyar Çinli,1,5 milyar Hindu dünyada bu derece tesirli değilken toplam 15–20 milyon kadar olduğu söylenen ve dünya nüfusunun binde iki buçuğunu temsil eden çok dağınık bir halkın bunu nasıl başardığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak işin bu yönüne girmeden azlık faktörünün, başkalarının sopası olarak kullanılma faktörünün, dünyanın 4000 yıllık tüccarı olma gücünün başkaları tarafından nasıl kullanıldığına dair derin bir akıl yürütmede bulunmadan anlaşılmayacağı ortadadır.

Acaba ABD İsrail’i niçin bu kadar fütursuzca destekliyor? ABD’nin iç sistemi hangi dengeler üzerine kurulmuştur? Batının onun başat gücünü temsil eden ABD’nin Ortadoğu politikası hangi esaslar üzerine inşa edilmiştir? Batının İslam tasavvuru nedir, dünyanın İslam tasavvuru ne olmalıdır yönündeki temel çıkarı nedir? Ortadoğu’nun uzaktan kontrol altına alınması mümkün müdür? Ortadoğu’da dağınık ve çatışmacı devletler sisteminin devam etmesi için yakından denetlenmesi gerektiğinin önemi nedir? Bütün bunları yapıyorken suçu başkalarının üstüne atmakta İsrail hangi fonksiyonları yerine getirmektedir? Ortadoğu ve hatta dünya nezdinde İsrail günah keçisi haline getiriliyorken batının direk suçlanmaktan münezzeh kılınmasının yararları nelerdir? İslam’ın küresel çapta misyoner yönünün tahrip edilmesinde İsrail hangi eşsiz görevleri yerine getirmektedir? Bu konuların derinlemesine analiz edilmesi gerektiği değerlendirilmektedir. Şimdi bu soruların kısa kısa cevaplarını araştırarak ABD’nin İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemekteki çıkarını çözmeye çalışalım.

1.ABD iç dengelerinde Yahudiler önemli bir denge faktörüdür. WASP Beyaz Anglo sakson kimliğini temsil eden misyonda Zenciler,(Afrika kökenli Amerikalılar=Afroamerikan) Almanlar, Fransızlar, Meksikalılar(Hispanikler) arasındaki iç dengede İngiliz kökenli Amerikalılarla birlikte Yahudiler Amerikan devlet sisteminde iç dengelerin asli unsurunu meydana getirmektedirler. ABD’deki Yahudiler Amerika’ya sadakat noktasında Amerikan aşırı milliyetçiliğinin ayrılmaz bir halkasıdır. Kaldı ki ABD bu vatandaşlarının sadakatini, ticari gücünü, sanayiye hâkim maddi gücünü İsrail Devletinin korunması noktasında tepe tepe kullanmaktadır. Amerika’daki Yahudi gücü Amerikan kimliğinin teşkilinde en zayıf halkayı temsil ederken sadakatin en kuvvetli yönünü oluşturmaktadır. Ortadoğu’daki istihbaratın bile İsrail üzerenden yapıldığını Irak Savaşı esnasında gördük… Amerikan aşırı milliyetçiliğini temsil eden Neo-Con’lar içinde evangelizmin ideolojik olarak rolü ve Yahudi fikir ve devlet adamlarının miktarı herkes tarafından bilinmektedir. Bush’un çevresindeki en aşırı milliyetçi devlet adamlarının en radikal unsurların Yahudilerden teşkil edildiğini biliyoruz.

2.ABD’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güneydoğu Asya politikası bölge devletlerinin bir araya gelememesi ve çatışması konsepti üzerine kurulmuştur. Mesela bir araya gelmiş Türkiye, İran, Irak ve Suriye birliği bile 20–30 yıllık süreçte Avrupa Birliği kapasitesinde güç üretmeye ve iktisadi sosyal ve askeri kapasite yaratmaya batının liderlik gücüne alternatif bir potansiyeli harekete geçirmeye muktedirdir. İsrail bir devlet olarak batının garnizon üssüdür. Bölgedeki bütünleşmeler batıdan önce İsrail tarafından tehdit olarak algılanacaktır ve bertaraf edilmeye çalışılacaktır. Bu duruş batının bölgedeki çıkarlarını aktif ve ölümüne savunan bir güvenlik paranoyası yoluyla İsrail tarafından batı adına ve batı için hakkıyla yerine getirilmektedir.

3.İsrail bu görevi yerine getirirken batı özellikle onun öncü gücünü temsil eden ABD hiçbir zaman ön plana çıkmamakta, Ortadoğu’daki geri ve akılsız halkları uzlaştırmak için insani yolla hareket ediyormuş görünerek direkt suçlanmamaktadır. Kısaca başkalarını başkasının sopasıyla döverken kendisi hiçbir zaman ön planda görülmemektedir.

4.Küçük bir çocuğun eline kocaman bir sopa verip koca koca adamları dövdürürseniz, sonuç şöyle olur. O kocaman adamların vakarı gider bütün dünya nezdinde gülünç duruma düşerler. Bu durum İslam’ın geri ve ilkel din olduğuna dair batı propagandalarına imkân ve kapasite yaratır. Ayrıca İslam’ın Asya ve Afrika’daki yayılmasını durdurarak Hıristiyan misyoner çalışmaları için alan ve boşluk yaratır. Bu durum Afrika’yı stratejik yayılma alanı olarak ilan eden ABD için emsalsiz fırsatlar sunar.

5.İsrail batı açısından Akdeniz’in doğusunda tutturulmuş acil müdahale üssü gibidir. Haritaya bir bakıldığında Ortadoğu’ya müdahale etmede İsrail’in güvenliği bahanesinden daha tesirli bir gerekçe bulabilir misiniz? Bu gerekçenin ne derece tesirli olduğunu İsrail’in Güney Lübnan ve Gazze harekâtında çoluk çocuk suçsuz günahsız insanları üzerine ateş ve ölüm yağdırırken nasıl haklı ve makul karşılandığını gördük ve yaşadık… Bölgede bir İsrail Devletinin bir an için bulunmadığını düşünün hangi gerekçe ile ve hangi gaye ile batı bu bölgeye müdahale etme hakkını bulacaktır. Bölgenin bütünleşmesi kendi aralarında entegrasyona gitmesi, ölçek ekonomiler yaratması, petrol ve diğer zenginliklerine sahip olması batının dünya liderliğini bitirecektir. Bu durum ABD’nin hayati derecede stratejik çıkarlarına aykırıdır. Bütün bu gayelerin yerine getirilmesinde bölge halklarının küçük bir çocuğa dövdürülmesinde İsrail eşsiz bir seçenek sunmaktadır. Husumetin ve kinin Museviler üzerinde toplandığı garnizon üssü, ilk müdahale kuvveti, vekâlet savaşana mahkûm sürekli asker, mayın eşeği, radikal milliyetçiliğe mecbur edilmiş gladyatör, mecbur kaldıklarında taş gibi ortada bırakacakları cinayet makinesi görevini mahkûm edilmiş zavallı halk… Armegedon savaşına inandırılarak şartlandırılmış cinayeti meslek edilmiş liderler(Batı İsrail’de ılımlı ve barışçı liderlerin iş başına gelmesine asla müsaade etmez. Ayrıca barış yapmasına da asla müsaade edilmez.) eliyle belasını ararken dünyayı ve Amerika’yı idare ettiğine inanan bedava asker…

Yukarıda saydığımız stratejik çıkarlar batının hiçbir bedelle elde edemeyeceği ve liderliğini ayakta tutan temel parametreler değil mi?

SN BAŞBAKAN’IN DAVOS KONUŞMASININ BİR BAŞKA YÖNDEN ANALİZİ

SN BAŞBAKAN’IN DAVOS KONUŞMASININ BİR BAŞKA YÖNDEN ANALİZİ

Sn Başbakan’ın Davos’taki tutumu medeniyetimizin duruşunu, gerçek yönünü, milli bakış açısını göstermesi açısından emsalsiz bir tutum olarak tarihe geçmiştir. Kaypak-korkak tutumu esas alan İngiliz geleneğine tabi sinsi diplomasinin yerine kimliği berrak bir anlayışın sergilenmesi övgüye şayan bir durumdur. Bu yönüyle Sayın Başbakanı kutlamak milli bir görevdir. Bu durum milletimiz nezdinde ve bölge halkları açısından karşılığını bulmuş, gereken şükran borcu ifa edilmiştir ve edilecektir.

Davos’ta Sn Başbakanımızı rahatsız eden tutum şu olmuştur. İsrail Başbakanı Ehud Olmert Gazze harekâtından birkaç gün önce Ankara’ya geliyor, Suriye ile yapılan barış görüşmelerinde birkaç küçük adım atmakla bitecek bir süreç konuşuluyor. Olmert tamam sana haber vereceğim diyor uçağına atlıyor gidiyor ve bizim Başbakan haber beklerken bir de bakıyor ki Gazze bombardımanı başlıyor. Müthiş bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bu esnada Olmert ne yapıyor? Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’le görüşmeye gidiyor, görüşme biter bitmez İsrail Gazze’yi vuruyor. Belli ki Hüsnü Mübarek İsrail’in bu tutumundan memnun olmuş, böyle bir şeye onay vermiş, İsrail’in Mahmut ABBAS’la ilişkileri düşünüldüğünde Hamas’ın tasfiyesinde onunda sevinç duyduğu anlaşılmaktadır.

Durum bu… Sn Başbakan bu durumu büyük bir açık kalplilikle Davos’ta anlattı. Kendisinin bilgiye dayanmayan iyi niyetli çabalarını da saygı ile karşılamalıyız: Niçin bilgiye dayanmayan iyi niyetli çabaları diyoruz? Siz İsrail’i Suriye, İran veya başka bir ülke ile barıştıramazsınız, İsrail’in sürekli savaş halinde bulunmasını dünya Yahudileri veya İsrail halkı istemiyor ki bunu batı özellikle ABD istiyor. İzak Rabin ve Ariel Şaron’un başına gelenler ortadadır. İsrail’in başına makul, aklı başında ve barışçı liderliğin hâkim olması batının bölgedeki çıkarlarını ağır şekilde tehdit eder. Bu nedenle İsrail çıkarlarıyla bağdaşmazsa bile radikal liderlere ve liderliğe mahkûmdur. Arabuluculuk, barış çabaları boş işlerdendir… Onun yerine Türkiye enerjisini Suriye ile birleşmeye hasretmiş olsa bu işten bölge ve dünya daha büyük yararlarla çıkar.

Gelelim başta anlattığımız mevzuya; Türk istihbaratı Olmert-Mübarek görüşmesinde hangi konuları ele almışlardır. Ne gibi konuları görüşmüşlerdir, niçin haber alamamıştır? Bu bir; ikinci mevzu da şudur. Gazze’ye yapılan harekât kapsamlı bir harekâttır. Ciddi bir askeri hazırlığı ve lojistik seferberliği gerektirmektedir. Türk istihbarat kuruluşları Sn Başbakan’ı niçin bilgilendirmemişlerdir. Sn Başbakanı Davos’ta turist gibi konuşmaya niçin mecbur etmişlerdir. Haber aldıkları halde elde ettikleri bilgileri Başbakan’a vermemişler midir, yoksa haber alamamışlar mıdır, bu işler fuziliyattandır diye önemsememişler midir? Bu işler Türkiye için önemsiz ise hangi tür işler önemlidir? Araştırma ve önem derecesini neye göre tespit ediyorlar?

Bu olaydan sonra iki yıl önce vuku bulan ve İsrail uçaklarının Türk hava sahasından izinsiz geçerek Suriye’nin Rakka bölgesindeki askeri tesisleri vurması hadisesi hakkında soruşturma açılmış mıdır? İsrail izin alarak mı geçmiştir izinli mi geçmiştir? İzinli geçti ise kimden izin alarak geçmiştir. İzinsiz geçti ise radar başında nöbet tutan personelden başlayarak, havada nöbet tutan uçaklara ve bu konuda yetkili komuta kademesini de kapsayan soruşturma niçin açılmamıştır?

Türk istihbaratının özellikle stratejik istihbaratının modernize edileceğini, etkinleştirileceğini duymuştuk ve sevinmiştik; ortaya çıkan bu durum ileri adım atılmadığına dair endişelere sebep olmaktadır.

Bu vesile ile istihbarat ve görev suiistimali noktasında kim suçlu ise bunların ortaya çıkartılması bu konulardaki zafiyetin giderilmesi gereklidir. Benim ülkemiz adına çıkarttığım en önemli ders budur. Benim mantığım şunu emrediyor: Türk Başbakanı Gazze’ye vuracak İsrail hava filo komutanından önce bu harekâtı haber almalı ve bilmelidir. Bunu desteklemeyen bunu önceden haber veremeyen istihbarat alt yapısı boş işlerle uğraşıyor demektir.

ABD ESKİ BAŞKANI CARTER’İN İSRAİL’İN GELECEĞİ İLE İLGİLİ ANALİZİ 10.2.2009

ABD ESKİ BAŞKANI CARTER’İN İSRAİL’İN GELECEĞİ İLE İLGİLİ ANALİZİ 10.2.2009

ABD’nin Nobel Barış Ödülü almış eski Başkanlarından Jimmy CARTER’in İsrail’in geleceği ile ilgili ilginç bir analizi yayınlandı. Bu analizde (28.1.2009 tarihli Radikal. s.12)Carter şunları söylüyor:”Ortadoğu barış sürecini canlandırıp bağımsız Filistin devletinin kurulmasına izin vermezse İsrail’i felaket bekliyor. Kutsal topraklarda yakında Arapların Yahudi nüfusunu geçeceğini bu nedenle tek devletli çözüm aranırsa bu İsrail için felaket olur. Bu durumda üç seçenek ortaya çıkmaktadır.1.Filistinlileri sürmek.2.Filistinlileri eşit oy hakkından mahrum bırakmak,3.Eşit oy hakkını tanımak Birinci seçenek etnik temizliktir. İkincisi ‘aparthait’,üçüncüsü; artık bir Yahudi devletine sahip olamazsın. Blok halinde oy kullanacak Araplar esas kararlara imza atarken İsrailliler arasında keskin bölünmeler olur. Çünkü İsrailliler her zaman farklı bakış açılarına sahiptir.”

Amerikan eski Başkanlarından Jimmy Carter Arap-İsrail barışına kafa yoran önemli bir zattır. Gelecekte oluşan nüfus artış gelişmelerine göre yorum yapmaktadır. BM’nin en son yayınladığı nüfus artış gelişmelerine göre Ortadoğu’da durum şöyle olacaktır.

Ülkeler 2008 nüfusu 2050 nüfusu

Mısır 76,8 121,2

Somali 9 21,2

İran 72 100,2

Irak 29,5 61,9

İSRAİL 7 10,5

Ürdün 6,1 10,1

Lübnan 4,1 5,2

FİLİSTİN 4,1 10,3

Suudi Arabistan 25,3 45

Suriye 20,4 34,9

TÜRKİYE 75,8 98,9

Yemen 23,1 58

Carter’in işaret ettiği konu nüfus artışının(demografik trend veya popülasyon) gelecekte ulaşacağı vetire İsrail’in seçeneklerini sınırlandırmaktadır. İsrail için tren tünele girmeden önce iki seçenek bulunmaktadır.1.Ezici askeri güce dayanarak genişletilmiş İsrail’i bir an önce kurmak. Güvenli sınırlara dayanan stratejik derinliği olan bir alanda hâkimiyet sağlamak… 2.Bölge ülkelerinden hiç biri nükleer silahlara sahip olmadan bir nükleer çatışmayı başlatarak etraf coğrafyayı nüfustan arındırarak zapt etmek. Diğer bir deyişle jenoside dayalı bir nüfus kontrolü uygulamak.

Bir defa birinci seçeneğin yukarıdaki nüfus artışı karşısında geçerliliği yoktur. BM’in nüfus tablosu İsrail’e hasım ülkelerde bir nüfus patlaması yaşanacağını gösteriyor. Nüfus kesafeti İsrail’i aşacak bölgelerin neresini işgal edebilirsiniz? Ne Suriye’de, Ne Ürdün’de nede bizzat İsrail’in kendi içinde ve çevre kuşağındaki bölgelerde böyle bir boş alan yoktur. 2050 yılında 10,5 milyona ulaşacak olan İsrail nüfusunun 4 milyonu Araplardan oluşacaktır. Bu gün 6,5–7 milyon olan İsrail nüfusunun 1,5–2 milyonu Araptır. Yahudilerdeki artış nüfusun artmasından ziyade göç yolu ile sağlanacaktır. Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’da Filistin nüfusu yaklaşık 10,5milyona ulaşacaktır. Bu durum İsrail’in etnik temelli Yahudi devleti olma vasfını ortadan kaldıracaktır. Carter’in işaret ettiği nokta budur.

İsrail için nükleer silahlara dayanan bir savaş çıkartma senaryosu uzak düşmanlar için ciddi, yakın düşmanlar için geçersiz bir yoldur. Suriye, Ürdün veya Filistin’e karşı nükleer silah kullanamazsınız. Kullandığınız takdirde radyoaktif serpintiden zarar görürsünüz. İsrail’in İran, S.Arabistan, Irak veya Mısır’a nükleer silahlarla saldırması mümkündür.(hatta Türkiye’ye karşı) Ancak yakın coğrafyasına karşı küçük kilotonlu olanlar hariç ciddi radyoaktif serpintiye neden olacak silahları kullanması mümkün gözükmemektedir.İsrail için uzak bir tehdide karşı nükleer silahlarla saldırırken yakın coğrafyasına karşı demografik temizlik amaçlı olarak Lübnan ve Gazze saldırısında olduğu gibi klasik silahlarla vurabilir.Bu saldırılarını nüfustan arındırma temelli yapabilir.Güney Lübnan ve Gazze saldırıları bu düşüncenin uygulanmasında test edilmiştir.Ancak ABD hükümetinin açık desteğine rağmen İsrail dünya kamuoyu nezdinde yaptığı işin meşruiyetine hiç kimseyi inandıramamıştır.Dolayısıyla silah gücüne dayalı bastırma ve alan açma politikasının şansı yok gözükmektedir.Yahudi devlet adamlarının aşırı hırsı,dünya kamuoyunu hiçe sayan azgın tutumu genelleşmiş bir davranış haline gelmiş olduğundan İran’a vurma seçeneği her an gündeme gelebilir.Bu seçeneğin en çekici yanı şudur:Bütün İslam coğrafyasını sustururken,nükleer silahların yan etkilerinden kendiniz zarar görmüyorsunuz.Bütün gücünüzü deneyeceğiniz yeterli alan mevcuttur.Kilometre kareye kaç bomba atarsanız ne kadar insan öldürebiliyorsunuz,yüzeyin topografik yapısının zayiat nispetlerine tesiri gibi istatistik bilgileri elde etmek açısından da büyük yararlar sağlayabiliyor?! Bu ve bunun gibi sebepler yüzünden İran’a vurma seçeneği masada bekliyor. Onun dışındaki bütün seçenekler İsrail’in aleyhine işliyor. Barış yapmak, çevreye yayılan klasik savaş, daha geniş alanları işgale dayanan hegomonik politikalar Arap nüfus artışı karşısında duvara çarpmak mecburiyetinde kalıyor. İsrail için her yol bataklığa çıkan işaret taşlarını gösteriyor. Bir nükleer savaş seçeneğini ileri sürmek ciddi bir insanlık suçu olarak ortaya çıkıyor. Bu durumda İsrail için, en kötü gelecek senaryolarının en iyisi olarak Carter’in sunduğu barış seçeneği ortaya çıkıyor ki bundan başka bir yol yok gibi gözüküyor. İsrail ve ABD’deki Yahudi şahin çevreler Carter’e ateş püskürüyorlar. Carter, iki devletli seçenek ve Filistinlilere başka yerlerden toprak vererek, Gazze ile Batı Şeria arasında bir koridor açarak kurulacak bir Filistin Devleti projesini öneriyor.

Sonuç; İsrail için nüfus artışındaki gelişmeler bir Filistin devletinin kurulmasını zorunlu kılıyor. Yahudi liderler silahların bastırıcı gücüne dayanarak her istediklerini yapacaklarını tasavvur ediyorlar. Seçimlerde bütün parti liderleri en radikal ve en keskin söylemleri ifade etmekten kaçınmadılar. İsrail’de makul adam olmak bile imkânsız gözüküyor. Hırs güzü kararttığında akıl uçar. Bilge insanlar geleceği aydınlatan, yol gösteren meşale gibidirler. Kibir, hırs ve güçlü olmanın verdiği azamet yolu ve işaret taşlarını görmez, uçuruma sürükler. Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor: Demek ki mantıki olanı kabul etmek bile çok büyük bir şey…

Anlarsalar Carter iyi bir dost…

KIBRIS’TA ÇÖZÜME İHTİYAÇ VAR MI, ÇÖZÜM İHTİMALİ VAR MI? (l)

KIBRIS’TA ÇÖZÜME İHTİYAÇ VAR MI, ÇÖZÜM İHTİMALİ VAR MI? (l)

Bir meselenin çözülebilmesi için önce tarafların tespit edilmesi, sonra sorun olan problemin tanımlanması, daha sonra, mantık ve dil birliğinin sağlanması tarafların sorunu çözmeye istekli olması gereklidir. Bu çerçevede Kıbrıs sorununa baktığımızda sorunun çözümü yolunda hiçbir adım atılmadığı, atılamayacağı ve fiili düzenin hukuki düzen haline gelmesinden başka bir çıkış yolunun olmadığı görülür.

İki şahıs arasındaki herhangi bir ihtilafı çözmek için ortaya konulacak parametreler ve tezler arasında daha başlangıçtan itibaren bir denge kurulmaz ise sorun çözüleceğine daha fazla şiddetlenir ve kangren haline gelir. Burada bir sorun vardır bu sorun çözülmelidir, dediğinizde bunu da sürekli tekrarladığınızda“hastalık hastalığı sendromu” oluşturarak, psikolojikman hastalık yaratırsınız. Taraflar kendi haklılığını ortaya koymak için daha fazla delil toplamak yoluna gittikçe kinler ve husumetler depreşir, unutulma sürecine girmiş birçok sorun kurcalanır, çözüm üretelim derken daha fazla problem üretilir.

Önce Kıbrıs sorunu nedir, bu sorun ne zaman başlamıştır, tarafları kimdir, tarafların istekleri uzlaştırılabilir mi, bütün tarafları memnun edecek bir formül var mıdır, bu noktalar etraflıca düşünülmelidir. Mevcut duruma ve fiili şartlara göre bir sorun var mıdır, sorun yoksa niçin böyle bir sorunun varlığı sürekli tekrar edilmektedir?

Mesela iki şahıs arasındaki herhangi bir ihtilafın çözümü bile şartlara ve olaylara göre farklılık gösterir. Diyelim ki biri ötekine maddi açıdan zarar vermiş ise, zararın bedeli ne ise; alır ötekine verir, tazmin edersiniz. Biri ötekinin arabasını yaktıysa sende git onunkini yak diyemezsiniz. Biri ötekinin çocuğunu öldürdüyse sen de git onun çocuğunu öldür diyemezsiniz. Yâda biri ötekinin karısına tecavüz ettiyse sende git onun karısına tecavüz et diyemezsiniz. Bu örneklerle şu neticeye varmak istiyoruz. Önce çözümle mantık, çözümle hukuk arasında bir denge olmalı, adalet hak dengesi kurulmalıdır.

Mesela Kıbrıs’ta tek devlet vardır. Bu devlet Rum tarafının manevi şahsında tecessüm etmiştir diye düşünüyorsanız, karşı tarafı yok sayıyorsanız, burada çözüm için ortak zemin teşekkül ettiremezsiniz. Kıbrıs küçücük bir adadır, bu adaya birden fazla devlet sığmaz diyorsanız, bu adadan daha küçük adalarda(mesela Doğu Timor’da) bölünmeyi savunuyorsanız, herhangi bir hukuk mantığı taşıyıp taşımadığınız noktasında şüphe uyandırırsınız. Esasen meseleyi anlamak için bir yerde hakikatte bir sorun var mıdır, yok mudur işe oradan başlamak lazımdır. Cezaevlerinde mahkûmlar arasındaki kavgaların çoğu incelendiğinde incir çekirdeğini doldurmayacak çok önemsiz hadiseler olduğu görülür. Can sıkıntısı, bir mesele yaratarak başkalarını sindirmek, ağalığa toz kondurmamak ciddi kavgalara neden olabilir. Buradaki şartlar Kıbrıs meselesi için de caridir. Kıbrıs’ta sorun var mıdır, yok mudur? Varsa sorun nedir? Bir şeyin sorun sayılabilmesi için ölçüt nedir? Sorun incir çekirdeğini doldurmayacak bir mesele midir, taraflar naz mı yapıyor, can sıkıntısını mı atıyor? Sorun nedir? İki kişinin iki toplumun huzur içinde bir arada yaşamasına mani olan fiili ve psikolojik engellerdir.1974 öncesi şartlar incelendiğinde Kıbrıs Türkleri güven içinde korkusuzca rahat bir uyku uyumuş mudur? Can ve mal güvenliğine sahip olabilmiş midir? Makaryos’un izni olmadan bir yerden bir yere gidebilmiş midir? Kamu hayatı içinde insan gibi bir muamele görmüş müdür? Şayet bütün bunlar olmamışsa ortada bir sorun yoktur.

Bir ülkede halklar arası husumet birlikte yaşanamayacak boyutlara gelmişse, toplumun huzuru tesis edilemiyorsa burada bir sorun olduğuna hükmedebilirsiniz. Böyle bir ortam ne zaman vardı? 1974’den önce, yani Türk Barış Harekâtından önce… O zaman sorunun tanımı nedir? Çatışmaya sebep olan ortam, çatışmanın bizzat kendisi, çatışma kaynakları…

Bir yerde sorun varsa bu sorunun kaynağı ve çıkış sebebinin kim olduğu sizin için önem taşımıyorsa sizin herhangi bir adalet duygusuna sahip olduğunuz söylenemez. Kıbrıs meselesinin başından itibaren batılı merkezlerin tutumu şöyle olmuştur. Rumlar ve Türkler geçinemiyorlar. Geçinemeyen halklar çatışırlar. Çatışan halkları ayırmak lazımdır. Bu nedenle Türkler Rumların gözüne gözükmemelidir. Kimin haklı olduğunun hiçbir önemi yoktur. Türkler adayı terk etsin. Böyle bir mantığın çözüm üretmesi mümkün mü? 1974’den itibaren BM ‘ye hâkim batılı merkezlerin hazırlattığı barış planlarına bakın hiç birinde Rumların bir şey vermesi ile ilgili bir hususa rastlayamazsınız. Türklertoprak verecek, Türkler Rumların idaresine girecek, Kıbrıs’ı Rum tarafı temsil eder. Rumların toprakları işgale uğramıştır. Türk ordusu adadan çekilmelidir, vs vs…

Adaletli bir miras paylaşımı nasıl yapılır? Önce mirasın miktarını tespit edersiniz, sonra varislerin kaç kişi olduğunu sayarsınız. Mirasçının alacak ve borç durumunu tespit eder herkesin alacağını ödedikten sonra kalanı taksim edersiniz. Beklenen çözüm budur. Ama burada böyle olmuyor. Borçlu Rumlar, alacağı taksim eden Rumlar, varis Rumlar, başka hak sahibi yok sayılıyor… Size diyorlar ki bizimle görüşmelere başlayın ama konu mankeninden öte gitmeyin, istemeyi düşünmeyin, vermediğimize razı olun. Bizim sizi muhatap almamız, sizinle masaya oturmamız büyük iştir. Böyle bir ortamda ortak zemin tesis ederek bir sonuca varabilir misiniz?

(ll)

Kıbrıs’ta çözüm ihtimalinin olmadığından başlayarak, sondan başa doğru gittik. Önce şunu sormalıyız; Kıbrıs’ta çözüme kavuşturulacak bir problem var mı? Varsa neler? Problemler çözülmüşse, problem olarak adlandırılan hususlar çözüme itiraz mahiyetinde ise, daha doğrusu problem çözülmüşse çözüme de ihtiyaç var mıdır? Önce analitik olarak problem nedir bu soruya açıklık getirmeliyiz. Daha sonra problem olan nedir, onu tespit etmeliyiz; en sonunda da problem olmadan nasıl çözüm üretilir, yani buz üzerine nasıl yazı yazılır onu araştırmalıyız.

Matematikte problem; y= x+w+z olarak ifade edeceğimiz bir formülasyondur. Geometride eldeki malzeme ile en çok hacim alacak bir şekil yaratmak, kimyada az hareketle aküye daha fazla akım doldurmak, elektronikte daha zayıf dalga ile daha ileri mesafelere gitmek gibi sorunlar birer problemdir. Pi sayısının kesin olarak kaç olduğu halen çözülmemiş bir problemdir. Tabii bilimlerde çözülmemiş binlerce problem vardır. Bu problemler güneş sisteminde kaç gezegen olduğundan başlayarak, depremlerin ne zaman patlak vereceğine, kalp/damar hastalıklarına son verecek buluşlara kadar uzanan on binlerce sorunu kapsar. Sorun başka şeydir. Çözülmesi düşünülen problem başka bir şeydir. Çözmek için problem yaratmak başka bir şeydir. Can sıkıntısını aşmak için problem araştırmak başka bir şeydir. Dostlar alışverişte görsün diye bir takım sorun varsayımlarından söz etmek, sorunu değil varsayımı çözmek tipik bir beyin jimnastiğidir. Aslında her problemin çözülmesi beklenmemelidir, her müzakerenin çözüm olacak diye bir garantisi yoktur. Asırlardan beri çözülmeyen problemler vardır. İlk insandan beri ölüme çare bulunamamıştır. Ölüme son verecek bir ilaç üretilememiştir. Güneşe gidilememiştir. Canlı bir böcek yaratılamamıştır. Böyle buluşlar başarılamadı diye bilim adamlarının bilgisinden şüphe edemeyiz, onları lüzumsuz işlerle iştigal eden adamlar sayamayız, onları bilgisizlikle suçlayamayız. Çünkü çözüm yoktur. Çaresiz sorunlar, imkânsız işler çözülemez. Bir olayda veya bir sorunun çözümünde bir çare üretilemiyorsa bu sorun kronik bir problem olduğu için çözülemiyor veya çıkış yolu bulunamıyordur. Bir problemi çözmede herhangi bir sonuca varamıyoruz diye aşağılık duygusuna kapılmaya veya mutlaka bir sonucu varmaya ihtiyaç yoktur. Sonucu belirsiz işler fasit daire gibidir. Döner durur. Sorunun çözülememiş olması sizin yetersizliğinizden dolayı değil problemin karmaşık karakterinden kaynaklanabileceği gibi hakikaten bir çözüm olmamasından dolayı da olabilir. Matematikte bilinmeyen sayısı arttıkça, ihtimal sayısı çoğaldıkça (politik dilde talepler çoğaldıkça, taraflar pozisyonlarını korumaya çalıştıkça, sorun çok yönlü hale geldikçe hiç kimse taviz vermek istemedikçe) sorun gittikçe çözülemez hale gelir. Pozitif bilimler bile bir sorunu çözemediğinde bu sonucu bir katsayıya bağlar(mesela avagadro sayısı, yer çekimi ivmesi gibi) veya Heizenberg’in Belirsizlik Prensibinde olduğu gibi belirsizliği kanun haline getirir ve araştırmaya son verir. Uluslararası sorunların çözümünde pozitif bilimlerin metodolojisi kullanılmadığı takdirde çözüm labirentinde kapana kısılmış fare gibi dolaşır durursunuz.

Tekrar başa döner ve şu soruyu sorar isek şöyle bir sonuçlarla karşılaşırız: Kıbrıs’ta sorun olan nedir? Sorun var mıdır? Olmayan sorunun çözümü var mıdır? Çözümsüzlük diye tanımlanan süreç esasen çözümün bir parçası mıdır? Sorun vardır diyen taraflar kimlerdir? Sorunun devamından çıkar sağlayanlar kimlerdir? Sorun çözülmüş ise problemi tekrar tekrar çözmeye zorlamak nasıl bir duygu yaratır? Kendi dayatmaları dışındaki hiçbir sonucu kabul etmeyen bir anlayışla mutabakata varmanız, denklemsiz, formülsüz problem çözmek gibi bir şey değil midir? Yıllardan beri sürdürülen müzakere süreci istenen faydayı sağlamış mıdır? Sağlamamış ise neden dolayı ısrar edilmektedir? Burada inatçı ısrar neden ileri gelmektedir? Batının nihai amacı nedir? Sizi pes ettirinceye kadar bu inatlaşma devam edecek midir? Pes etmeye mecbur musunuz? Ne zaman pes ederseniz sorun o zaman biter mi? Bitmezse ne zaman biter?

PROFESYONEL ORDU MU, HALK ORDUSU MU, HİBRİD ORDU MU?

PROFESYONEL ORDU MU, HALK ORDUSU MU, HİBRİD ORDU MU? 11 Aralık 2014

Son 20 yıldan beri tartışma konusu olan hususlardan biri de; nasıl bir ordu istiyoruz, vurucu bir ordu nasıl olmalıdır, darbeler nasıl önlenir, kendi işiyle meşgul bir ordu nasıl olur, dış politikanın desteklenmesi için hangi tür kuvvet araçlarına sahip olmak gerektiği konusu üzerine yapılan münakaşalardır.

Tarihte nasıl bir ordu sistemine sahiptik, bu sistem nasıl işledi, nasıl kifayetsiz hale geldi. 19.yy’da otaya çıkan ordu sistemleri nasıldı, neden kendi ekseninde gelişemedi, gelişmekte olan ülkelerde olan askeri darbelerin sebebi nedir, asker neden kışlasında oturamamaktadır? Siyasi işlerin cazibesi nedir? Neden ordular kabında durmamaktadır?

Dünyada mevcut ordu tipleri nasıldır, en uygun model ne olmalı, nasıl olmalıdır? Bu ve buna benzer soruların cevabı ilmi araştırmalarla tespit edilmeli, ona göre tedbirler alınmalıdır.

SELÇUKLU VE OSMANLI’DA ORDU SİSTEMİ

Tarihte görülen ordu sistemlerinde en önce görülen husus teşkilatlanma, iş bölümü ve mesleki ayrışma şeklinde olmuştur. Atlı birlikler, okçular, yaya piyadeler daha sonra topçu ve istihkâm birliklerinin ortaya çıkışı ile daha fazla teknoloji kullanan ordu teşkilatlarına geçiş yapılmıştır. Burada kullanılan metotlar sivil hayatın uzantısı olarak, barış düzeninden savaş düzenine süratli geçiş ordunun ihtiyacı olan teknik işlerin aksamdan yapılmasıdır. Askeri düzen ve ekonomik sistem arasında tamamlayıcı bir bağ olmalıdır. Ekonomik sistem sarsılmadan elastikiyet içinde savaş düzenine geçiş yapıyorsa milli güç en yüksek seviyede teşekkül ediyor demektir.

Atilla ve Moğol devletlerinde görülen askeri sistem muazzam bir teşkilatlanma modeliyle birlikte, çelik gibi askeri disiplin ve yorgunluk kabul etmeyen bir eğitim sistemine dayanıyordu. O tarihte hemen hemen bütün devletlerin askeri teşkilatları aynı tür silah ve atlarla teçhiz edilmişti. Savaş alanına yeni bir silah yeni bir taktik getiren zafer kazanıyordu. Aynı şartlarda aynı liderlik derecesinde olan ordular karşılaştığında sayıca üstün olan ötekini mağlup ediyordu. Ordusunun lojistik sevk ve idaresini iyi yapan, iyi silahlarla donatan, seferberliğini çabuk tamamlayan, iyi eğitilmiş ordular rakiplerine karşı daima galebe çalıyordu.

Daha sonraki yıllarda askeri teşkilatın hazırlık derecesini en aza indirmek, elde hazır kıtalar bulundurmak için tımarlı sipahi teşkilatı kuruldu. Bu kuvvetler eyaletlerin çıkaracağı asker sayısını belirlediği gibi, devletin süvari birlik ihtiyacını karşılıyordu. Barış zamanında çiftçilikle ve herhangi bir sanatla uğraşan askerler seferi durumda yanındaki silah ve malzemesini aldığı gibi sipahi ordusuna katılıyor. Böylece ekonomik teşkilatın yan unsuru olarak büyük bir askeri güç ortaya çıkıyordu. Bu durum her eyaletin, her valiliğin kendi bünyesinde ve kendi kontrolünde bir askeri gücün varlığını zorunlu kılıyor, maddi üretimin yanında fonksiyonel bir askeri güç ortaya çıkıyordu. Merkezin ihtiyacını karşılamak için daimi bir ordu kurulmuştu. Bunun adı da Yeniçeri idi. Selçuklu ve Osmanlı’da daimi ordu ile seferde teşekkül edecek ordu teşkilatlı olarak hazır tutuluyor. İhtiyaca göre göreve çağrılıyordu.

Osmanlı’nın yükselme devrinde profesyonel ordu ve tımarlı sipahi ve eyalet askerlerinden müteşekkil anavatan ordusu mevcuttur. Profesyonel ordu, yani Yeniçeriler her sınıf asker ve teknik unsurlardan meydana gelmiş bölüklere ayrılmıştı. Bu askerler seferde eyalet askerlerini eğitim, teknik ve teşkilat olarak tanzim ediyor. Seferlere öyle çıkılıyordu.

İslam dünyasında merkezi devletin ve büyük çaplı teşkilatlı orduların ortaya çıktığı tarihlerde, Avrupa henüz feodal çağları yaşıyordu. Feodal beylerin hâkimiyetinde eşkıya tipi veya lejyoner tip paralı veya sadakat esasına göre çalışan küçük kaleleri veya şatoları savunan küçük askeri birliklerden müteşekkil birlikler mevcuttu. Bu düzen 1700’lü yıllara kadar böyle devam etti. Sanayi devriminden sonra ordular daha fazla teknik kullanan, daha çok mesleklere ayrılmış bir yapıya doğru dönüşüm yaptı.

Osmanlı’da tımarlı sipahi teşkilatını idame ettirmek ekonomik ve teknik olarak mümkün olmayacak hale geldi. Zamanın şartlarına göre eyalet paşalarının sipahi ordusunu ayakta tutması, beslemesi, eğitmesi ve donatması, teknolojiyi takip etmesi imkânsız hale geldi. Merkezi kuvvetlerin önemi gittikçe arttı. Merkez teşkilat, merkezi ordu büyüdükçe yeni sorunları beraberinde getirdi. Devlet gelirlerinin artmaması, sınırların geriye doğru çekilmesi, yenilgilerin getirdiği huzursuzluk bunalımı derinleştirdi. Ülkede sık sık askeri veya sivil isyanlar çıktı. Bu durum 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar devam etti. 1876 askeri darbesinden sonra anlaşıldı ki darbe yapmak şu veya bu teşkilatın yapısıyla ilgili bir husus olmayıp bünyesinde başka sorunları barındıran bir hastalıktır.

Nitekim 1876 Abdülaziz Suikastı’ndan sonra 1908 Askeri darbesi, Mahmut Şevket Paşa ve Nazım Paşa’ların öldürülmesi, 1960-1971-1980 ve 1996’da 28 Şubat Post-modern darbeye uzanan süreç darbeciliğin Yeniçeriliği mahsus bir iş olmadığı, darbe yapmamak üzere kurulan askerlerinde darbe yaptıkları, darbeciliğin bir ordu geleneği olmadığı bunun ötesinde bir mantık taşıdığı aslında bir hastalık olduğunu göstermiştir. Bu nedenle topyekûn müesseseleri suçlamanın doğru olmayacağı darbeciliğe neden olan ekonomik, sosyal, siyasal sebeplerin olduğu, yabancı istihbarat kurumlarının rolünü sorgulamak gerektiği anlaşılmıştır.

Çaldıran Savaşına gitmek istemeyen Yeniçeri, başlangıçta Yavuz’a isyan etmiş, aynı asker, aynı ordu, aynı liderlik altında yoluna devam etmiş ve zafer kazanmıştır. Tebriz’e kadar giden Yavuz askerin dönme yönündeki baskısı yüzünden işi yarım bırakarak geri çekilmiştir. İki sene sonra aynı ordu Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını kazanmıştır.

Kanuni devrinde Şehzade Mustafa olayı dışında ordunun katıldığı bir fesat hareketi görülmemiştir. Aynı ordu, Genç Osman’a karşı askeri darbe yapmış, Köprülüler döneminde zaferden zafere koşmuş daha sonra bazen zafer kazanarak bazen isyan ederek 1826’ya kadar gelmiştir.

Ordu teşkilatını mahalli unsurların eline vermek veya merkezi idarenin kontrolü altında tutmak noktasında da sıkıntılarla karşılaşılmaktadır. Merkez dışındaki vilayetlerin ordu bulundurması ve bunları idare etmesi Mısır’da Mehmet Ali Paşa isyanında olduğu gibi devlete kafa tutmak gibi sonuçlar doğurmaktadır. Tarihimizde mahalli yönetimlerin tam hâkim olduğu askeri güçler üzerinden otonomi sağlandığı, bazen de isyan edildiği görülmüştür.

Yeniçeri’yi kökten kötü saymak tarihi inkâr etmektir. Zararlı yönlerini törpülemeden topa tutup imha etmek de yeniçeriliğin (devlet eşkıyalığının) değişik bir biçimidir. Daha sonra; siyasi işlere karışmamak, darbe yapmamak üzere tanzim edilmiş askeri birliklerin de isyan ettiği, darbe yaptığı düşünüldüğünde “Sultan Abdulaziz’e karşı yapılan darbe” darbeciliğin Yeniçerilere has bir şey olmadığı hastalıklı bünyeye ait bir illet olduğu ortaya çıkmaktadır.

Son “Gezi Hadiseleri’nde” görüldüğü üzere darbecilik dış mihrakların planlaması, hastalıklı devlet organlarının inanması, yeterli miktarda muhalif unsurların bulunmasıyla ortaya çıkan tahrik edilmiş buhran halidir. Darbe yapmak için ordu şart değildir. Darbeyi meşrulaştırmak ve diğer devlet organlarının kabul etmesi için ordunun onayı şarttır.

Esasen darbe, darbecilik ordunun cinnet hali, kendini ve meşru otoriteyi çiğnemesi kendi temelini inkâr etmesi durumudur. Darbe; hiçbir zaman mazur görülemez, iyi amaçlar için çalışacağından söz edilerek, hukuk dışı işler meşrulaştırılamaz. Bir ordunun teşkilatlandırılması ve silahlandırılması programı darbe yapmasını önleyecek bir mantıkla tanzim edilemez. Ordular devlet içindeki dengelerle ve teşkilat yapılarıyla kontrol altına alınırlar. Yabancıların tuzağına düşmeyi önleyecek istihbarat yapılarıyla uyanık tutulurlar. Şunu söylemek istiyoruz; askeri darbe amaçları için kullanılabilir düşüncesiyle mesela bir elektronik harp taburunu istihbarat kurumlarına devretmek veya pasifize etmek sakat bir düşüncedir. İstihbarat örgütü darbe yaparsa kim önleyecek sorusu akla gelir. Bu nedenle Genelkurmay Karargâhı’nı kuvvetleri koordine makamı olarak tanzim etmek değişik kuvvetleri değişik makamlara bağlayarak kuvvetin tek elde toplanmasına mani olmak gereklidir.

Nükleer kabiliyetli, stratejik roket ve hava güçleri doğrudan Cumhurbaşkanı’na, deniz aşırı deniz güçleri doğrudan başbakana, Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Komutanlığı Denizcilik bakanlığına, Jandarma İçişleri Bakanlığı’na bağlanarak kuvvetlerin tek elde toplanması önlenebilir. Keza Özel Kuvvetler Komutanlığı kolordu seviyesine getirilerek doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlanabilir. Diğer kuvvet yapıları bu günkü haliyle Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde yer almaya devam ederler. Birliklerin subay kaynakları değişik yerlerde kurulan çok sayıdaki harp okullarından temin edilebilir.(Üniversitelerin çoğalması gibi Harp Okulları da çoğaltılabilir.)

Esasen ordu uğraşacağı meşgale bulamazsa hemen içeri yönelir ve siyaset üzerinde dengeleyici rol oynar. Bu durum Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere, ABD, Çin veya Japonya hiçbir yerde farklı değildir. Her yerde ve her orduda benzer durumlar söz konusudur. Bu ülkelerin siyasi tarihleri ve orduların siyasete müdahalesi incelendiğinde benzer sorunların ve benzer sonuçların ortaya çıktığı görülür. Mesele şudur: Kim daha iyi organize olur ve sistemi iyi işletirse görev çarkı inkıtaa uğramadan döner. Şüphesiz ki; ordu kendini siyasetten arındırmalı iç güvenlikten sıyrılıp, dış tehditlere yönelmelidir. İşi ile meşgul olmalıdır. Ordu da her kurum gibi dış tesirlere ve propagandalara açıktır, korunması, yanlış işlere girmemesi için değişik kontrol mekanizmalarıyla denetim altında tutulmalıdır.

5 Orgeneralin MGK üyesi olması üst komuta kademesinin iç ve dış siyasetle ilgilenmesine neden olmaktadır. Olumsuzluklara sebep olan durumun düzeltilmesi için MGK’nın oluşumu ve görevleriyle ilgili yasal mevzuat yeniden düzenlenmeli uygun bir şekil bulunmalıdır. [1]

Orduyu siyasete bulaştıran diğer bir kaynak da MGSB’dir. (Mili Güvenlik Siyaset Belgesi) Bu belge hazırlanırken görev, denge ve kontrol mekanizmaları belirlenmeli, bu belgede ön görülen hedeflerin ve görevlerin takipçisi bizzat Cumhurbaşkanı olmalıdır.

Özel kuvvetlere bağlı GNH (Gayri Nizami Harp Teşkilatı) düşman gerisinde ve hedef ülkelerde görev yapacak şekilde dizayn edilmelidir. İç bünyede aktif görev almaları engellenmelidir.[2]

Özel K. K.lığı teröristlere üs veren ülke ve sınırlarda konuşlandırılmalıdır.[3] Cumhurbaşkanına bağlı olarak çalışmalıdır.

NASIL BİR ORDU YAPISI?

Günümüzde ordu yapıları çok sınıflı, çok meslekli, ihtisaslı insan gücüne dayalı bir muhtevaya dönmüştür. Mecburi askerlik sistemiyle tam profesyonellik isteyen işleri görmek, personeli ihtisas sahibi yapmak mümkün değildir. Aşağı tabloda iki sistemin mukayesesi yapılarak değerlendirilmektedir.

HALK ORDUSU-MECBURİ ASKERLİK / PROFESYONEL ORDU MUKAYESESİ-1

FAYDALARI ANAVATAN ORDUSU-HALK ORDUSU-MECBURİ ASKERLİK SİSTEMİ PROFESYONEL SİSTEM
SAYI KALABALIK SINIRLI
UCUZLUK UCUZ (TEK ER MALİYETİ EN ÇOK 600) PAHALLI (TEK ER MALİYETİ 5000)
DEVLETE SADAKATI GENELLEŞTİRMEK ÇOK İYİ SINIRLI
HALKI KAYNAŞTIRMAK ÇOK İYİ SINIRLI
ORTAK VATAN BİLİNCİNİ GELİŞTİRMEK ÇOK İYİ SINIRLI
İDEAL VE HATIRA BİRLİĞİ SAĞLAMAK ÇOK İYİ SINIRLI
SEFERDE TAKVİYE ALMAK VE HAZIRLANMAK ÇOK İYİ SINIRLI
MİLLETİ TOPYEKÜN SAVUNMAYA HAZIRLAMAK ÇOK İYİ SINIRLI
PERSONEL TAKVİYESİ ALMAK ÇOK İYİ SINIRLI
TEŞKİLATLI İŞ YAPMA KABİLİYETİ SAĞLAMAK ÇOK İYİ ÇOK İYİ
ASKERLERİN YAŞLANMASI SORUNUNU ÇÖZMEK ÇOK İYİ ÇÖZEMEZ
TEKNİK SINIFIN ORTADAN KALKMASI VEYA GÖREVİN SON BULMASI HALİNDE SORUN SORUN YOK İSTİHDAM EDİLMİŞ PERSONELİN NASIL DEĞERLENDİRİLECEĞİ SORUN
HANTALLIK HANTAL-KISMEN HANTAL ELASTİK
YAŞLANAN PERSONELİN NE YAPILACAĞI SORUNU TERHİS VEYA EMEKLİ OLANA KADAR BEKLEME (kolay) EMEKLİ OLANA KADAR BEKLEME/YAŞLANMA

HALK ORDUSU/PROFESYONEL ORDU MUKAYESESİ-2

MAHZURLARI ANAVATAN ORDUSU-HALK ORDUSU-MECBURİ ASKERLİK SİSTEMİ PROFESYONEL SİSTEM
SİLAH SİSTEMLERİNİ KULLANMAK SINIRLI ÇOK İYİ
SEFERE HAZIRLIK ORTA ÇOK İYİ
VURUŞ VE ELASTİKİYET ORTA/AĞIR ÇOK İYİ
TOPLUMUN EĞİTİM SEVİYESİ ARTTIKÇA NİTELİK DEĞİŞMESİ İYİ ÇOK İYİ
ASKERİN İŞİNİ BENİMSEMESİ ORTA /ANGARYA İYİ/ MECBURİ
TOPLUMUN FEDAKÂRLIK ETMESİ DAİMA MECBUR DEĞİL
YURT SAVUNMASINA KARŞI DUYARLILIK HER ZAMAN/HERKES SADECE ASKERLERDEN BEKLENEN İŞ
DARBE YAPMA İHTİMALİ YAPABİLİR YAPABİLİR (YÖNETİLENLERİN DEĞİŞMESİ DARBE YAILMASINI ÖNLEMEZ. ÇÜNKÜ DARBEYİ YÖNETENLER YAPMAKTADIR.)
YENİLİKLERE AÇIKLIK DAİMA AÇIK HER SEVİYEDEKİ ASKERİN İSTEMESİ GEREKİR.
İTAAT GREV YAPAMAZ, DAHA İTAATKÂRDIR. GREV YAPABİLİR, SINIRLI ŞEKİLDE İTAATKÂRDIR.

Görüldüğü gibi her iki sistemin farklı yönlerden üstünlüğü mevcuttur. Her zaman ve her yerde profesyonel ordunun doğru bir tercih olduğu söylenemez. Bu gün Türkiye savunmaya 29, 520 milyar $ kaynak ayırmaktadır. Profesyonel orduya geçtiği takdirde bu harcamalar 5 katına çıkacak ve devletin bu masrafların altından kalkması zorlaşacaktır.[4] Türkiye’nin tarih boyunca ordu sistemi mecburi ve profesyonel askerlik sisteminin karma (HİBRİT) uygulamasıyla teşekkül etmiştir.

TSK’nın profesyonelleştirilerek, milletin ordusu olmaktan çıkartılıp devletin ordusu olmasına mani olunmalıdır. Topyekûn savunma ve milletin değerlerinin korunması için profesyonel ordu uygun değildir.[5] Milletin değerlerine ters düşen zihniyet ordunun kendisinden değil, dayatmacı ideolojik zihniyetten, batının bu yöndeki baskısından kaynaklanmaktadır. İleriki zamanlarda görüleceği üzere ordu milli ve İslami değerlerin merkezi halkın manevi değerlerinin kalbi olacaktır.

Topyekûn savunma ihtiyacı nedeniyle zorunlu askerlik yürürlükte kalmalıdır. Teröre karşı ve barış ihtiyaçları için profesyonel birlikler oluşturulmalıdır.[6]

Sefer kadrolarının tamamını profesyonel yapmak mümkün değildir.[7] Birçok kadro uzmanlık gerektirmemektedir. Sadece silah kullanan vasıfsız elemanlara dayalı yapılacak işler için profesyonel kadrolar kullanmak kaynak israfıdır.

Profesyonel ordular emperyalist görevler için yapılandırılmıştır. Vatan savunması topyekûn savunma ile yapılır.[8]

Tam profesyonel sistemde askerin yaşlanması[9], ağır masraflar, teknik sınıfların veya araçların eskimesi, bazı silah ve kadroların lağv edilmesi durumunda atıl kalan personelin ne yapılacağı noktasında mahzurlar ortaya çıkmaktadır. Mecburi halk ordusunda da özel bilgi isteyen, tank, top, tanksavar silahları, elektronik atış sistemleriyle donatılmış uçaksavar silah ve roketleri, radar, hassas muhabere cihazları, ağır araçlar, mürettebatla kullanılan nazik silahlar ve pahallı elektronik aletleri 14-15 aylığına askere gelmiş acemi insanların eline vermek büyük kaynak israfı olmaktadır. Bu nedenle ordu teşkilatını dinamik ve savaşabilir vaziyette tutmak büyük önem taşımaktadır. 5 milyon $ değerindeki bir tankı acemi askere emanet etmek çoğu kere bu silahların arızalanmasına sebep olmakta harbe hazırlık derecesini zayıflatmaktadır. Bu nedenle ordu HİBRİT ORDU zihniyetiyle şekillendirilmelidir. Vasıf istemeyen işlerde, tek er ve piyade mangalarında vasıfsız eleman kaynağını ucuz, devamlı sürekli gençleşerek ve yenileyerek devam ettirmeli, teknik isteyen, uzmanlık gerektiren iş ve araçlar, komando ve özel harp birlikleri profesyonellere devredilmelidir. Bunu sürekli hale getirmek için ordunun ihtiyaç fazlası personeli yaşlanma, uzmanlık alanlarının ortadan kalkması gençleştirme programları kapsamında emeklilik haklarını elde edinceye kadar belediyelerde, milli eğitim ve diğer kamu görevlerine aktarılarak ordunun genç kalması amaçları da gerçekleştirilebilir.

Bu gün kendilerinden istifade edilebilir kurmay, teknik veya taktik sınıflara mensup subay ve astsubaylar genç yaşta kadrosuzluktan emekliye ayrıldığında bunlardan istifade edilmemektedir. Bizce bunlar emeklilik yaş hadlerini diğer devlet kurumlarında tamamlayabilirler. Böylece yaşlanan ve kendisinden istifade edilme niteliği zayıflayan insanların orduya yük teşkil edecek şekilde görevde kalması önlenecek; ihtiyaç fazlası kadrolar diğer devlet kurumlarına aktarılarak orduda personel sıkışması önlenebilecektir. HİBRİT ordunun esası olan dinamik ve elastik unsurlardan meydana gelmiş atılgan, vurucu, gençlerden müteşekkil, günün teknolojisine ayak uyduran bir güce dönüşmesi mümkün olacaktır.

Ne profesyonel ordu? Ne halk ordusu? Profesyonel kadrolarla zenginleştirilmiş ANAVATAN ORDUSU (HİBRİT ORDU)

Günümüzde özel askeri şirketler de HİBRİT sistemin bir parçası olarak askeri sisteme girmiştir. Bu gün dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış para ile görev yapan 150 askeri şirket faaliyet halindedir. Bu şirketler Irak’ta savaşmış en modern teknikleri kullanarak görev icra etmişlerdir. Bazı özel işlerde bu gibi şirketlerden de istifade edilebilir.

Orduda din eğitimi de çok önemlidir. ABD ordusunda din işleri başkanı tümgeneraldir. Her seviyedeki kadroda din işleri subayı mevcuttur. Bu subaylar %50 kadro uygulamasında dahi görevleri başındadır.

ORDUDA SİCİLLENDİRME SİSTEMİ

Günümüzde ordu da sicil sadece amir tarafından verilmekte, çoğu kere üstleriyle uyumlu, itaatkâr, itiraz etmeyen personel yükselmekte, yırtıcı, bilgili, dirayetli, liderlik kabiliyeti yüksek, dürüst nitelikler taşıyan birçok personel terfi edememektedir. Bu nedenle sicil 4 değerlendirme kademesinin toplamından oluşmalıdır. (Objektif/hakiki Sicillendirme Sistemi OSS)

1. Amirin verdiği sicil (%25)

2. Astlar üzerinde yapılacak yansıtmalı testlerle Sb/Astsb’ın niteliğinin tespit edilmesi(Ahlaki kabiliyeti, karakteri, liderlik yeteneği, bilgisi, cesareti, çalışkanlığı, dürüstlüğü) (Bu tür değerlendirme seçimlerde halkın oy kullanması gibi düşünülebilir.) Orduda personelin sicillendirilmesi büyük bir dava olarak düşünülmelidir. Her kuvvetin bünyesinde bir tümgeneralin yönettiği gizlilik esasları içinde çalışan bir daire kurulmalı Thomas testleri gibi testler yapılarak personel değerlendirme esasları hissi duygusal sicillendirme sisteminden objektif esaslara geçmelidir. (%25)

3. Her yıl yapılacak mesleki yeterlilik sınavlarından alınan not (%25)

4. Kuvvet komutanlıklarının denetleme heyetlerinin yapacağı denetlemelerden elde edilen notları (%25)

Bu dört not toplanarak elde edilen derece her subay ve astsubaya sicil olarak verilmeli, sıralama bu puanlamaya göre yapılmalı, terfi çizelgeleri buna göre sıralanmalı ve oluşturulmalıdır.

ORDUNUN SUBAY ASTSUBAY KAYNAĞI

Orduya giriş astsubaylıkla başlamalıdır. Bütün ast subaylar 2 yıllık harp okullarından mezun edilmeli, 1 yıl sınıf okulu eğitimi verilerek kıtaya çıkartılmalıdır. İlk 10 yıl içinde %60 sicil notunu aşanlar sınavla harp okuluna gitmeli ilave 2 yıl daha fakülte eğitimine alınmalı fakülte diploması verilerek subay çıkartılmalıdır. Bu subaylardan ikinci 10 yıllık sürede harp akademisini kazananlar kurmay eğitimine tabi tutularak kurmay subay yetiştirilmelidir. (Yani başlangıçta herkes astsubay olmalıdır. Bu sistem kabiliyetli birçok insanı köreltmektedir. Bu sistem adil değil İslami değildir! Almanya bu sistemi uygulamaktadır. Toplumumuzda tahsil seviyeleri yükselmiştir. Uzman çavuşlar dahi yükselebilmelidir.) Dışarıdan fakülte bitiren astsubaylar subaylığa geçiş yapabilmelidir. İlk on yılda subaylığa geçiş yapamayan astsubayların %10’u ikinci on yılda, üçüncü on yılda bir %10’u daha subaylığa geçirilerek personel tam bir yarış içinde çalıştırılmalıdır.

Subay, astsubayların yükselmesinde imtihan ve nitelikli çalışma esas unsur olunca herkes mesleki ilerlemede geri kalmamak için harıl harıl çalışacaktır. Liderlik kabiliyetini geliştirmek için manevi ve insani niteliklerini geliştirerek astlarından iyi not almaya çalışacaktır. Bu durumda askerin darbecilik gibi zararlı şeyleri düşünmesine imkân ve fırsat kalmayacaktır. Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi bir er dahi yükselerek ordu komutanı olabilecektir,

Subay ve astsubay kadrolarının genç kalabilmesi için ilk 10 yıldan sonra milli eğitim bakanlığında öğretmenlik, valilik veya belediyelerdeki memur kadrolarına geçmek isteyenlere izin, hak ve kadro verilmelidir. Askerliği sevmeyen, yükselme ideallerini yitiren, sağlık bakımından işi götüremeyeceği anlaşılan personelin ayrılması kolaylaşınca ordunun hantallaşması da önlenmiş olacaktır.

Fakülte bitirerek askere gelmiş yedek subaylar; 10 yıllık astsubayın rütbesiyle askerlik yaparlar.


[1] E. Tuğ. Gen. Adnan Tanrıverdi; “ Daha Güçlü Orduya” Sistem Matbaacılık, İstanbul 2011. S.142

[2] Age, s. 67.

[3] Age, s.121.

[4] Vasıfsız tek erin maliyeti 600TL’den 5000 TL’ye çıkacak, bu da savunma harcamalarını en az 5-6 kat artıracaktır. Türkiye 150 milyar $ savunma harcamasını kaldırabilir mi?

[5] Age, s.65.

[6] Age, s.131.

[7] Age, s.135.

[8] Age, s.136.

[9] Age, “Uzman kadrolar yaşları ilerledikçe, bedeni yeteneğini kaybedince, görevini aksatan personel deposu haline gelir”.s.75.

KIRIM İÇİN NE YAPILABİLİR?

KIRIM İÇİN ULUSLAR ARASI HAREKET TARZLARI 8 Mart 2014

En sonunda beklenen oldu. Rusya Federasyonu(RF) Kırım’ı kendi topraklarına katmak için uzun zamandan beri fırsat kolluyordu, Ukrayna’daki olayları fırsat bilerek, Kırım’ı ilhak etmek için harekete geçti. RF klasik ve en kaba yolu tercih ederek uluslararası kamuoyunun gözünün içine baka baka en kaba metotla Kırım’ı işgal etti.

Kırım Özerk Yönetimi Milli Meclisi’nde Rus milletvekilleri çoğunluk teşkil ediyorlar. Ukrayna ve Tatar asıllı milletvekilleri birlikte hareket etseler dahi Rusya hem halkoylamasında hem Kırım Milli Meclisinden istediği kararı geçirecek çoğunluğa sahip bulunuyor. Ayrıca Rus Özel Kuvvetleri Kırım’da derin bir yapı ile üslenmiştir. Rus Karadeniz Donanmasının ana merkezi buradadır. Uzun zamandan beri Kırım’da kontrol RF’nuna geçmiş bulunuyordu.

AB Ukrayna’nın kendi hegomonik alanında yer almasını istiyor. RF’nu Ukrayna’yı doğal uzantısı olarak görüyor. Bu iki güç merkezinin çatışması Ukrayna’da derin bir bölünme meydana getirmiştir. Taraflar Ukrayna’yı kendi hegomonik düşüncelerine göre paylaşacaklar mı, paylaşmayacaklar mı? Ülkeyi bir iç savaşa sürükleyerek vekâleten savaşacaklar mı savaşmayacaklar mı bunu bilmiyoruz! Bu konuda tarafların son kozlarını oynama aşamasına gelmedikleri anlaşılmaktadır.

Bazıları Ukrayna Devletine tarafsızlık statüsü verilerek AB ile RF arasındaki çekişmeye son verilebileceğini söylüyorlar. Ancak bunun mümkün olmayacağı anlaşılıyor. Birinci neden, Rusya Ukrayna’yı parçalamaya karar vermiştir. İkinci neden, işbaşına getirdiği Yakunoviç yönetimi vasıtasıyla Ukrayna’nın vazgeçemeyeceği ikili antlaşmalar yapmıştır. Üçüncü neden ise, Kırım Parlamentosunda ve halk arasında iyi örgütlenmiştir. Dördüncü neden; bu aşamaya gelinceye kadar işi derinden götürerek tasarlamış, ciddi hazırlık yapmıştır.

Bazıları diyecek ki ne var yani, Kırım’da çoğunluk Ruslarda halk kendisi istemiştir, Rusya halkın isteğini geri mi çevirecekti?! Diğer bir önemli nokta da şudur: Referandum tarihi olarak 16 Mart gibi sandıkların dahi hazırlanamayacağı süre verilerek, iş oldubittiye getirilmek istenmiştir. İş bu noktaya gelmeden, batı dünyasına gözdağı vermek için, RF Ordusu alarma geçirilmiştir. Kırım’daki Ukrayna birlikleri kuşatılmıştır.

Batı, bu oldubitti karşısında paniktedir. Ne yapacağı noktasında hazırlıksız yakalanmıştır. Kadife devrimleri ve iç çatışmaları tezgâhlamakta ciddi maharet kazanan ABD ve AB istihbarat kurumları iş sert güç kullanma noktasına geldiğinde ne yapacaklarını nasıl tezgâh kuracaklarını şaşırmışlardır.

Yanukoviç yönetiminin halk nezdinde itibarının kalmamasının en önemli nedeni, gerçekten ciddi ölçüde başarısız bir yönetim sergilemiştir. Halk ciddi sıkıntı içindedir. Ayrıca RF’nun genel valisi gibi hareket etmiştir.

Batının RF’nun kuvvet gösterisine mukabelesi üç şekilde olabilir; 1.RF’nu ile anlaşır. Ukrayna’ya tarafsızlık statüsü verilir. Taraflar kendi sınırlarına çekilirler. 2. Bu duruma rıza gösterilmez, RF’nu ile Ukrayna güçleri savaştırılır, bu savaş zamanla bir yıpratma savaşına dönüştürülerek, RF’na hasar verdirilir, kendi sınırlarına dönmesi temin edilir. 3. Durum olarak RF’nu ile çatışmaya girmeden yeni bir soğuk savaş başlatılır. RF’nuna karşı, abluka, ambargo gibi ekonomik araçlarla hasar açılır sonunda (İran’a yapıldığı gibi) dize getirilir. Bu durum İran’ın işine gelir. Bu vesile ile RF’nu ile birlikte hareket ederek ambargoyu deler, İran’ın nükleer silah elde etmesinin yolu açılır. Bu durumu ABD güvenlik kurumlarınca hesaba katılmalıdır.

Batının Türkiye üzerinden operasyon yapma kapasitesi sınırlıdır. Türkiye’nin yapmakta olduğu nükleer santrali Ruslar yapıyorlar enerji ithalatı bakımından, toplam ticaret hacminin kapasitesi bakımından Türkiye’nin RF’nu ile çatışma ihtimali sınırlıdır.

Montrö Antlaşması şartlarını değiştirme ve Rus savaş gemilerinin boğazdan geçerek Akdeniz’de boy göstermesini önleme bakımından Türkiye’nin elinde geniş imkânlar vardır. Bu yönde ABD ve AB silahlı gemilerinin Karadeniz’de bulunma sürelerini değiştirme ve üs kurmalarına müsaade etme yönünde kararlar alabilir. Onlardan gelen talepleri makul karşılayabilir. Bu durum Karadeniz Rus Donanması’nın güvenliğini ciddi şekilde tehdit eder. Kırım’ın statüsünün değiştirilerek uluslararası antlaşmaların ihlal edilmesinin bir karşılığı olarak Montrö Sözleşmesi Türkiye ve ABD lehine düzeltilebilir. ABD’nin Karadeniz’de donanma bulundurmasına müsaade edilebilir.

Türkiye’nin bütün bunları yapması ABD’nin desteği olmadan başarılamaz.

Aslında Türkiye açısından meselenin özü şudur: Ruslar 2 asırdan az bir süre içinde Tatar Türklerinin tarihi vatanlarını tamamen boşaltarak ciddi bir soykırım yapmışlardır. Bu mesele jenosit kapsamında ele alınmamış, bu noktada RF’nunun işlediği insanlık suçları siyasi bir sorun haline getirilmemiştir. Bu vesile ile kapsamlı bir çalışma başlatılabilir. Kırım Türklerinin anavatanlarına dönmesi yönündeki engellerin kaldırılması için her türlü çaba gösterilebilir. Haksız yere sürgün edilen, yakınları yolda ölenlere tazminat ödenmesi yönünde BM’de kararlar aldırılabilir. BM’de Yarımadanın TATARLARIN KADİM YURDU olduğu yönde kararlar alması sağlanabilir.

Tatar Türkleri bu çatışmanın neresinde yer almalıdır sorusuna verilecek en iyi cevap şudur: “Suyun suya benzediği gibi gelecek geçmişe benzer”; Rusların ne yapacağını söylemek için iyimser olmanın mantığı yoktur.

Bu meseleler Ukrayna ve Rusya arasındaki bir çatışma sorunu olsa Tatarların tarafsız kalması uygun olabilirdi. Ancak Stalin zulümlerine maruz kalarak vatanlarını kaybetmiş bir halkın RF’ye güvenmesi beklenemez. Kaldı ki Rusya ve Kırım’daki Ruslar Tatarların anavatanlarına dönüşünü engellemek için her türlü yolu kullanıyorlar.

Türkiye’nin bu meselede Batı ile birlikte hareket etmesinden başka çıkar yol yoktur. Putin bütün zeminlerde sıkıştırılmalıdır. Barbarlığa ve Hitler usulü ilhak politikasın müsaade edilirse, bunun sonu gelmez. RF’nu eski SSCB topraklarını tek tek işgal etmeye başlar. Makarayı tersine sarmaya devam eder. Bunun için çare şudur: RF’nunu bir dalga daha parçalayarak hasar açmaz bir ölçeğe indirmek gereklidir. Bu iş nasıl yapılabilir, ne yapabiliriz, bunlara kafa yormalıyız! Amerikan karar alıcılarını yönlendirmeliyiz.

SURİYE MESELESİ

SURİYE MESELESİ

Çarşamba, 02 Nisan 2014 13:08

SURİYE MESELESİ 25 Mart 2014

İki gün önce sınır ihlali yapan bir Suriye savaş uçağını düşürdük. Bu hadise iyi mi oldu, kötü mü oldu; bu mevzuya girmeden önce muhalefetin ne dediğine bakalım.

Türkiye’nin en milliyetçisi olduğunu söyleyen bir partinin sözcüleri dediler ki Suriye’de ne işimiz var? Hükümet maceraya sürüklüyor!

Resmi ideolojinin ve ideolojik iktidarın partisi ise dedi ki; Hükümet Türkiye’yi Arap batağına sürüyor. Yapılanlar maceradır. Türkiye Suriye’de teröristlere destek veriyor.

Türkiye’nin en milliyetçi olduğu söylenen partisi, Suriye’nin yarım asır önce ana vatanımızın ana parçası olduğunu unutmuşa benziyor. Bu unutkanlık, ne yazık ki! Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edilmesi üzerine derin bir sessizliğe bürünmüş, Türk dünyasındaki kayıplarla bile ilgilenmemek gibi bir sessizliğe dönüşmüş gibi görülüyor.

Resmi ideolojinin şaşı gözlük takmış, tarihle bağlantısını kesmiş, ne yaptığını bilmeyen partisinin kimi sözcüleri, aman ha aman düşen uçağımızın intikamını aldık demeyin, Ortadoğu batağına düşmeyin gibi akıldan mantıktan mahrum sözler ettiler. Üzülerek söylemeliyiz ki; bazıları da Genel Kurmay Başkanı’na bu Başbakana uymayın sözünü dinlemeyin gibi laflar ettiler.

Kimi zatlar da, AKP Türkiye’yi seçime götürmek istemiyor. İktidarda kalmak için Suriye’ye savaş açacaklar. Seçimi kaybedeceklerini anladılar puan kazanmak için böyle yapıyorlar, dediler. Bazıları da AKP tam seçim arifesinde oy kazanmak için dış politika üzerinden oyun oynuyor, yapılanlar etik değil dediler. Görülüyor ki söylenen sözlerde tutarlılık ve mantık yoktur. Millet bu mantıksızlıkları görmüyor ve anlamıyor zannedenler aldanıyor!

Başta, Türkiye’nin en milliyetçi partisi olduğunu söyleyenler dâhil olmak üzere, rejimin organik partileri 80 yıllık TC’nin pasivizm politikasının kurbanıdır. Çalışma, karışma, konuşma politikasının azimkâr savunucularıdır. Bu partilerle ve bu liderle bir yere varılmaz.

Başbakanın söylediği doğrudur. Bunlara iki koyunu verseniz, güdemezler, onu da kaybeder gelirler. Dünyanın nasıl bir dönüşüm içinde olduğunu bilemeyecek kadar vizyondan mahrum bu zatlardan bişey olmaz!

Şunu önemle belirtmeliyiz ki Türkiye İsmet İnönü devrinden itibaren gölgesinden korkan paranoyak korkaklık hastalığına yakalanmıştır. Bu hastalık, kronik bir vaka’dır, klinik bir vaka’dır. Bu hastalığa yakalanmış parti ve sözcüler, ismi, hedefi ne olursa olsun tamamı küçük düşüncenin fasit dairesinde hapsolmuş, dünyayı anlamaktan mahrum zatlardır. Bu adamlarla bu iş olmaz. En kısa zamanda Türkiye muhalefetini de yeniden düzenlemek zorundadır.

Evet, Türkiye bu muhalefet partilerinin yerini alacak, aynı hedefe odaklanmış, icraat metotları farklı bir yapı kurmalıdır. Yeni bir muhalefet düzeni inşa etmelidir. Muhalefet demek yabancıların çıkarlarına hizmet etmek değildir ki!

Gelelim Suriye meselesine; 4 yıldan fazla süren savaş sebebiyle Suriye’nin milli gücü çökmüştür. Kara birlikleri iç savaşa angaje olmuştur. Ordusunun savaşacak gücü yoktur. Bizim muhalefet partilerinin görüşlerinin aksine, Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesi halinde çata pat savaşının sonunda 3-5 gün içinde Türk Ordusu Suriye’nin tamamını işgal edecektir.

Başlangıçta baskın tarzında bir hava harekâtı ile Suriye hava kuvvetleri ve hava savunma bataryaları imha edilirse Türkiye’nin neredeyse hiç askeri zayiat vermeden Suriye’ye hâkim olması mümkündür. Paranoyak korkakların söyledikleri tahminlerin hiç biri doğru değildir. Suriye’nin savaşma gücü yoktur. Türkiye’ye hasar verecek bir imkân kabiliyeti yoktur.

Gelelim Dünya şartlarına; AB Rusya ile Ukrayna meselesi yüzünden çatışma halindedir. Hamburg ve Kiev olayları karşılıklı hamleler ve tarafların birbirlerinin bileğini bükme çabaları olarak değerlendirilebilir. Bu hadiselerden sonra taraflar ciddi ölçüde güç kaybetmişlerdir. ABD, Rusya Federasyonu’nun (RF) Kırım’ı ilhak etmesi dolayısıyla çaresiz, ne tedbir uygulayacağını bilmez bir şekilde şaşkındır. RF Kırım meselesinden dolayı sıkışmış durumdadır.

İran ekonomik ambargodan dolayı bitkindir, çaresizdir, Türkiye’ye muhtaçtır. Irak’da Maliki denilen zat şımarmış, ülkede güvenliği sağlayamamış şekilde yalpa yapmaktadır, diken üstünde durmaktadır.

Kısaca Türkiye Suriye’ye girdiği taktirde karşı koyacak hiçbir güç yoktur. Kaldı ki RF’nun Kırım’ı ilhak etmesinden sonra ABD ve NATO’nun zafere ihtiyacı olduğunu biliyor ve görüyor. Buradaki insani trajedinin ancak bir dış müdahale ile önlenebileceğini anlamış bulunuyor.

Arap ülkelerine baktığımızda, Mısır’daki darbeci iktidar ülkede istikrarı sağlayamamıştır. Ciddi bir meşruiyet buhranı yaşıyorlar. Dışarıya müdahale edecek takatten yoksun bulunuyorlar. Zaten Mısır’ın askeri gücü, İsrail’e yenilecek şekilde zayıf, kendi halkını esir edecek kadar güçte tesis edilmiştir. : Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin Türkiye’den yana tavır takınacakları beklenmelidir.

Görülüyor ki Dünya şartları Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesine müsait bir ortam yaratıyor. Bazıları diyor ki; orada İŞİT var, işte El Kaide var, İslami terör Türkiye’ye sıçrar. Bu analizler çocukça ve mantıksızca analizleridir. Pireyi deva yapan düşüncenin stratejik değeri olmadığı gibi laf olarak da bir değeri yoktur. Bu fikirdeki insanlar çıkışı olmayan labirentte dolaşan fare gibi laf salatası üreten bilgisizlerdir.

Bizce şartlar uygundur. Suriye’ye müdahale edilmelidir.

Muhalefet diyor ki aman ha aman Suriye’ye müdahale etmeyin. Seçimden önce müdahale ederseniz, çok oy alırsınız, şike olur kabul etmeyiz. Seçimden sonra müdahale eder ve Suriyeyi ana vatana katarsanız, kahraman olursunuz. Bunu da kabul edemeyiz.

Cesaretin varsa, gel sen yap! Yok, onu yapamayız. Cesaretimiz var ama yapmayız! Neden yapmazsınız? İngiliz yüzbaşıların çizdiği planlara ve sınırlara dokunmayız. Onlar kutsal?!

O zaman siz onbaşı bile değilsiniz, bu akılla, bu millet, size oy vermez.

Bizce Türkiye RF’nun sıkışmışlığını fırsat bilerek Suriye’ye girmelidir. Bu işin tam zamanıdır. Stratejide zaman tayini hayati derecede önemlidir.

Yağmur geçtikten sonra kovanızı dolduramazsınız.

MAHALLİ İDARE SEÇİM SONUÇLAR

MAHALLİ İDARE SEÇİM SONUÇLAR

Salı, 08 Nisan 2014 21:01

MAHALLİ İDARELER SEÇİMİ – 1- 1 Nisan 2014

Nihayet seçimler yapıldı. Muhalefet sonunda bütün iddialarını kaybetti. Seçimlerden önce yazdığım bir makalede muhalefetin bir projesinin olmadığını belirtmiş, bu durumun halkın gözünden kaçmayacağını ifade etmiştim. Düşününüz, AKP İstanbul’da 3. Ankara’da 5. defa Büyükşehir Belediye başkanlığını kazanıyor. Mahalli idareler seçiminin 5 yılda bir yapıldığı düşünülürse, yüzlerin 5 senede yıprandığı, halkın tez canlı olduğu ve çabuk bıktığı dikkate alınırsa AKP’nin Ankara ve İstanbul’daki başarısının ne büyük başarı olduğu anlaşılır.

Buradan çıkartacağımız önemli hükümlerden biri de şudur: “Halk iş yapacak adamı istiyor. Halk icraat istiyor. Halk itimat edeceği adamı istiyor. Halk projeye bakıyor. “ Bu kıstaslar ışığında bakıldığında halkın aydınlardan daha üstün ve daha ileri görüşlü olduğu anlaşılmaktadır.

Tek parti döneminin “çalışma, karışma, konuşma zihniyeti,” tek bir çivi çakmama anlayışına bürünerek kemikleşmiştir. Halk bu zihniyete ve bu zihniyetin meydana getirdiği tek parti ideolojisine isyan etmektedir. Halkı ve tercihlerini yanlış sayan kimi çevrelere karşı, halk, sandıkla kafalarına kafalarına vurmuştur. Milletin önüne defalarca şaşırtmak için kafasına uyacak görüntüde şahıslar çıkartılmış, bunların içinde kendi kalıbına uygun olanı isabetle seçmekte hata yapmamıştır. Bu halk ve bu millet hakikaten yüksek feraset ve karaktere sahip üstün insanlar topluluğudur. Milletimizin bu tercihi önünde saygı ile eğiliyorum.

Bazıları diyecek ki; seçimlerde muhalefet %55, iktidar %45 civarında oy aldı. Halk AKP’yi seçmedi. Seçimin galibi muhalefettir. Böyle bir analiz oyun içinde oyunun kurallarını değiştirmekle aynı mantığa sahiptir. Bu düşünce seçimlerde hile yapıldığını öne sürerek kendi kendini yalanlayan meşruiyet sorunu yaratmaktadır. Şöyle ki; her partinin kendi lehine hareket ettiği ve oy çaldığını varsayalım. Sandık görevlileri %45 oranında AKP’li olduğuna göre sandık görevlilerinin %55’i muhalefet partilerine mensuptur. Bu durumda AKP’nin %45, muhalefetin %55 oranında avantajlı çıkacağı açıktır. Bu durumda 55/45= 1.22 oranında muhalefetin daha fazla hileli oy alacağı değerlendirilmelidir. Bu durumda AKP %50,5, muhalefetin de %49,5 oy alması gereği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu söylemin esastan meşruiyeti yoktur. Bu tür iddialar doğru ise AKP ciddi oranda haksızlığa uğramıştır.

Kaldı ki bizim ana muhalefet partisinin geçmişten gelen şaibesi vardır.” Dünya tarihinde, ilk ve tek defa uygulanan açık oy gizli tasnif sisteminin, bulucusu(!) ve uygulayıcısıdır. “ Bu keşif ve bu yumurta (!) dünya tarihinde ilk ve tektir!? Millete jakoben usullerle şekil verme, milletin tarihi değerlerini hiçe sayma ve yıkma zihniyetinin uygulayıcılarının usulü böyledir. Millet tek parti diktatoryasının zalim uygulamalarından korktuğu için nesilden nesile aktarılan bir fobi oluşmuştur. Bu fobi CHP tarihinin yeni CHP’ye bıraktığı ve geleceğini altüst eden en kötü tarihi mirastır.

Şu halde, bu seçim CHP’nin elitist ve halktan kopuk bir parti olduğu bir defa daha teyit etmiştir. Hâkim elitler CHP tarihinin başlangıcından beri bürokrat sınıfla beraber halkı ezen sınıflardır. Bu kara leke daha uzun müddet algı dünyasında CHP’nin geleceğini etkilemeye devam edecektir. Bu miras nedeniyle, CHP’nin daha uzun müddet iktidara gelemeyeceği tekrar tekrar anlaşılmıştır.

Gelelim seçim sonuçlarının analizine; meseleye CHP açısından bakıldığında Ankara ve İstanbul’un en zengin ve en batılılaşmış ilçelerinden oy aldığı görülmektedir. İnsanların değerler sisteminin koruyucusu ve savunucusu oldukları göz önüne alındığında zengin ve batılı değerleri içselleştirmiş sınıfların daha fazla kemikleştiği halkın değerlerine sırt çevirdiği anlaşılmaktadır. Bu durum Türk aydın sınıfının daha radikal ve dogmatik olduğunu göstermektedir. Elitist sınıflar, içe kapanık ve peşin hükümlüdür, tolerans kültüründen mahrumdur.

Anadolu’da halk sınıflarının daha geçişken olduğu, partiden partiye, adaydan adaya oy akışının daha kolay olduğu, halkın tercihler noktasında daha yüksek bir tolerans kültürüne sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kısaca bu seçim sonuçları, halkın aydın sınıfa göre daha demokrat daha ılımlı ve daha realist bir zihniyete sahip olduğunu göstermiştir.

Batının Türk iç politikasına müdahalesi baskı guruplarını yönlendirme, bunlar üzerinden devlet politikasını baskı altına almak ve istihbarat operasyonlarına yönelik olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. İşin ilginci daha önce milli kültüre ve İslam’ a zıt zümreler üzerinden devşirdikleri adamlara dayanarak yaptıkları operasyonları, bu defa bize sevimli gelen unsurlar üzerinden yapmışlardır.

Bu durum dikkate alındığında; Türk seçimleri başlangıçtan itibaren, batının tercih ettiği unsurların ve politikaların halka onaylatma süreci olduğu anlaşılmaktadır. Batıya göre Kemal Derviş, sosyal demokrat bir fikir adamıdır ve halkın çıkarlarını küresel Yahudi sermayesinin çıkarlarına göre tanzim ederek Türkiye’ye büyük iyilik yapan gerçek bir aydındır. Bu anlayışa göre sağ, sol, islamcı veya laik ideolojik bakış açılarının hiçbir önemi yoktur. Karşıtlık ve çatışma yaratarak batının çıkarlarını koruyacak adamların muhtelif parti ve ideolojiler içinde yer alması (mevzilenmesi), halk kimden yana tavır koyarsa koysun şaşırtılması, avlanacak istikamete sürülmesi sürecidir.

Bu oyun tıpkı bir tahterevalli gibidir. Onların adamı zannettiğiniz adamı, ideoloji veya partiyi reddettiğiniz anda, onların öteki mevzideki adamları yükselişe geçmektedir. Bütün golleri karşı kaleye atarken, onların adamına puan yazılmakta, her durumda sahadan mağlup çıkmaktasınız.

30 Mart seçimlerinin önemi bu bakımdan çok mühimdir. İngiliz istihbaratı 17-18 yüzyıllar boyunca Türkiye’ye sızmaya çalışmış, 19. Yüzyıldan itibaren oturmuş, bir sistem kurarak yerleşmiştir. Aslında seçimlerin yapılması, halkın oyunu kullanması, sandık düzeni, partiler, kanunlar hepsi normal ve adil gözükmektedir. Ancak adil olmayan, demokratik olmayan durum şurada ortaya çıkmaktadır. Partiler görünüşte rekabet halindedir. Halk öyle zannetmektedir. Hâlbuki bu partiler ve politikaları batı tarafından kontrol edilmektedir. (Bu noktada Stalin’in şu sözü akla gelmektedir: Seçimler önemli değil, kime oy verdiğiniz önemlidir.) Halk gidip, batının bekçisi ahmet mi olsun, mehmet mi olsun onu onaylamaktadır. Rejimi kuran parti başta olmak üzere bütün partiler başlangıçtan itibaren dizayn edilmiştir. Ülke yararına hareket etmeleri önlenmiş, sistem kontrol altına alınmıştır. Bu sistemde küresel kapitalizmin mutemet adamı sosyal demokrattır. Milli hiçbir yönü ve mantığı olmadığı halde inadına sosyal demokrattır.(!) (Mesela bu zata deseniz ki; “komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Sözünü kim söylemiştir? İlk defa duyuyorum; çok sosyal demokratça söz. Dur not alayım, muhtemelen Adam Smith söylemiştir, der.)

İlk defa bu yapıyı bozacak, sahte demokrasicilik oyununa son verecek bir parti, 12 yıldan beri iktidardadır. Halk bu seçimde kukla partileri ve paralel toplumları tasfiye etme yönünde tercihini kullanmış ve demokrasi oyununun kuralını koymuştur. Benim getirdiğim adamı ben tasfiye ederim. Senin toplattığın belgelere itibar etmem, demiştir. Bu durum Türk halkının ileri düşünce geleneğine sahip olduğunu bir kere daha ispat etmiş, meselelerin özünü tayin ve tespit etmekte derin bir tarihi tecrübe kazandığını göstermiştir.

SOMA MADEN OCAĞI KAZASI

SOMA MADEN OCAĞI KAZASI 21 Mayıs 2014

Birkaç günden beri Türk medyasını takip ediyorum. Soma Maden Ocağı kazasıyla ilgili öyle ilginç öyle yüz kızartıcı, öyle çirkin şeyler yazıldı ki, insanlıktan utanır olduk. Bu ifadelerden bazıları şöyle;

“Ölü sayısı 700,” “Daha da artması bekleniyor.”

“Keşke ölü sayısı biraz daha artsa”

“Soma seçimlerde AKP’ye oy verdi. Soma’daki madenciler AKP’nin Manisa’da yaptığı mitinglere baretleri ile katıldılar, onlar buna müstahak…’Olup biteni hak ettiler.’ ”

“Şimdi de bir şehit lafı icat ettiler ki isyan edilmesin. Onlar ne şehit ne gazi, kâr yoluna gitti niyazi”

“Taşeronlaştınlmış bir müessesede, hakkını hukukunu aradığı an kapıya konulacağını, güvenlik koşullarının eksik, yaşam koşullarının yetersiz olduğunu bilen, üç kuruş paraya çalıştırılan bir kurban. Öldüğü zaman da “Bu adam niye öldü? Bu madenin kirişleri niye, metal değil de ağaç? Niye yaşam odası yok? Niye maskeleri yarım saat bile dayanmadı? Niye karbon monoksit ölçümleri yapılmadı” demeyelim diye, ‘onlar şehit’ dediler.”

“Oysa o maden işçileri şehit değildir, vahşi kapitalizmin, çarpık sömürü düzeninin kurban’ıdır.”

“Ocakta yaşam odaları yokmuş!”

“İşçilere verilen maskeler çürük ve çalışmıyormuş!”

“Maskeyi açmanın cezası 400 lira olduğu için birçok işçi maskesini açmamış, bu yüzden ölmüş.”

“Ocağı denetleyen müfettişler alelusul rapor yazmışlar.”

“İş yeri denetimi Enerji Bakanlığı’na değil, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na aittir.”

“Çalışma Bakanı Çelik, ‘Kimin ne kadar sorumlu olduğu konuşulabilir. Maden ocakları benimle ilgili değil. Madenler konusunda bizim bakanlığımızın görevi teftiş ile sınırlı. Ocaklar, ruhsatlar ve işleyiş ise tamamen Enerji Bakanlığı’na bağlı’ “

”Zonguldak’ta kömürün ana odağında metan gazı varken burada kızışma var. Kömür burada için için yanıyor. Kömür kızışması karbon monoksit gazı salınımı yapmaktadır.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla Devlet Denetleme Kurulu’nun 8 Haziran 2011 tarihinde tamamladığı “Maden Kazaları”yla ilgili raporunda tespit ettiği eksik, kusur ve aksaklıklar özetle şöyledir.

“Grizu riskine karşı alınan önlemler yetersizdir…

Grizu emniyetli elektrik cihaz ve ekipmanlarıyla ilgili sorunlar vardır.

Gaz izleme ve ikaz sistemleri yetersizdir…

Havalandırma yetersizdir… Nefeslik ve kaçamak yolları yetersizdir…

Tahlisiye hizmetleri ile ilgili ciddi sorunlar vardır…

Kontrol ve delgi sondajları yeterince yapılmamaktadır.

Delme – patlatma işlemlerinde düzensizlikler vardır…

Çalışanlarda CO maskesi bulunmamaktadır…

Risk değerlendirmesi yapılmamaktadır… Taşeronluk, alt işverenlik uygulaması yaygındır…

İş ve işçi güvenliğini tehlikeye atacak boyutta aşırı üretim zorlaması mevcuttur…

Teknik nezaretçilik, işletme içi eğitim uygulamalarıyla ilgili sorunlar vardır…

İşbaşı eğitimi mevzuatta öngörüldüğü ölçüde yerine getirilmemektedir…”

“Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu’nun ‘yetki devri’ belgesinde imzası bulunan diğer isimlerin ve imzanın sahte olup olmadığının tespiti gerekli.”

“Başbakana haykırmak istedim ama eşimin cesedini vermez diye korktum” diyor acılı kadın…

“Maden kapanmayacak diyor, patron.

Ben yine gider çalışırım, diyor işçi.

Hadi git yine çalış ama hiç olmazsa o kadar rahat söyleme bunu.

İnsan biraz da kendi biçer kendi değerini.

Ölmeyi göze alıyorsun madem, kafa tutmayı da göze almalısın.

Yine ölürsün belki ama biraz daha pahalıya mal olur birilerine…

O zaman çocukların da çekmez belki aynı acıları.

Bir tuhaf halk yaratmışlar efeler diyarından; korku dolu, gariban.

Pazartesi tekrar işbaşı yapmayı dilemeleri nedir peki?

Garibanlık mı, çaresizlik mi gerçekten veya mücadele etmekten kaçınma hali mi?”

“Bakan Yıldız; kaza ocağa temiz hava taşıyan ana galeride olduğu için karbon monoksit bütün ocağı kapladı 787 kardeşimiz bunlardan 383’ü behemehâl kurtarıldı.”

“Zonguldak’ta metan gazı varken burada kömür kızışması var. Oradaki havanın dolaşımı aynen insan vücudundaki kirli kanın dönüp temizlenip tekrar vücuda verilmesi gibidir. Bu madende de hücrelere sanki kirli kan verilmiş gibidir.”

“Bizim yerli kömürü hiçbir işçimizin canına halel getirmeden çıkarmamız gerekiyor. Güney Afrika’dan bugün 80-82 dolar para verip istediğiniz limana kömür getiriyorlar. Yerin 4 metre altından kömür çıkarabiliyorlar. Bizde 600-650 metrelerden çıkıyor. “

“Bütün dünya acımıza katılmış… Papa bile dua etmiş… Dost ülkelerde bayraklar yarıya inmiş, yas ilan edilmiş…”

“Profesörün biri tatlı ölüm demiş, onu protesto ediyorlar .”

“Çamurlu çizmem sedyeyi kirletmesin diyen yaralı işçi…”

“Avucundaki kâğıtta “Oğlum hakkını helal et” diyen mevta…”

“Arkadaşına, ben bekârım, geride kimsem yok, al maskeyi sen kullan, diyen ve arkadaşının yerine can veren işçi…”

Psikolojik takviye timi ile alay eden oryantalist medya…

Yukarıdaki ifade ve özet başlıklara baktığımızda şu sonuçlar karşımıza çıkıyor. Merkez medya veya İstanbul sermayesinin kontrolünde olan medya hiçbir manevi değeri tanımamaktadır. Hiçbir manevi kutsalı yoktur. Tamamen oryantalist bakış açısına sahiptir. Bir taraftan olayları abartarak anlatıyorlar, diğer taraftan zayiatın çok olmasını temenni ediyorlar. Kusur araştırırken halkı kışkırtmayı ihmal etmiyorlar. Ne yapılacak, ne yapılması lazım, bu gibi hadiselerin bir daha yaşanmaması için ne yapmak lazım gibi soruların önemi yok!

Olayın olduğu gün Sn Başbakan çok çok önemli olan Arnavutluk gezisini iptal etmiş ve bizzat olay bölgesine gitmiş, bu sırada Bosna’da da büyük bir sel felaketi yaşanmaktadır. Bosna da bizim hudutlarımız dışında kalmış kanımız, canımız. Başbakan Mısır Adiviye meydanında ölenlere ağlamış ta burada neden ağlamamış!? İstanbul sermayesinin kartel medyası bunu yazıyor.

Oryantalist medyanın, ileri provokatör ajanları Başbakan’dan önce Soma’ya gitmiş, halkı; devlet ve hükümet aleyhine kışkırtmaktadır.

Allahtan gelmiş bir hadisenin bu kadar çarpıtılarak anlatıldığı, vicdansızca hareket edildiği tarih boyunca az görülmüştür.

Bu olayda kaza grizo patlaması olmadığı için alınan bütün tedbirler yetersiz kalmaktadır. Kömürün için için yanması teneffüs edilen havadaki karbon monoksit oranının artırmakta, içeriye yayılan kömür tozlarının beklenmedik şekilde yanmasıyla büyük bir yangın çıkmış, bu yangın kontrol altına alınamadığı için bu elim kaza meydana gelmiştir.

Olan oldu, artık şöyle olsa idi böyle olurdu, böyle olsa idi şöyle olurdu demenin bir manası yok. Bundan sonra ne yapacağız? Madenciliği daha güvenli hale getirmek için ne yapılması lazımdır. Bunlara kafa yormamız gerekirken, kime çamur atacağız onu konuşuyoruz. Böyle bir paranoya tımarhanede bile mümkün değil!

Türkiye, madencilikten özellikle enerji madenciliğinden asla vaz geçemez. Enerjide dışa bağımlılığın %81 olduğu ülkede enerji üretimi hayati öneme haizdir. Enerji üretiminden vazgeçmek demek harpte zayiat veriyoruz, düşmana teslim olalım demekten farksız bir kafa yapısıdır. Tedbir alacağız ve devam edeceğiz.

Halkı ve halkın değer yargılarını hiçe sayan kimi oryantalist kafa yapılı şarmutalar. Şehitlikle alay etseler dahi, o işçiler ailelerinin nafakasını temin etme yolunda şehit olmuşlardır.

Medya baronlarının kimi papazları şunu bilmeliler ki, bir gün herkes ölecektir. Dünyaya gelip de bu güne kadar ölmeyen hiç kimse yoktur. Her nefis muhakkak ölümü tadacaktır. Nihilist değer yargıları ile yoğrulmuş bu zatların İslam’ı ve Anadolu insanını anlamaları mümkün değildir. Arkadaşının yerine şehit olan o Anadolu kahramanları bu memleketi ayakta tutuyor. Onlar bunun farkında değiller. O yüzden bu halk hiçbir zaman bu zatlara inanmadı. İnanmayacak…

Yargı olaya el koydu. Kimi yöneticiler ve patron tutuklandı. Bizce bu olayda tedbir ve ihmal hatasına dair bir emare görülmemektedir. Zanlılar suçu birbirine atacaktır. O onu suçlayacaktır, bu bunu sonunda top ortada kalacaktır. Bizce burada asli kusur maden kazaları ve maden işletme teknikleriyle ilgili ciddi bir ilmi çalışma yapılmalı, en az maliyetli ve en etkin usuller bulunmalı ve denenmelidir. Şurası bir gerçek ki kaza ihtimali her işin tabiatında mevcuttur. Bu kazadan kurtulmuş kimi yöneticilerin hapishanelerde süründürülmesi aynı yanlışın başka bir halkası olacaktır. Makul olan, doğru olan ne ise o yapılmalı, cezalandırmada ve hükümde adaletle muamele edilmelidir.

Oryantalist papazlar medyasının, diğer bir düşmanlık nedeni de; sen neden AKP’yi destekledin biz senin ağzına biber koymasını biliriz diye sürdürdükleri Soma Holding patronuna yönelik kindir.

Meseleler çok yönlü değerlendirilmeli Yalova depreminde Veli Göçer hadisesinde olduğu gibi hiç kimse günah keçisi yapılmamalıdır. Bu kaza hakikaten literatüre giren yeni bir kaza türüdür. Beklenmedik kaza türüdür. Çok can yakıcı olmuştur.

Bu kazanın zarar ve ziyanını hafifletmek için şu tedbirler alınabilir.

Toplanan yardımlar ailelerin geleceğini teminat altına alacak şekilde taksim edilmelidir. Kazadan sağ kurtulanlar ve işsiz kalanlar unutulmamalıdır.

İşverenin mali ve tazmin sorumluluğu bütün mal varlıklarını kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Taksirli suçlarda caydırıcı mali cezalar ve bu cezaların mağdur olanlara ödenmesi lazımdır. Devletin ceza kesip para alması yanlış bir tutumdur. Burada ceza bedelini hak sahibi almalıdır.

Kazada ölenlerin mağdur olmaması için miras dağıtım düzeninde yenilik şarttır. Mevcut kanuna göre yeni evlenmiş bir işçi hanımı maaş ve tazminatların tamamını alırken anne ve babasına hiçbir şey kalmamaktadır. Özellikle Türk miras hukukunda köklü bir değişikliğe giderek ebeveynlerin de miras ve maaştan hak alma yolları açılmalıdır.

Bu vesile ile Madencilik sektöründe devlet paylarının tespiti, madenine, çıkartılma zorluğuna, taşınma mesafesine, karlılık oranına, madenin rezerv ve zenginlik derecesine göre tespit edilmesini ve buna göre vergi alınmasını sağlayacak bir düzenlemeye gidilmesi gereklidir.

Maden şehitlerimize Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

BAYRAK İNDİRME OLAYI

Geçtiğimiz gün Diyarbakır’da 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’na bağlı kışlada Türk bayrağının bir gösterici tarafından indirildi. Bunun üzerine birçok yetkili demeç verdi. Bu demeçleri irdeledikten sonra konuya girmek gerektiğini değerlendiriyorum:

Diyarbakır’da göstericilerin bayrak indirmesini değerlendiren Başbakan Erdoğan, “Herhalde ben Ankara’dan gelip orada bayrağı indireni oradan indirmeyeceğim. Oradaki görevli indirecek. Askerin, polisin bahanesi olamaz. Gereği neyse onu yapacaksın.” dedi.

Garnizonun içine girip de bayrağı indireni, orada her halükarda neyse alacaksın, indireceksin, gereğini yapacaksın. Yapmıyorsan sorumlusun.

Çözüm süreci sekteye uğrarmış. Böyle bir mantık olamaz. Yolları kesen eşkıyaya polisin de jandarmanın da haddini bildirecek. Devletin görevi yol emniyetini sağlamaktır. Sen bunları yapamıyorsan onlara biz yapılması gereken uygulamayı yaparız.

Şımarıkça yol kesenlere gereken cevabı verecek güçteyiz ama biz büyük devletiz. Üç beş piyonların tahrikleriyle yolundan sapmaz. Hem o provokatörlere haddini bildirecek hem de çözüm sürecini hassasiyetle muhafaza edecek ve ilerletecek.

Sabrımızın da bir sınırı vardır. Çözüme ve barışa yönelik sabotajlara karşı sabrımızın bir sınırı vardır. Çocukları öne sürüp, şımarıkça eylemler yapanlara karşı sabrımızın bir sınırı vardır. Bizim sabrımızı test etmeye hiç kimse yeltenmesin. Yeni Türkiye’nin kazanımlarını sabote etmek isteyenlerin gözlerinin yaşına bakmayız

Eğer HDP, bu faşist tavra, silahların gölgesinde siyasete devam edecekse onu da muhatap olmaktan çıkartır, tümüyle oradaki kardeşlerimizle muhatap oluruz. Zaten Kürt kardeşlerimizin en fazla teveccüh ettiği parti AK Parti’dir. Türkiye için çözümden başka seçenek yoktur. Yeni Türkiye kardeşlik üzerine inşa etmeyi sürdüreceğiz.

Bu ülke 30 yıldır sadece terörle mücadele etmiyor. İşte bu kirli zihniyetle de mücadele ediyor. Terörü bir geçim kapısı haline getirmiş, yoksul çocukların ölümünü rant haline getirmiş kan baronlarıyla da bu ülke mücadele ediyor. İnanın bunlar için en iyi Kürt ölü Kürt’tür. Hiçbir zaman çözümün tarafında olmadılar.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Bayrak indirilmesini şöyle değerlendirdi.

“Bu, Türk bayrağına yapılmış alçakça bir saldırıdır. Sadece bayrağa değil, bayrağın temsil ettiği bütün değerlere yapılmış haince bir saldırıdır. Bu saldırıyı yapanların yakalayıp hukuka teslim edilmesi ve hesabının sorulması da hükümetimizin vazifesidir.”…

“Bayrağa uzanan o elin kırılması gerekirdi” .

Bozdağ, Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı’nın olayda ihmali olduğunu düşünmediğini de ifade etti.

HDP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel partisinin grup toplantısında;

Amacımız Türkiye halkları birlikte kardeşçe yaşayabilir mi? Eşit yurttaşlık temelinde bir yaşamı birlikte kurabilir miyiz? Sürece dair bazı şeyleri bu kürsüden tekrarlamak zorunda kalıyoruz, çünkü gereken adımlar atılmıyor. İlk adım ateşkesti, gerçekleşti. İkincisi, sürecin gerektirdiği yasal adımlarının atılmasıydı. Ne yazık ki AKP Hükümeti bununla ilgili somut bir adım atmadı.
Bu sürecin bozulmasını, genç fidanların toprağa düşmesini istemiyoruz. Ne istiyor buradaki insanlar? Onurlarıyla yaşamak. İnsanlarımız burada cenazelerinin acısını yaşarken gerçekleşen bayrak indirme olayı bir provokasyondur. Biz hep söyledik: Hiçbir halkın değerlerine saygısızlık etmeyiz. Ama Kürt halkının değerlerine de saygı bekleriz.

Barış için büyük irade gerekir. Savaş belki barıştan daha kolay. Barışı öncelikle ruhumuzda, düşüncemizde kabul etmek gerekir.

Madem barışacağız, neden hala kalekollar yapılıyor?

Aslında buraya, Lice ye gelmesi gereken AKP Hükümetidir. Çağırıyoruz Başbakan’ı buraya. Halkın talebini buradan duyması gerekir. Gerçekten “Çözüm Çalıştayı”nda ne sonuç ortaya çıktı? Sadece Bakanlar konuştu, kendi kamuoyunu yaratmak için.

Çok açık ve net söylüyoruz: Savaştan hiçbir çıkarımız yok. Kardeşçe bir arada yaşamak istiyoruz. Ama AKP kendi çaldı, kendi oynadı.

Bahçeli, 
Bahçeli bayrağı indiren için ise “Bayrak direğine tırmanacak kadar cüretkâr bir sefilin alnı çatından devrilmesi haktır helaldir” dedi.
“Milli namusumuzu temsil eden bayrağımızı korumaktan bi haber komutanlar yarın makamlarına gelerek silah çeken teröristler olduğunda ne yapacaktır? Çözüm ziyan olmasın kimse darılmasın yanlış anlamasın diyerek pısırıklığı devam mı ettireceklerdir?

Lütfen dikkat ediniz indirilen tekmelenen çiğnenen bayrak 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’nın bahçesinden gasp edilen sancağımızdır. Sancak düşerse vatan düşecektir. 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’nda hiç mi duyarlı helal lokma yemiş vatan ve bayrak sevgisiyle kalbi çarpan bir asker çıkıp da şerefsize gününü göstermemiştir. Türk bayrağını korumaktan aciz personel nerdedir? Nöbetçiler neyle uğraşmaktadır. Pilotlar nereye uçmuştur. Böylesi bir aciziyet, yenilmişlik nasıl izah ve tevil edilecektir. Farz edelim ki düşman saldırmış her tarafı çevrelemiştir. Silahlar tek kurşun atmadan orası teslim mi edilecektir. Bayrağımı muhafaza edemeyenler hava sahamızın güvenliğini nasıl temin edecektir? Müzakereci Başbakanı geçtik diyelim Genelkurmay karargâhında terör örgütü mensuplarının ölüm haberlerini yayınlamakla meşgul omzu yıldızlardan görülmeyen zevat bu gelişmelerden hiç mi vicdan azabı duymamaktadır.

Genelkurmay başkanlığının yaptığı açıklama ise özrün kabahatten büyük olduğunu gözler önüne seren bir beyanattır. Neymiş efendim çocuklar kullanılarak provokatif eylem yapılmış. Sınırlarını zorlayan bu tür eylemlere karşı serinkanlı davranılmış. Genelkurmay açıklamasının sonunda mizah gibi şaka gibi milletin zekâsını hafife alan bir ifade vardır: “Hiçbir kişi veya grubun şanlı Türk bayrağını dalgalandığı gönderinden indiremeyeceğini bilmesi kamuoyuna saygıyla duyurulur”.

Teröristler ülkemizi yakıp yıkmaktadır. Van’ın çatak ilçesinde görüldüğü gibi PKK tabela asmakta yol ve kimlik kontrolü yapmakta vergi adı altında haraç toplamaktadır. İnsanlarımız kaçırılmaktadır. Karakol ve baraj inşaatlarına düzenli eylemler icra edilmektedir. Hepsinden önemlisi burası çok mühimdir. Bağımsızlığımızın sembolü milli şerefimizin simgesi kardeşliğimizin timsali Ay yıldızlı bayrağımız indirilmiştir.

“LİCE ‘de, göstericilerden biri askeri bölgeye girip direğe tırmanarak Türk bayrağını indirdi ve geldiği gibi gitti… Yakın geçmişte Kıbrıs’ta, bir Rum genci aşka gelip Türk bayrağını indirmek için direğe tırmanırken nöbetçi asker tarafından vuruldu, bayrağı indiremedi.
Lice’deki gerginlik üzerine İmralı’ya giden HDP heyeti adadan döndü! Görüşme sonrası yapılan açıklamada Öcalan’ın mesajı iletildi.

Yaşanan olaylarla ilgili tarafları uyaran Öcalan, Diyarbakır’daki bayrak indirme olayının provokasyon olduğunu söyleyerek, her iki tarafın konuyu araştırarak kamuoyunu bilgilendirmesini istedi.
“Yeni aşamanın hayata geçirilmesi için yoğunlaşmam ve umudum aynı kararlılıkla sürmektedir.

Bir önceki görüşmemizde her iki tarafı da süreci zorlayıcı gelişmelerden ve provokasyonlara zemin hazırlayacak durumlardan kaçınmaları konusunda duyarlı olmaya çağırmıştım. Bu çağrımı yineleyerek her iki tarafın da anlamlı bir çatışmasızlık durumuna mutlak bir şekilde saygı göstermesini beklemekteyim. 
Son dönemde yaşanan olaylar süreci zorlamaktadır. Tarihi bir aşamadayız. Başarılı olacağımıza da inanıyorum. Bunu başarmamız için burada yürüttüğümüz görüşmelerin tüm kamuoyunun bilgisine açık, şeffaf ve yasal bir şekilde yürütülmesi gerektiği tartışmasızdır. Böyle olması durumunda sürecin spekülasyonlara değil, demokratik çözüme ve bütün ülkenin demokratikleşmesine dönük olduğu herkes tarafından görülecektir. 
Bu tarz provokasyonların halkların ortak geleceğini amaçlayan demokratik ulus çözümlemelerimi hedef aldığını herkesin bilmesi gerekir. Bu temelde kalıcı barış ve demokratik çözüm için çaba harcayan tüm kesimleri selamlıyorum. Büyük bedeller ödeyerek sağladığımız çatışmasızlık ortamını ve demokratik çözüm umudunu kalıcı barış sağlanana kadar herkesin titizlikle koruması gerektiği çağrısını önemle yineliyorum.”

Ertuğrul Kürkçü;
Lice’de ve aslında Başka yerlerde, Hani’de ve Kulp’ta olmakta olan gerginlikler hükümetin kalekol inşaatlarının yol açmış olduğu rahatsızlıkla doğrudan doğruya ilgili. Halk, bu kalekol inşaatlarına gündelik asayiş ihtiyaçlarının bir sonucu olarak bakmıyor. Bunları halkın gelecekteki hareketlerine karşı ve halkın gelecekteki kendi kendini yönetme taleplerine karşı bir tehdit olarak görüyor ve böyle gördüğü için de bunların yapımını barış sürecinin bir parçası olarak değil de güvenlik tertiplerinin bir parçası olarak görüyor ve buna karşı güçlü bir reaksiyon son bir yıldır var.

Hem halkın tepkisi güçlü ve sürekli, hem de devletin buna yönelik tavrı çok sert ve şiddetli. Bu gerilim daha ne kadar böyle gidebilir ve ne kadar gitmeli, esasen hükümetin bu kalekol yapımları siyasetini terk etmesi gerektiğini düşünüyoruz ve halkın tepkisine de hak veriyoruz. kalekollarla müzakerenin ve çözümün bir arada gitmesi mümkün değil, bunların birbirinden mutlaka ayrılması lazım.

Biz de gelişmeleri buradan takip ediyoruz, yarın da grup toplantımızı Lice’den yapacağız. Böylece, dikkat çekmek istediğimiz konu; Lice’nin bir çatışma bölgesi değil, siyasi müzakere bölgesi olduğu ve olması gerektiğidir.

Bu noktada bugün yapılan KCK açıklaması aslında süre giden huzursuzluğun ve sıkıntının başka bir noktadan ifadesidir.

Bu durum süreci tabii ki zorluyor. Ama biz bu süreci taktik bir an olarak görmüyoruz. Stratejik, tarihsel bir tutum, bir dönüşüm olduğunu görüyoruz. Öcalan’ın 2013 Nevruz çağrısı öncesine dönüleceğine ihtimal vermiyorum. İnsanlar akıllarından geçirebilirler fakat tarih ve koşullar buna elvermez. Ama bundan sonra da sosyal politik gerilimler olabilir ama o çerçevede ve o metotlarla olmaz. Ben bu yüzden herkese önüne bakmayı tavsiye ediyorum.
Bugün bir bayrak meselesidir gidiyor, doğrusu biz hiçbirimiz böyle bir şey olduğunu fark bile etmedik. Ben, Genelkurmay’dan yapılan açıklamanın da hakikati ifade ettiğini düşünmüyorum. Herhangi bir uyarı atışı, böyle bir şey de duymadık. Bu, hiç kimsenin ilgisini ve dikkatini çekmedi. Eğer böyle bir şey olmuşsa, olmasa niçin bu kadar üzerinde kıyamet koparılsın, bu zaten açıklamada olduğu gibi çocukların arasında birinin ya da çocuklar arasına karışmış birisinin yaptığı bir iş olabilir. Hava Kuvvetleri üssünün dikenli tellerini aşmak, oradan bayrak direğine tırmanmak, bayrağı indirmek, tekrar dikenli tellerden geri dönmek… Bu, fantastik bir öykü gibi geliyor bana. Velev ki öyle olmuş olsa bile, bu bizim için kabul edilmez, saçma ve gerçekleşmesi ihtimaline de bakınca çocukçadır. Ben, kocaman kocaman insanların çocukla çocuk olmasını yersiz görüyorum, buna politik manalar yüklemelerini de gereksiz görüyorum. Elbette hiç kimse hiç kimsenin bayrağını hiçbir yerden indirmemelidir.

Genel Kurmay Başkanlığı;

Gösterici gruplar söz konusu cenazenin defnedildiği mezarlığın yakınında bulunan 2’nci Hava Kuvvet Komutanlığına ait Kuzey Nizamiyesi bölgesinde bulunan bir nöbet kulübesine taşlı saldırıda bulunmuşlardır.
Bir kısmı çocuk olan göstericilerin arasında bulunan yüzü kapalı bir şahıs, nizamiye dış kapısından içeri atlayıp iki fens teli arasında bulunan araç kontrol bölgesine girerek, bayrak direğine tırmanmıştır. Bölgeye sevk edilen tim tarafından şahsı ikaza yönelik havaya iki el uyarı ateşi yapılmış ve sesle ikazda bulunulmasına rağmen söz konusu şahıs bayrağımızı gönderden almıştır.
Çocuklar ve kadınlar kullanılarak provakatif maksatlı yapıldığı, sivil ölümlerin amaçlandığı ve böylelikle kitlesel eylemlere zemin hazırlanması istendiği değerlendirilen ve tahammül sınırlarını zorlayan bu tür eylemlere karşı serin kanlı davranılmaya gayret sarf edilmektedir.
Yüce Türk Ulusunun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş bağımsızlığımızın işareti Türk Bayrağına, hiç bir değerden nasibini almamış bir şahıs tarafından saldırıda bulunulmasını nefretle kınıyor, bu saldırıyı yapan kişinin bulunup gerekli cezanın verilmesinin takipçisi olunacağının ve hiçbir kişi veya grubun Şanlı Türk Bayrağını dalgalandığı gönderinden indiremeyeceğinin bilinmesi kamuoyuna saygıyla duyurulur.

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

12 Haziran 2014

Yukarıda metinleri verilen konuşma ve demeçlerden şunu anlıyoruz.

1.PKK ve bir kısım HDP’li Kürt önderleri açılım ve barış sürecini hükümete karşı daha fazla taviz elde aracı olarak görmektedir. Bu zatların ifadesinde iki ayrı ulusun varlığından söz edilmektedir. Bayrağımız da komşu halkın manevi bir simgesi gibi tanımlanmaktadır. Türk bayrağının Kürtler nezdinde bir değeri yokmuş intibaı verilmektedir.

2.Geçen hafta Siirt, Batman ve Diyarbakır’ı kapsayan bir geziden yeni döndüm. Bu gezide dikkatimi çeken iki husus olmuştur.

a. Resmi kurumlar dahil hemen hemen hiçbir yerde doğru dürüst Türk Bayrağı’na rastlamadım.

b. Sanayinin s sini ifade edecek hiçbir endüstriyel tesis göremedim.

c. Halkın 1960’ların dünyasını yaşamaya mahkum edildiğini gördüm.

3.Türk Bayrağına karşı ülkenin bir kısım topraklarında düşmanca hareket ediliyorsa, cumhuriyet dönemi eğitim sisteminin iflas ettiğinin altını çizmek gereklidir.

4.Türk Bayrağı’nın İslam’ın genel bayrağı olduğu, İslam Birliği’nin en veciz simgesi olduğu kalplere yerleştirilememiştir.

Bu bayrak, bu sancak Peygamber Efendimizin simgesi olarak ortaya çıkmış, Hz Ali’lerin, Halid Bin Velid’lerin sancağı olarak muharebe meydanlarında zaferden zafere koşmuş, milli ruhumuzun simgesi olarak camilerimizin ve minarelerimizin tepesine dikilmiştir.

Bu sancağın kırmızı üç hilallisi şehitlerimizi, yeşili dünyadan cennete uzanan manevi yolculuğumuzu ifade etmektedir. Üç ayların simgesi, Allahın yeryüzüne gönderdiği manevi simgelerin en değerlisidir. Bu bayrak yalnız Türk Bayrağı değildir. Bu bayrak İslam ruhunun simgeleşmiş ve kenetlenmiş halidir.

Bu bayrağı milletlerinin hafızasından silmeye çalışanların sonu felaket oldu. Mısır’da Nasır, kendisine Türk düşmanlığı aşılayan Danışmanı Hayım Nahum’un (Bu zat Lozan’da İsmet Paşa’ya danışmanlık yapmıştır. Araplardan kopmamızı sağlamıştır.) tavsiyeleri doğrultusunda (Nasır’a da Türk düşmanlığını aşılamıştır.) Mısır’ın bayrağı olan Osmanlı Türk Bayrağını kaldırmış, onun yerine Arapların putperestlik dönemine ait manasız bir çaput parçasını getirmiştir. Sonuç, Nasır İsrail’e mağlup olarak kahrından öldü. Benzer bir hareketi de Libya’da Kaddafi yaptı tipik bir İngiliz darbesi ile iş başına gelen Alb. Kaddafi’nin ilk icraatı Libya’nın peygamber sembolü Türk Bayrağı’nı kaldırmak olmuştur. Yanına giden peygamber koltuğunda oturan Türk Başbakanı’na yaptığı yanlış misafirperverlik (?!) hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Sonunun nasıl olduğunu ibretle, üzülerek gördük. Keza Türk Başbakanı’na posta atan Saddam’ın da sonunun ne olduğunu gene de üzülerek gördük.

Türk Başbakanlık makamı, Türk Cumhurbaşkanlığı makamı kutsaldır, manevi bir misyonu temsil etmektedir. Bir kısım HDP sözcülerinin çizmeyi aşarak iki ayrı ulustan söz etmesi Türk Bayrağını başka bir ulusa ait simge gibi göstermesi kendi sonları açısından Allah indinde hiç de hayırlı sonuçlar doğurmayacağı bilinmelidir.

Bu simge bizzat peygambere ve onu gönderen Yüce Allah’a ait olduğu için, bizzat onun tarafından korunduğu bilinmelidir.

Bir kısım HDP sözcülerinin çocuklar üzerinden siyaset yaptığı açık seçik ortaya çıkmıştır. Şunu söylüyorlar. Kalekolların yapılmasının amacı nedir? Biz bundan çok rahatsızız diyorlar. Onlar zannediyorlar ki barış görüşmelerinin sonunda ayrı bir devlet ortaya çıkacak, kendileri de devlet başkanı olacak.

Aslında bu zatlar bilgi seviyeleri tutarlı ve yeterli olsa kalekolların yapılmasına karşı çıkmazlardı. Kalekol demek, ne demek? Devletin ve askerin sadece kendi karakoluna çekilmesi ve milletin içinde dolaşmaması demektir. Askerin alan kontrolü yerine, zayiat vermek ve verdirmek yerine, güvenli sığınaklara çekilmesi demek. Bölgede provokasyon ve kışkırtıcı eylemlerin yapılmaması demek. Yani askerin kışlasına çekilmesi ve yalnızca güvenlik işi ile meşgul olması demektir. Sivil halkın kendi işi gücü ile meşgul olup yükselmesi demektir.

Bu hadiselerin hızla ortaya çıkması provokasyonların amacının, Kuzey Irak’dan gelen Kürt petrolünü Türkiye’ye yedirmemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu vesile ile Genel Kurmay Başkanlığı ile hükümet arasındaki uyumu parçalamaya çalışıyorlar.

Gelelim göstericilerin Kışlaya girme hadisesine, polisin mezarlık çevresinde yapılan gösterilerde olaylar çıkacağını bilmesi, bunun sağa sola sirayet edeceğinin değerlendirmesi, bu şahısların kışlaya girmesine mani olması gerekirdi.

Kışlaya yapılan saldırı da Komuta kademesinin ilgisiz kalması ve mukabil hiçbir şey yapmaması ilginçtir. Kaldı ki göstericiyi öldürmek yerine bir şekilde bertaraf ederek indirmek daha caydırıcı olacaktı.

Bu olaydan sonra başka bir gurubun kışlaya saldırarak uçakları yakması mümkündür. Askerin aynı zamanda polis gücü olduğu kendi emniyetini sağlamakla ilgili olarak her türlü yetkiye sahip olduğu personel tarafından bilinmediği anlaşılmaktadır. Bu derece tutuk davranılmasından bu anlaşılmaktadır. Şurası bilinmelidir ki “Sarı Öküzü “teslim ettiğin an bunun devamı gelir.

Ortadoğu’da cereyan eden her hadise bir istihbarat operasyonudur. Çocukların yaptığı iş değildir. Çocukların yaptığı işlere büyüklerin desteği olmadan asla mümkün değildir. TCK’da çocukların yaptığı işlerden ailelerini maddi ve manevi olarak sorumlu tutan, çaldıkları, kırdıkları her şeyden zaman aşımına ve affa uğramayan TC kimlik numaralarına işlenen bir mali cezalandırma sistemi getirilmelidir.

Çocuğun babasına kırdığı camın parasını ödetirseniz bu işler asla olmaz. HDP’li siyasetçilerde kendi siyasi çıkarları uğuruna bu çocukları bir daha kullanamaz.

Bu işte Genel Kurmay Başkanı’nın sorumlu olduğunu söylemek abesle iştigaldir. “Her şeyden sorumlu olan hiçbir şeyden sorumlu değildir.” Genel Kurmay’ın kendisini tutmakta zorlandığı sınır ötesinde cereyan eden çok önemli hadiselere odaklandığı anlaşılmaktadır.

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Geçtiğimiz gün Diyarbakır’da 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’na bağlı kışlada Türk bayrağının bir gösterici tarafından indirildi. Bunun üzerine birçok yetkili demeç verdi. Bu demeçleri irdeledikten sonra konuya girmek gerektiğini değerlendiriyorum:

Diyarbakır’da göstericilerin bayrak indirmesini değerlendiren Başbakan Erdoğan, “Herhalde ben Ankara’dan gelip orada bayrağı indireni oradan indirmeyeceğim. Oradaki görevli indirecek. Askerin, polisin bahanesi olamaz. Gereği neyse onu yapacaksın.” dedi.

Garnizonun içine girip de bayrağı indireni, orada her halükarda neyse alacaksın, indireceksin, gereğini yapacaksın. Yapmıyorsan sorumlusun.

Çözüm süreci sekteye uğrarmış. Böyle bir mantık olamaz. Yolları kesen eşkıyaya polisin de jandarmanın da haddini bildirecek. Devletin görevi yol emniyetini sağlamaktır. Sen bunları yapamıyorsan onlara biz yapılması gereken uygulamayı yaparız.

Şımarıkça yol kesenlere gereken cevabı verecek güçteyiz ama biz büyük devletiz. Üç beş piyonların tahrikleriyle yolundan sapmaz. Hem o provokatörlere haddini bildirecek hem de çözüm sürecini hassasiyetle muhafaza edecek ve ilerletecek.

Sabrımızın da bir sınırı vardır. Çözüme ve barışa yönelik sabotajlara karşı sabrımızın bir sınırı vardır. Çocukları öne sürüp, şımarıkça eylemler yapanlara karşı sabrımızın bir sınırı vardır. Bizim sabrımızı test etmeye hiç kimse yeltenmesin. Yeni Türkiye’nin kazanımlarını sabote etmek isteyenlerin gözlerinin yaşına bakmayız

Eğer HDP, bu faşist tavra, silahların gölgesinde siyasete devam edecekse onu da muhatap olmaktan çıkartır, tümüyle oradaki kardeşlerimizle muhatap oluruz. Zaten Kürt kardeşlerimizin en fazla teveccüh ettiği parti AK Parti’dir. Türkiye için çözümden başka seçenek yoktur. Yeni Türkiye kardeşlik üzerine inşa etmeyi sürdüreceğiz.

Bu ülke 30 yıldır sadece terörle mücadele etmiyor. İşte bu kirli zihniyetle de mücadele ediyor. Terörü bir geçim kapısı haline getirmiş, yoksul çocukların ölümünü rant haline getirmiş kan baronlarıyla da bu ülke mücadele ediyor. İnanın bunlar için en iyi Kürt ölü Kürt’tür. Hiçbir zaman çözümün tarafında olmadılar.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Bayrak indirilmesini şöyle değerlendirdi.

“Bu, Türk bayrağına yapılmış alçakça bir saldırıdır. Sadece bayrağa değil, bayrağın temsil ettiği bütün değerlere yapılmış haince bir saldırıdır. Bu saldırıyı yapanların yakalayıp hukuka teslim edilmesi ve hesabının sorulması da hükümetimizin vazifesidir.”…

“Bayrağa uzanan o elin kırılması gerekirdi” .

Bozdağ, Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı’nın olayda ihmali olduğunu düşünmediğini de ifade etti.

HDP Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel partisinin grup toplantısında;

Amacımız Türkiye halkları birlikte kardeşçe yaşayabilir mi? Eşit yurttaşlık temelinde bir yaşamı birlikte kurabilir miyiz? Sürece dair bazı şeyleri bu kürsüden tekrarlamak zorunda kalıyoruz, çünkü gereken adımlar atılmıyor. İlk adım ateşkesti, gerçekleşti. İkincisi, sürecin gerektirdiği yasal adımlarının atılmasıydı. Ne yazık ki AKP Hükümeti bununla ilgili somut bir adım atmadı.

Bu sürecin bozulmasını, genç fidanların toprağa düşmesini istemiyoruz. Ne istiyor buradaki insanlar? Onurlarıyla yaşamak. İnsanlarımız burada cenazelerinin acısını yaşarken gerçekleşen bayrak indirme olayı bir provokasyondur. Biz hep söyledik: Hiçbir halkın değerlerine saygısızlık etmeyiz. Ama Kürt halkının değerlerine de saygı bekleriz.

Barış için büyük irade gerekir. Savaş belki barıştan daha kolay. Barışı öncelikle ruhumuzda, düşüncemizde kabul etmek gerekir.

Madem barışacağız, neden hala kalekollar yapılıyor?

Aslında buraya, Lice ye gelmesi gereken AKP Hükümetidir. Çağırıyoruz Başbakan’ı buraya. Halkın talebini buradan duyması gerekir. Gerçekten “Çözüm Çalıştayı”nda ne sonuç ortaya çıktı? Sadece Bakanlar konuştu, kendi kamuoyunu yaratmak için.

Çok açık ve net söylüyoruz: Savaştan hiçbir çıkarımız yok. Kardeşçe bir arada yaşamak istiyoruz. Ama AKP kendi çaldı, kendi oynadı.

Bahçeli, bayrağı indiren için şöyle dedi “Bayrak direğine tırmanacak kadar cüretkâr bir sefilin alnı çatından devrilmesi haktır helaldir” dedi.

“Milli namusumuzu temsil eden bayrağımızı korumaktan bi haber komutanlar yarın makamlarına gelerek silah çeken teröristler olduğunda ne yapacaktır? Çözüm ziyan olmasın kimse darılmasın yanlış anlamasın diyerek pısırıklığı devam mı ettireceklerdir?

Lütfen dikkat ediniz indirilen tekmelenen çiğnenen bayrak 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’nın bahçesinden gasp edilen sancağımızdır. Sancak düşerse vatan düşecektir. 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’nda hiç mi duyarlı helal lokma yemiş vatan ve bayrak sevgisiyle kalbi çarpan bir asker çıkıp da şerefsize gününü göstermemiştir. Türk bayrağını korumaktan aciz personel nerdedir? Nöbetçiler neyle uğraşmaktadır. Pilotlar nereye uçmuştur. Böylesi bir aciziyet, yenilmişlik nasıl izah ve tevil edilecektir. Farz edelim ki düşman saldırmış her tarafı çevrelemiştir. Silahlar tek kurşun atmadan orası teslim mi edilecektir. Bayrağımı muhafaza edemeyenler hava sahamızın güvenliğini nasıl temin edecektir? Müzakereci Başbakanı geçtik diyelim Genelkurmay karargâhında terör örgütü mensuplarının ölüm haberlerini yayınlamakla meşgul omzu yıldızlardan görülmeyen zevat bu gelişmelerden hiç mi vicdan azabı duymamaktadır.

Genelkurmay başkanlığının yaptığı açıklama ise özrün kabahatten büyük olduğunu gözler önüne seren bir beyanattır. Neymiş efendim çocuklar kullanılarak provokatif eylem yapılmış. Sınırlarını zorlayan bu tür eylemlere karşı serinkanlı davranılmış. Genelkurmay açıklamasının sonunda mizah gibi şaka gibi milletin zekâsını hafife alan bir ifade vardır: “Hiçbir kişi veya grubun şanlı Türk bayrağını dalgalandığı gönderinden indiremeyeceğini bilmesi kamuoyuna saygıyla duyurulur”.

Teröristler ülkemizi yakıp yıkmaktadır. Van’ın çatak ilçesinde görüldüğü gibi PKK tabela asmakta yol ve kimlik kontrolü yapmakta vergi adı altında haraç toplamaktadır. İnsanlarımız kaçırılmaktadır. Karakol ve baraj inşaatlarına düzenli eylemler icra edilmektedir. Hepsinden önemlisi burası çok mühimdir. Bağımsızlığımızın sembolü milli şerefimizin simgesi kardeşliğimizin timsali Ay yıldızlı bayrağımız indirilmiştir.

“LİCE ‘de, göstericilerden biri askeri bölgeye girip direğe tırmanarak Türk bayrağını indirdi ve geldiği gibi gitti… Yakın geçmişte Kıbrıs’ta, bir Rum genci aşka gelip Türk bayrağını indirmek için direğe tırmanırken nöbetçi asker tarafından vuruldu, bayrağı indiremedi.

Lice’deki gerginlik üzerine İmralı’ya giden HDP heyeti adadan döndü! Görüşme sonrası yapılan açıklamada Öcalan’ın mesajı iletildi.

Yaşanan olaylarla ilgili tarafları uyaran Öcalan, Diyarbakır’daki bayrak indirme olayının provokasyon olduğunu söyleyerek, her iki tarafın konuyu araştırarak kamuoyunu bilgilendirmesini istedi.

“Yeni aşamanın hayata geçirilmesi için yoğunlaşmam ve umudum aynı kararlılıkla sürmektedir.

Bir önceki görüşmemizde her iki tarafı da süreci zorlayıcı gelişmelerden ve provokasyonlara zemin hazırlayacak durumlardan kaçınmaları konusunda duyarlı olmaya çağırmıştım. Bu çağrımı yineleyerek her iki tarafın da anlamlı bir çatışmasızlık durumuna mutlak bir şekilde saygı göstermesini beklemekteyim.

Son dönemde yaşanan olaylar süreci zorlamaktadır. Tarihi bir aşamadayız. Başarılı olacağımıza da inanıyorum. Bunu başarmamız için burada yürüttüğümüz görüşmelerin tüm kamuoyunun bilgisine açık, şeffaf ve yasal bir şekilde yürütülmesi gerektiği tartışmasızdır. Böyle olması durumunda sürecin spekülasyonlara değil, demokratik çözüme ve bütün ülkenin demokratikleşmesine dönük olduğu herkes tarafından görülecektir.

Bu tarz provokasyonların halkların ortak geleceğini amaçlayan demokratik ulus çözümlemelerimi hedef aldığını herkesin bilmesi gerekir. Bu temelde kalıcı barış ve demokratik çözüm için çaba harcayan tüm kesimleri selamlıyorum. Büyük bedeller ödeyerek sağladığımız çatışmasızlık ortamını ve demokratik çözüm umudunu kalıcı barış sağlanana kadar herkesin titizlikle koruması gerektiği çağrısını önemle yineliyorum.”

Ertuğrul Kürkçü;

Lice’de ve aslında Başka yerlerde, Hani’de ve Kulp’ta olmakta olan gerginlikler hükümetin kalekol inşaatlarının yol açmış olduğu rahatsızlıkla doğrudan doğruya ilgili. Halk, bu kalekol inşaatlarına gündelik asayiş ihtiyaçlarının bir sonucu olarak bakmıyor. Bunları halkın gelecekteki hareketlerine karşı ve halkın gelecekteki kendi kendini yönetme taleplerine karşı bir tehdit olarak görüyor ve böyle gördüğü için de bunların yapımını barış sürecinin bir parçası olarak değil de güvenlik tertiplerinin bir parçası olarak görüyor ve buna karşı güçlü bir reaksiyon son bir yıldır var.

Hem halkın tepkisi güçlü ve sürekli, hem de devletin buna yönelik tavrı çok sert ve şiddetli. Bu gerilim daha ne kadar böyle gidebilir ve ne kadar gitmeli, esasen hükümetin bu kalekol yapımları siyasetini terk etmesi gerektiğini düşünüyoruz ve halkın tepkisine de hak veriyoruz. kalekollarla müzakerenin ve çözümün bir arada gitmesi mümkün değil, bunların birbirinden mutlaka ayrılması lazım.

Biz de gelişmeleri buradan takip ediyoruz, yarın da grup toplantımızı Lice’den yapacağız. Böylece, dikkat çekmek istediğimiz konu; Lice’nin bir çatışma bölgesi değil, siyasi müzakere bölgesi olduğu ve olması gerektiğidir.

Bu noktada bugün yapılan KCK açıklaması aslında süre giden huzursuzluğun ve sıkıntının başka bir noktadan ifadesidir.

Bu durum süreci tabii ki zorluyor. Ama biz bu süreci taktik bir an olarak görmüyoruz. Stratejik, tarihsel bir tutum, bir dönüşüm olduğunu görüyoruz. Öcalan’ın 2013 Nevruz çağrısı öncesine dönüleceğine ihtimal vermiyorum. İnsanlar akıllarından geçirebilirler fakat tarih ve koşullar buna elvermez. Ama bundan sonra da sosyal politik gerilimler olabilir ama o çerçevede ve o metotlarla olmaz. Ben bu yüzden herkese önüne bakmayı tavsiye ediyorum.

Bugün bir bayrak meselesidir gidiyor, doğrusu biz hiçbirimiz böyle bir şey olduğunu fark bile etmedik. Ben, Genelkurmay’dan yapılan açıklamanın da hakikati ifade ettiğini düşünmüyorum. Herhangi bir uyarı atışı, böyle bir şey de duymadık. Bu, hiç kimsenin ilgisini ve dikkatini çekmedi. Eğer böyle bir şey olmuşsa, olmasa niçin bu kadar üzerinde kıyamet koparılsın, bu zaten açıklamada olduğu gibi çocukların arasında birinin ya da çocuklar arasına karışmış birisinin yaptığı bir iş olabilir. Hava Kuvvetleri üssünün dikenli tellerini aşmak, oradan bayrak direğine tırmanmak, bayrağı indirmek, tekrar dikenli tellerden geri dönmek… Bu, fantastik bir öykü gibi geliyor bana. Velev ki öyle olmuş olsa bile, bu bizim için kabul edilmez, saçma ve gerçekleşmesi ihtimaline de bakınca çocukçadır. Ben, kocaman kocaman insanların çocukla çocuk olmasını yersiz görüyorum, buna politik manalar yüklemelerini de gereksiz görüyorum. Elbette hiç kimse hiç kimsenin bayrağını hiçbir yerden indirmemelidir.

Genel Kurmay Başkanlığı;

Gösterici gruplar söz konusu cenazenin defnedildiği mezarlığın yakınında bulunan 2’nci Hava Kuvvet Komutanlığına ait Kuzey Nizamiyesi bölgesinde bulunan bir nöbet kulübesine taşlı saldırıda bulunmuşlardır.

Bir kısmı çocuk olan göstericilerin arasında bulunan yüzü kapalı bir şahıs, nizamiye dış kapısından içeri atlayıp iki fens teli arasında bulunan araç kontrol bölgesine girerek, bayrak direğine tırmanmıştır. Bölgeye sevk edilen tim tarafından şahsı ikaza yönelik havaya iki el uyarı ateşi yapılmış ve sesle ikazda bulunulmasına rağmen söz konusu şahıs bayrağımızı gönderden almıştır.

Çocuklar ve kadınlar kullanılarak provakatif maksatlı yapıldığı, sivil ölümlerin amaçlandığı ve böylelikle kitlesel eylemlere zemin hazırlanması istendiği değerlendirilen ve tahammül sınırlarını zorlayan bu tür eylemlere karşı serin kanlı davranılmaya gayret sarf edilmektedir.

Yüce Türk Ulusunun sembolü, her zerresi şehit kanıyla bezenmiş bağımsızlığımızın işareti Türk Bayrağına, hiç bir değerden nasibini almamış bir şahıs tarafından saldırıda bulunulmasını nefretle kınıyor, bu saldırıyı yapan kişinin bulunup gerekli cezanın verilmesinin takipçisi olunacağının ve hiçbir kişi veya grubun Şanlı Türk Bayrağını dalgalandığı gönderinden indiremeyeceğinin bilinmesi kamuoyuna saygıyla duyurulur.

BAYRAK İNDİRİLMESİ HADİSESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

12 Haziran 2014

Yukarıda metinleri verilen konuşma ve demeçlerden şunu anlıyoruz.

1.PKK ve bir kısım HDP’li Kürt önderleri açılım ve barış sürecini hükümete karşı daha fazla taviz elde aracı olarak görmektedir. Bu zatların ifadesinde iki ayrı ulusun varlığından söz edilmektedir. Bayrağımız da komşu halkın manevi bir simgesi gibi tanımlanmaktadır. Türk bayrağının Kürtler nezdinde bir değeri yokmuş intibaı verilmektedir.

2.Geçen hafta Siirt, Batman ve Diyarbakır’ı kapsayan bir geziden yeni döndüm. Bu gezide dikkatimi çeken iki husus olmuştur.

a. Resmi kurumlar dahil hemen hemen hiçbir yerde doğru dürüst Türk Bayrağı’na rastlamadım.

b. Sanayinin s sini ifade edecek hiçbir endüstriyel tesis göremedim.

c. Halkın 1960’ların dünyasını yaşamaya mahkum edildiğini gördüm.

3.Türk Bayrağına karşı ülkenin bir kısım topraklarında düşmanca hareket ediliyorsa, cumhuriyet dönemi eğitim sisteminin iflas ettiğinin altını çizmek gereklidir.

4.Türk Bayrağı’nın İslam’ın genel bayrağı olduğu, İslam Birliği’nin en veciz simgesi olduğu kalplere yerleştirilememiştir.

Bu bayrak, bu sancak Peygamber Efendimizin simgesi olarak ortaya çıkmış, Hz Ali’lerin, Halid Bin Velid’lerin sancağı olarak muharebe meydanlarında zaferden zafere koşmuş, milli ruhumuzun simgesi olarak camilerimizin ve minarelerimizin tepesine dikilmiştir.

Bu sancağın kırmızı üç hilallisi şehitlerimizi, yeşili dünyadan cennete uzanan manevi yolculuğumuzu ifade etmektedir. Üç ayların simgesi, Allahın yeryüzüne gönderdiği manevi simgelerin en değerlisidir. Bu bayrak yalnız Türk Bayrağı değildir. Bu bayrak İslam ruhunun simgeleşmiş ve kenetlenmiş halidir.

Bu bayrağı milletlerinin hafızasından silmeye çalışanların sonu felaket oldu. Mısır’da Nasır, kendisine Türk düşmanlığı aşılayan Danışmanı Hayım Nahum’un (Bu zat Lozan’da İsmet Paşa’ya danışmanlık yapmıştır. Araplardan kopmamızı sağlamıştır.) tavsiyeleri doğrultusunda (Nasır’a da Türk düşmanlığını aşılamıştır.) Mısır’ın bayrağı olan Osmanlı Türk Bayrağını kaldırmış, onun yerine Arapların putperestlik dönemine ait manasız bir çaput parçasını getirmiştir. Sonuç, Nasır İsrail’e mağlup olarak kahrından öldü. Benzer bir hareketi de Libya’da Kaddafi yaptı tipik bir İngiliz darbesi ile iş başına gelen Alb. Kaddafi’nin ilk icraatı Libya’nın peygamber sembolü Türk Bayrağı’nı kaldırmak olmuştur. Yanına giden peygamber koltuğunda oturan Türk Başbakanı’na yaptığı yanlış misafirperverlik (?!) hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Sonunun nasıl olduğunu ibretle, üzülerek gördük. Keza Türk Başbakanı’na posta atan Saddam’ın da sonunun ne olduğunu gene de üzülerek gördük.

Türk Başbakanlık makamı, Türk Cumhurbaşkanlığı makamı kutsaldır, manevi bir misyonu temsil etmektedir. Bir kısım HDP sözcülerinin çizmeyi aşarak iki ayrı ulustan söz etmesi Türk Bayrağını başka bir ulusa ait simge gibi göstermesi kendi sonları açısından Allah indinde hiç de hayırlı sonuçlar doğurmayacağı bilinmelidir.

Bu simge bizzat peygambere ve onu gönderen Yüce Allah’a ait olduğu için, bizzat onun tarafından korunduğu bilinmelidir.

Bir kısım HDP sözcülerinin çocuklar üzerinden siyaset yaptığı açık seçik ortaya çıkmıştır. Şunu söylüyorlar. Kalekolların yapılmasının amacı nedir? Biz bundan çok rahatsızız diyorlar. Onlar zannediyorlar ki barış görüşmelerinin sonunda ayrı bir devlet ortaya çıkacak, kendileri de devlet başkanı olacak.

Aslında bu zatlar bilgi seviyeleri tutarlı ve yeterli olsa kalekolların yapılmasına karşı çıkmazlardı. Kalekol demek, ne demek? Devletin ve askerin sadece kendi karakoluna çekilmesi ve milletin içinde dolaşmaması demektir. Askerin alan kontrolü yerine, zayiat vermek ve verdirmek yerine, güvenli sığınaklara çekilmesi demek. Bölgede provokasyon ve kışkırtıcı eylemlerin yapılmaması demek. Yani askerin kışlasına çekilmesi ve yalnızca güvenlik işi ile meşgul olması demektir. Sivil halkın kendi işi gücü ile meşgul olup yükselmesi demektir.

Bu hadiselerin hızla ortaya çıkması provokasyonların amacının, Kuzey Irak’dan gelen Kürt petrolünü Türkiye’ye yedirmemek olduğu anlaşılmaktadır. Bu vesile ile Genel Kurmay Başkanlığı ile hükümet arasındaki uyumu parçalamaya çalışıyorlar.

Gelelim göstericilerin Kışlaya girme hadisesine, polisin mezarlık çevresinde yapılan gösterilerde olaylar çıkacağını bilmesi, bunun sağa sola sirayet edeceğinin değerlendirmesi, bu şahısların kışlaya girmesine mani olması gerekirdi.

Kışlaya yapılan saldırı da Komuta kademesinin ilgisiz kalması ve mukabil hiçbir şey yapmaması ilginçtir. Kaldı ki göstericiyi öldürmek yerine bir şekilde bertaraf ederek indirmek daha caydırıcı olacaktı.

Bu olaydan sonra başka bir gurubun kışlaya saldırarak uçakları yakması mümkündür. Askerin aynı zamanda polis gücü olduğu kendi emniyetini sağlamakla ilgili olarak her türlü yetkiye sahip olduğu personel tarafından bilinmediği anlaşılmaktadır. Bu derece tutuk davranılmasından bu anlaşılmaktadır. Şurası bilinmelidir ki “Sarı Öküzü “teslim ettiğin an bunun devamı gelir.

Ortadoğu’da cereyan eden her hadise bir istihbarat operasyonudur. Çocukların yaptığı iş değildir. Çocukların yaptığı işlere büyüklerin desteği olmadan asla mümkün değildir. TCK’da çocukların yaptığı işlerden ailelerini maddi ve manevi olarak sorumlu tutan, çaldıkları, kırdıkları her şeyden zaman aşımına ve affa uğramayan TC kimlik numaralarına işlenen bir mali cezalandırma sistemi getirilmelidir.

Çocuğun babasına kırdığı camın parasını ödetirsiniz bu işler asla olmaz. HDP’li siyasetçilerde kendi siyasi çıkarları uğuruna bu çocukları bir daha kullanamaz.

Bu işte Genel Kurmay Başkanı’nın sorumlu olduğunu söylemek abesle iştigaldir. “Her şeyden sorumlu olan hiçbir şeyden sorumlu değildir.” Genel Kurmay’ın kendisini tutmakta zorlandığı sınır ötesinde cereyan eden çok önemli hadiselere odaklandığı anlaşılmaktadır.

GAZZE SAVAŞI 3

FİLİSTİN’DEKİ ÇATIŞMANIN MAHİYETİ

(Alegorik izah)

Bir maç düşünün A ve B isimli iki takım sahaya çıkmış, maç yapıyorlar. B takımının oyuncuları dizlerinden bağlanmış koşamaz hale getirilmiş, elleri de arkadan bağlanarak hareket kabiliyeti büyük ölçüde kısıtlanmış… Öteki (A) takımının 11 kişi ile oynaması şart değil, istediği kadar oyuncu alabilir. Karşı takımdan istemediği oyuncuların atılmasını hakemden isteyebilir. Hakemin görevi B takımı oyuncularının bağlarını çözmesine mani olmak, hatasını yakalayarak oyundan atmaktır. A takımı oyun esnasında tekme ve yumruk atabilir, dirsek çıkabilir. Topu eline alabilir. Kuralsız kaidesiz oynayabilir. B takımı sadece ayağının burnu ile topa vurabilir. A takımının oyuncularına dokunması halinde kırmızı kart görür, maçtan atılır. B takımının üç hakkı vardır, deli dana gibi koşabilir, kendi kendine çalım atabilir, golü kendi kalesine atabilir…

Bunlara İlaveten B takımının lehine tezahürat yapılamaz, Türbinlerde B takımına ait seyirci olamaz. Pankart açılamaz. Kimse B takımının lehine tek kelime konuşamaz, övücü tek kelime söyleyemez, hatta adından söz ederse başına geleceğin ne olacağını bilemez. Adil oyun hakkından söz edilemez. Bu oyunun ali Cengiz oyunu olduğu söylenemez. Kural kaide asla ağza alınamaz, bu nefret suçunun ta kendisidir.

A takımının seyircileri herkese küfredebilir, taş atabilir, sopa kullanabilir, sahaya inerek karşı takımın oyuncularını öldüresiye dövebilir. Bu kadarla da kalmaz B takımının oyuncularının analarına, karılarına ve bacılarına tecavüz edebilir, hamile kadınlarını tek kurşunla öldürebilir. Böyle bir durumda B takımının haksızlığa uğradığından söz edilemez, söz edilmesine teşebbüs dahi edilemez. A takımının meşru ve centilmence yaptığı(!) her türlü oyun ve imha hakkının ihlal edilmesine göz yumulamaz.

B takımının canını kurtarmak için sahadan kaçmasına müsaade edilemez. Kaçsa da kurtulamaz. A takımının tek kale oyun oynama hakkı asla engellenemez. Seyircinin adrenalinin en yüksek seviyeye çıktığı ortamda, sahaya inerek B takımının pestili çıkıncaya kadar dövülmesine engel olunamaz, seyirci şizofrenik zevk almaktan mahrum edilemez. B takımı oyuncularının iki hakkı vardır dayak ve gol yemek. Bu hakkına itiraz ederse tek hakkı vardır. Ölmek!

İşte, bu maç 1948’den beri Filistin’de İsrail’le Filistin halkının tekrar tekrar yaptığı maçtır. Bu maçın adı da İsrail’in kendini koruma ve güllük gülistanlık içinde yaşama hakkıdır. Ötekilerin yaptığı lafı güzaftır. İsrail’in varlığına karşı mücadele demek, sadece İsrail’e kafa tutmak demek değildir. Hayatta kalmak, kendi varlığını korumak, kendi ülkesinde huzur içinde yaşamak, beladan kaçmak, çatışmadan uzak durmak, yurdunu yuvasını terk ederek göçüp gitmek, gittiği yerde yapılan zulümleri söylemek hatta mukabele etmeyi düşünmek, yakınları öldürülüyor diye küsmek, halinden şikâyet etmek, mezalimleri duyurmak, çoluğunu çocuğunu enkaz altından çıkartmak, yaralıları hastaneye taşımak, İsrail askerinin açtığı ateşten kaçmak, sığınakta saklanmak bütün bu hareketlerin hepsi İsrail’in varlığına karşı çıkmayı kapsayan nefret ve insanlık suçlarıdır.

Bu işi ancak beddua paklar.

İSRAİL BU SAVAŞI HANGİ DÜŞÜNCE İLE BAŞLATTI

İsrail 1967 Altı Gün Savaşı ile Gazze’yi ele geçirdi. 1979’da Mısır’la yaptığı Camp Davit Antlaşması’yla Gazze’nin Filistin Özerk yönetim bölgesine ait olmasını kabul etti, böylece Gazze’yi Mısır’dan koparttı. 2003 tarihine kadar işgal altında tuttu. Gazze’deki mukavemet güçleriyle baş edemeyeceğini anlayınca Yahudi yerleşim bölgelerini yıkarak Gazze’yi boşalttı. Gazze’yi abluka altına aldı, halka karşı gaddarca ambargo uyguladı. Boğucu ekonomik ambargoya, deniz ve hava limanlarının yıkılmasına, nefes alamaz hale getirilmesine rağmen, halk yorulmaz çalışkanlıkla kalkınmasını bildi. Yıkılan her şeyi tekrar tekrar yaptı.

İsrail Gazze’yi boşalttığı günden beri şehre musallat oldu. Halkın kafasını bombasız bırakmadı. Buraya tekrar tekrar saldırdı. Şehri nasıl imha ederim, halkı bezdirir nasıl kaçırtırım, Gazze’yi insansız hale nasıl koyarım meselesine kafa yordu.

B. Netenyahu ve kumarhaneler kralı Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman, tarihin en zalim kasabı azılı Müslüman düşmanı Ariel Şaron’un yapamadığını yapmaya, Gazze’yi fethetmeye karar verdiler. İsrail’in kendini koruma hakkını kullanarak; Hamas’ı silmeye, çoluk çocuk demeden sivil halkı öldürmeye, en seri cinayetleri işlemek için, bütün dünyanın gözü önünde yalan ve sahte gerekçelerle saldırmaya başladılar.

Bir ay boyunca bütün insanlık figüransız, vasıtasız; sansürden kaçırılabilen, gerçek sahnelerden oluşmuş cinayet filmi izledi. ABD, İsrail’in kendini koruma hakkına saygı gösterdi. Batının ikiyüzlü liderleri tilkiyi kümes bekçisi yapmak misali Netenyahu’nun gazasını daha zafer kazanmadan kutladılar. İsrail’in insancıl terörünü kutsadılar (!) Zafer dualarını yaptılar, Netenyahu’nun Musevi olduğunu unutarak vaftiz suyunu hazırladılar.(!?)

ASKERİ DOKTRİN

Gazze’de savaş tarihi açısından iğrenç bir savaş cereyan ediyor. Modern bir ordu, dünyanın nüfus yoğunluğu açısından en kalabalık bölgesinde ileri teknoloji ürünü modern silahlar ile karadan havadan ve denizden, kadın ve çocuk demeden, hastane, okul, cami, santral ayırt etmeden saldırıyor. Bu tür eylemleri yapan bir orduya mensup olmak hiçbir subaya veya askere şeref kazandırmaz. Bu kararı veren siyasetçiler insanlık tarihinin yüz kızartıcı cinayet tarihine barbar caniler olarak geçeceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Beş aylık bir çocuğu kafasından vurarak öldürmek, kumsalda oynayan çocukları bombalamak, sivil halkın toplu olduğu pazar yerlerine bomba atmak, okulları ve hastaneleri bombalamak, sırf zulüm olsun diye 50 bin konutu yıkmak veya hasara uğratmak bir ordunun düşebileceği en iğrenç durumdur.

İsrail Gazze Savaşı’ndan önce geliştirmekte olduğu askeri konseptin, hava savunma sisteminin denemesini yapmaktadır. Mevcut savaş doktrinin ne derece doğru olduğunu denemekte, bu vesile ile bir İslam şehrini imha etmektedir. Bu denemenin sonuçlarını bütün batılı başkentler merakla beklemektedir.

Bir güvenlik stratejisi kendi iç kaynaklarına dayandığı, kendini onarma ve idame ettirme yeteneğine sahip olduğu ölçüde mukavemet gücüne sahiptir. Bir strateji başkalarına güvenmediği ölçüde güvenlidir. Bir strateji sürprizler yapacak şekilde tasarlandığı, hasım güçleri aşacak şekilde yapılandırıldığı oranda hakiki korunma sağlayan stratejidir. Bir strateji dostlarını çoğalttığı düşmanlarını azalttığı, en az mukavemetle karşılaşarak başarıldığı taktirde iyi bir stratejidir. Bu kriterler çerçevesinde İsrail’in savunma doktrini incelendiğinde ABD olmadan savunma yapamayacağı, ABD’nin desteğini çekmesi halinde İsrail’in milli güvenlik doktrininin çökeceği değerlendirilebilir. Ayrıca aşırı silah üstünlüğünün İsrail’e sağladığı avantaj taktik hataların, teknolojik yetersizliğin açıklarını gizlemektedir. Bu durum çöküşün birden bire, hiç beklenmedik bir anda, aniden gerçekleşeceğinin işaretidir.

Bir savaşın başarısı hedefinin ne olduğunun açık açık seçik ifade edilmesine, ara ve ana hedeflerinin başarılabilir olmasına bağlıdır. Ayrıca seçilen hedefin milli güç unsurlarınca başarılabilir olması gerekir. Mesela İsrail’in Lübnan’a müdahalesinde bütün dünya İsrail’in hedefinin ne olduğunu anlayamamıştır. Ağır bombardıman ile başlayan İsrail saldırıları halkı çil yavrusu gibi dağıtmış, haksız yere yüzlerce insanın ölmesine sebep olmak İsrail’e karşı kini derinleştirmiştir. Bu savaşın sonunda, Hizbullah; asimetrik savaş kabiliyetini kullanarak, havada üstün düşman kuvvetlerine karşı geliştirdiği yöntemleri deneyerek galip gelmiştir. Bundan sonra İsrail’e yönelik mukavemetin daha şiddetli olacağı tahmin edilebilir.

Hizbullah’ın Lübnan’da kullandığı yöntemlere karşı şu ana kadar hiçbir ordu emin bir savunma yöntemi geliştirememiştir. Nitekim bu savaştan sonra, İsrail’de kurulan The Winograd Komisyonu İsrail’in nerede hata yaptığına dair tatmin edici cevap bulamadı.

Hata, siyasi kararla tayin edilmiş hedeflerin belirsiz olmasından mı kaynaklanıyordu, esas hedefi gizlemek için siyasi hedefinin belirsiz tutulmasının bir sonucu mu idi, bu durum anlaşılamadı. Aslında İsrail Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar bir alanı işgal ederek topraklarına katma hedefini gizlemiş, halkı ağır hava bombardımanı ile yerinden yurdundan sürmüş, bölgeyi boşaltmış, zapt ettiği topraklarda dahi hâkimiyet sağlayamamıştır.

Arazinin elde tutulması kara birliklerinin alana hâkim olmasıyla mümkündür. İsrail işte bunu sağlayamamış, zırhlı birlikleri ağır zayiat vermiş, hava kuvvetlerinin de kayıpları olmuştur. Bundan sonraki süreçte Hizbullah’ın hava savunma kabiliyetine önem vereceği meydanı boş bırakmayacağı değerlendirilmelidir.

Bu yenilgiden sonra, İsrail ordusu 2006 Lübnan savaşından elde edilen tecrübelerin ışığında, askeri reform çalışmalarını şu esaslara dayandırmıştır: 1) İstihbarat üstünlüğü, 2) Özellikle hava kuvvetlerine dayanan ateş üstünlüğü, 3) Hava savunma sistemleri, 4) Siber savaş, 5) Mısır ve Suriye sınırlarının korunması. 6) Nükleer silah kullanma tehdidi.

Bu doktrine göre anavatanın savunması garanti altına alınacak, hiçbir İslam ülkesi ordusunun uzak ve yakın tehdit oluşturmasına fırsat ve imkân verilmeyecektir. İsrail hava savunma (demir kubbe) sisteminin koruması altında anavatanı her türlü tehlikeden korurken, hava gücünün ezici imkân kabiliyetine dayanarak, nükleer kapasitesini nihai tehdit olarak kullanacak, yakın ve uzak düşmanları önleyici savunma doktrini ile tehdit daha belirmeden yerinde imha edecektir.

Suriye ve Mısır’dan gelecek tehditlere karşı mevcut kuvvetlerle yeterli savunma yapılacak, zaman kazanılacak, yıldırım harbi esaslarına dayalı olarak tanzim edilmiş seferde kurulacak birliklerle taarruz edilip kesin mağlubiyete uğratılacak. Tam bu sırada, Suriye’de iç harp çıkması sebebiyle Suriye tehdit olmaktan çıkmış, Mısır’da ABD/İsrail yanlısı General SİSİ demokratik bir askeri darbe ile(!) iktidara gelmiş, Mısır’dan gelebilecek tehdit de ortadan kalkmıştır. Türkiye seçim ortamına girmiş, İran ekonomik abluka ile baskı altına alınmış; Bu ortamda İsrail’in iki eli de boşta kalmıştır.

Yeni askeri doktrine göre; İsrail istihbarat üstünlüğünü ve siber savaş kabiliyetini sürekli geliştirerek tehditleri daha oluşmadan bertaraf edecek, bütün tehditleri ileriden karşılayacak ve mukabele edecek inisiyatif gücünü uyanık tutacaktır.

İsrail, bu mantık çerçevesinde reform çalışmalarına hız verdi. Bu meyanda hasım güçlerin parçalanması, tehdit olacak güçlerin ABD’yi kuvvet kullanmaya özendirerek, sahte bilgi ve istihbarat raporlarıyla aldatarak, hasım güçleri tasfiye etmesini temin etmiştir. (Irak ve Suriye’yi) Ortadoğu’da bu sayede büyük ölçüde güç boşluğu yaratmıştır.

Hasım güçlerin parçalanması ve bu ülkelerin birçoğunda iç harbin başlaması İsrail milli güvenliğinde rahatlama sağlamış, masraflı kuvvet unsurlarının önceliği ortadan kalkmıştır.

İsrail ordusunun reform çalışmalarından en fazla ödenek kısıntısı kara kuvvetlerinde yapılmış, bunun yerine özel kuvvetlerin güçlendirilmesine büyük önem verilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda İsrail özel kuvvetleri Irak ve Suriye’de istikrarın bozulmasında önemli görevler üslenmiş, bölgeyi kan gölüne çevirmiştir. Bu kararın, yani kara kuvvetlerine daha az önem vermenin sonuçları özel kuvvetlere önem vererek şekillenmiş, bu da kara kuvvetlerinin hiçbir zaman kazanamayacağı bölgesel istikrarsızlığa sebep olan (Irak ve Suriye’de) bölünme ve çatışmaların temelini atmıştır. İsrail’in bu kararının yanlış olduğu iddia edilemez: Çünkü yakın bir tarihte konvansiyonel bir ordunun İsrail’i tehdit etmeyeceği faraziyesi bu gün dahi geçerliliğini korumaktadır. Bu durumda örtülü savaş yeteneğini kullanarak iş yapmak daha avantajlı olmaktadır.

Asimetrik savaşlar sürpriz taktik yöntemler ve silahlarla kazanılmaktadır. Bir ordu ne kadar büyük ezici ateş gücüne sahip olursa olsun, kara parçasını zapt edecek ve elde tutacak kudretten yoksunsa, nihai olarak savaşı kazanamaz. Kazandığı araziyi terk eder, çıkar gider. Kara kuvvetleri araziyi zapt eden ve elde tutan asıl unsurdur. Bir yeri ele geçiremeyen, ele geçirdiği yeri kontrol edemeyen kara gücü güvenilir bir güç değildir. İsrail’in bu imkân kabiliyeti zaten hiçbir zaman mevcut değildir. Bundan sonra da yeterlilik kazanması mümkün değildir. (Yeterli nüfusunun olmaması, güçlerinin bütün cephelerde dağılması, vatandaşı olan Arapları dahi düşman olarak algılaması yüzünden)

İsrail’in dışlayıcı İslam politikası, nefret ettirici ayrımcılığı ve insanları mukavemete zorlayıcı eylemleri, nefret ettirici katliamları kendiliğinden mukavemet oluşturmakta, halkı mukavemet edici çaresizliğe itmektedir. Bu durum terörist unsurlar, el kaide gibi propaganda amaçlı suçlamalarla mesnetsiz fasaryalarla izah edilemez.

Kara Kuvvetleri’nin önemi son Gazze saldırısında tekrar ortaya çıktı. İsrail ordusunun Gazze içine karadan istediği ilerlemeyi sağlayamadığı görülüyor. Hizbullah ve İran ordusundan yeni asimetrik savaş teknikleri konusunda eğitim alan Hamas güçleri, İsrail ordusuna pusu kuruyor, ağır kayıplar verdiriyorlar. Gazze saldırısı bittikten sonra İsrail’de savunma reformu konusunda yeni ve daha kapsamlı bir tartışma başlayacağı kesindir.

Bu çatışmadan sonra İsrail Gazze’yi daha fazla boğacak, Hamas’ın hareket kabiliyetini kısıtlayacak tedbirler üzerinde yoğunlaşacağı beklenmelidir. Bu durumu değerlendiren ABD Askeri İstihbarat Başkanı General Michael Flynn ”Hamas’ı yok etmek iyi fikir değildir. Bunların yerini daha radikal ve daha yırtıcı guruplar alacak, İsrail’in anavatanına yönelik tehdit önlenemez boyutlara çıkabilir,” dedi.

Bu çatışmaların sonunda Hamas’da askeri durum değerlendirmesine gidecek, İsrail’e daha fazla hasar vermenin yollarını arayacak, hava savunması, istihbarat, İsrail’in askeri yığınaklarının imhası, roketlerin hedefe isabet kabiliyetinin artırılması, tahrip gücü yüksek füzelerin kullanılması, sivil can kayıplarına karşı misli ile mukabele edilmesi, nükleer cephaneliklerin patlatılması gibi hedefler üzerinde çalışması beklenmelidir. İsrail’in canının yanması daha agresif hareket etmesine sebep olarak, ABD’nin önleyemeyeceği meşruiyet krizine, bölgede büyük kan dökülmesine ve çılgın hareketlere sebep olabilir. Bunun için başta Türkiye olmak üzere bütün İslam ülkelerinin hazırlıklı olması gereklidir.

Hamas, çatışmalar uzadıkça, İsrail’in dünya kamuoyu önünde daha ağır bir imaj darbesi alacağını biliyor, Gazze’yi boğan ambargo şartlarının devam etmesi halinde İsrail saldırganlığının iki üç senede bir tekrar edeceğini biliyor. Gene misli ile karşılık verilmediği takdirde İsrail’in her zaman barışı boğmak için fırsat kollayacağını, kayıtsız şartsız teslim olmasının Gazze’nin silahtan arınmasının İsrail’in saldırganlığını daha da azdıracağını biliyor. İsrail’in saygı duyması için bileğinin bükülmesi gerektiği, bundan sonraki çatışmalarda İsrail’in Gazze üzerinde serbestçe uçak uçuramayacakları, tanklarıyla hat düzeninde top atışı yapamayacakları bir taktik geliştirecekleri, İsrail Kara Kuvvetleri’ne ağır hasar verecekleri değerlendirilmelidir.

Hamas’ın İsrail içindeki büyük karargâhları hedef alması, askeri garnizon bölgelerine, konvansiyonel ve nükleer cephaneliklere saldırması halinde İsrail’in hiçbir savunma doktrininin fayda getirmeyeceği kendisinin imhası pahasına İsrail’i de imha edecekleri değerlendirilmelidir.

İsrail’in temel savunma politikası sebepli sebepsiz bahaneler bularak, ezici saldırılar, boğucu sosyal ortamlar sağlayarak Arap nüfusu Filistin’i terke zorlamak olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda harbin nihai gayesi zafer kazanmak olmadığı için böyle bir harbi kazanmakta mümkün değildir. Geçmişteki dünya harp tarihine baktığımızda dünyanın en zalim güçleri arasında sayılan Moğollar bile zapt ettikleri coğrafyalarda alana hâkim olduktan sonra halkın serbestçe çalıştığı bir düzen kurulmasına haraç gelirlerinin artmasına gayret ettikleri halkı dışlamadıkları görülmektedir. İsrail’in uyguladığı yöntemler, etnik temizlik politikaları, mukavemete zorlayıcı operasyonları dünya tarihinde tekdir. Bu zihniyetin barış tesis etmesi mümkün değildir. Bu zihniyetle, kendisinin de bölgede huzur içinde oturması imkânsızdır.

Bu işin kana kan intikam sürecine getirilmesi İsrail karar vericilerin siyasi ve askeri suçudur. Bu durum sadece suç değil, insanlığa karşı soykırım suçu olması sebebiyle tekrar tekrar İsrail’in suçudur.

Hamas’la İsrail’in çatışmasının burada bitmeyeceği kesindir. İran’ın dini lideri Hamaney Ramazan ayında bir konuşmasında dedi ki; “Sadece Hamas değil, Batı Şeria’daki Filistinliler de silahlandırılmalıdır. “ Bundan yirmi yıl önce ABD Eski Dışişleri Bakanlarından Kisinger demişti ki; “İsrail’i 2023’e kadar bölgede yaşatamayabiliriz. Bu devletin tasfiye edilmesine karar verebiliriz.”

İsrail’in birkaç sene önceki Cumhurbaşkanı Şimon Peres şunları söyledi: İsrail askeri yolları tüketti. Gazze krizi diplomatik yollarla çözülebilir.

Bu savaş içinde karşılıklı güç dengesi olmadığı için ateşkesin devamı veya sürdürülmesi tek taraflı İsrail’in iradesine bağlı kalmıştır. İsrail istediği zaman ateşkes ilan etmiş, istediği zaman ateşkesi ihlal etmiştir . Bu durum İsrail’e ve verdiği sözlere güvenilmeyeceğini defalarca göstermiş, icabında ABD’nin çabalarına karşı durmaktan, bu çabaları boşa çıkartmaktan çekinmemiştir. ABD ve BM yöneticilerini defalarca dünya kamuoyu önünde zor durumda bırakmıştır. ABD’deki karar vericilerin değişmesi, daha adil düşünen devlet felsefesinin teşekkülü, Amerikan derin devletinin İsrail’in götürüsünün getirisinden daha maliyetli olduğuna karar vermesi durumunda İsrail’in sonunun ne olacağı belirsizdir. Bu durumun ilelebet böyle gitmeyeceği kesindir.

İsrail’in tek başına uzun süreli bir harbi yürütmesi, ABD’ye dayanmadan, kendi kendine yeterliliği esas alan bir savunma doktrini geliştirmesi mümkün değildir.

Bu yüzden İsrail komşu ülkelerin nükleer kapasiteye sahip olmaması için var gücü ile çalışmaktadır. Irak’ın Osirak, Suriye’nin Rakka yakınlarındaki nükleer tesislerine gerekçe göstermeden baskın tarzında vurmuş, İran’ı da nükleer faaliyetlerinden dolayı devamlı tehdit etmektedir.

HAMAS İLE İSRAİL ARASINDA GÜÇ DENGESİ VAR MI?

Tarafların hassas ve kuvvetli tarafları

Gazze:

Bir defa Gazze hava savunması olmayan, düşmanın deniz topçusu, topçu ve tank topu atışlarına açık bir alandır. Gazze Şehri, İsrail’in ablukası altında olup, inşaat malzemesinin dahi girişine müsaade edilmemektedir. Karadan ve denizden üç tarafı İsrail tarafından çevrilmiştir. Buralardaki kapıları kullanamamaktadır. Tek kara hududu ve tek çıkış kapısı Mısır’ladır. Halkın geçimini büyük ölçüde milletler arası yardım kuruluşları ve Arap ülkelerinin bağışları sağlamaktadır. Halkın yarıya yakın kısmı kamplarda ve geçici meskenlerde oturmaktadır. Son İsrail saldırılarıyla 300 bin kişi daha evsiz kalmıştır. Şehrin hava savunması, deniz saldırılarına karşı mukabele gücü olmadığı için uzun süreli harp ve mukavemet gücü yoktur. Gazze’ye silah ve mühimmat kaçak yollarla gelse dahi uzun süreli lojistik sevk ve idareyi idame ettirecek kapasiteden mahrumdur. Kaldı ki bu mümkün olsa bile Hamas’ın sivil halkı koruyacak gücü yoktur. Sivil halk korumasız ve yiyecek imkânları bakımından yetersizdir.

Şehir uzun süreli bir kuşatma harekâtına dayanamaz, halkın hayatta kalması ABD karar vericilerinin insafına kalmıştır. ABD müsaade ettiği taktirde İsrail’in Gazze’ye karşı kitle imha silahları kullanması da mümkündür.

Hamas, İsrail’e ağır hasar verme kapasitesine ulaştığı taktirde İsrail’in hassas bölgelerine çok yakın olması sebebiyle ciddi hasar vermesi mümkündür. İsrail’in Filistin halkına zarar veremeyecek kapasiteye gelmesi için Hamas’ın ve FDH (Filistin Direniş Hareketi) her İsrail saldırısında en az 50 uçak ve 300-500 arası zırhlı aracını imha edecek kapasiteye gelmesi ve bu kapasitesini artırarak, tekrarlanacak her İsrail saldırısında daha büyük hasar vermesi gereklidir.

Batı Şeria ve Kudüs’teki İsrail gücünün zayıflatılması tarihi İslami dokunun korunması için bütün İslam ülkelerinin Hamas’a ve Filistin direniş örgütlerine her türlü yardımı yapması şarttır.

İsrail

Derinliği olmayan coğrafi yapısı ile savunma muharebesine zorlandığı taktirde anavatanını korumakta müşkülata uğrayacağı değerlendirilmelidir. Komşularıyla geçimsizliği esas alan siyaseti sadece bölgesinde değil bütün dünyada öfke yaratmaktadır. Kendini savunma(kendini koruma) hakkını senelerden beri mütecaviz ve orantısız bir şekilde kullanması bütün dünyada kendisine karşı nefret oluşturmuştur. ABD’nin küresel güvenlik misyonu ve gücü giderek azalmaktadır. Gelecekte ABD’nin koruma gücünü kaybettiği taktirde İsrail’in güvenliği altüst olacaktır. Tarih boyunca güç dengelerinin mutlak değil nispi olduğu dikkate alındığında İsrail’in bu kafa ile uzun süre yaşayamayacağı tahmin edilebilir.

İslam ülkelerinin toparlanması ve tecavüze karşı birlikte hareket etmesi halinde İsrail’in bölgede yaşaması gittikçe güçleşecektir. İsrail bölgeden çıkartıldığı taktirde batının İslam dünyası üzerindeki hegemonyası son bulacak geçmiş asırlarda olduğu gibi dünya büyük huzur bulacaktır.

Sonuç: İsrail savunma muharebesine dayanamaz. İsrail’i mutlaka savunma muharebesine zorlayacak silahlanma programı başlatılmalıdır. Sünni ve Şii, tüm İslam dünyasının birlikte hareket etmesi temin edilmelidir.

ATEŞKES NE DERECE GÜVEN VERİCİDİR?

Bundan sonraki süreçte Hamas’ın İsrail’i çatışmaya son verecek icbar gücü yoktur. Aslında Hamas’ın, çatışmanın sona ermesi, diğer bir ifade ile ateşkes için çaba sarf etmesinin bir manası yoktur. Ateşkes eşit güçlere arasında karşılıklı hasarın fayda getirmediği durumlarda kurulur. İsrail’in Hamas’ın askeri kapasitesine zarar vermezse dahi kapana kıstırdığı Gazze halkına zarar vermesi mümkün olduğu müddetçe iki taraflı ateşkesten değil, İsrail’in tek taraflı ateşkesinden söz edilebilir. Nitekim Mısır’ın çabası ile sağlanan ateşkesin başlamasından beş saat sonra bozulduğunu unutmayalım. Hamas’ın ateşkes için ileri sürdüğü şartlar ise haklı ve halkın nefes almasına yönelik kalıcı barışın kurulmasını hedef alan isteklerdir.

Halit Meşal, Hamas’ın ateşkes için şartlarını şöyle sıralamaktadır: “İsrail’in operasyonları durdurması, Refah Sınır Kapısı’nın açılması, tutuklu Filistinlilerin serbest bırakılması, Gazze’ye deniz ve hava ablukasının kaldırılması ile Gazze’ye havaalanı yapılmasına izin verilmesi.” Halit Meşal’in taleplerinin tamamı kalıcı barış kurulmasının şartlarıdır.

Ateşkesin tesisi için İsrail’in Hamas’ın tam silahsızlanmasını talep edeceği değerlendirilmelidir. Silahsız Hamas’ın İsrail’i barışa zorlayamayacağı kesin gerçekliktir. Bu durumda İsrail’in bu kirli harbi hiçbir zaman bitirmeyeceği her iki üç senede bir Gazze ve Batı Şeria’ya saldıracağı değerlendirilmelidir. Hamas, barış şartlarında ısrar ettikçe, İsrail ordusu da saldırılarına devam edecektir. Hamas’ın ileri sürdüğü şartlardan vazgeçmesi Gazze’nin boğulması manasına gelmektedir ki; bu da barış şartlardan vazgeçmeyi mümkün kılmamaktadır. Dolayısıyla bu savaş burada bitmeyecektir. Nitekim Netenyahu “bize bir yıl kadar müddet verilirse Gazze’deki Filistin direnişini bitiririz, tüneller meselesine bir iki yıl içinde teknolojik çözüm bulacağız,” demiştir.

Bizce hangi tedbiri düşünürlerse düşünsünler, karşı tarafta yeni tedbirler bulacaktır, her yeni savaşta Filistin’in direniş gücü iki katına çıkacak, stratejik denge aşamasına doğru aşama kaydedecektir. Bunun için Türkiye dâhil bütün İslam ülkeleri birlikte çalışmalıdır. Filistin Mukavemet hareketi topyekûn desteklenmelidir.

İSRAİL’İN GAZZE’DE UYGULADIĞI HARP DOKTRİNİ

İsrail Lübnan Savaşı’nda Hizbullah’a karşı kullandığı savaş doktrinini ve asimetrik kuvvetlere karşı elde ettiği tecrübeleri kullanmaktadır. Başka sahalardan elde edilen tecrübelerden de istifade edilmektedir. Esad’ın Halep’te, Putin’in Çeçenistan’da yaptığı gibi halkı topyekûn göç ettirme veya imha etme politikası burada mümkün değildir. Ancak Grozni’de Çeçen direnişi; Rus yanlısı Çeçen hareketi ile ittifak sağlayarak Kadirov taraftarları üzerinden ikiye bölünmüş, iktidar Kadirov yönetimine teslim edilmiş, halkın bir kısmının desteği alınmış, muhalif güçler tasfiye edilmiştir.

Rusların Çeçenistan’da yaptığı ile İsrail’in planı taban tabana zıttır. İsrail barışçı veya savaşçı hiçbir Filistin gurubunu muhatap almamakta, bütün halkı topyekûn sindirmeye çalışmakta, bütün Filistin’e silinmesi gerekli düşman gözü ile bakmaktadır. Bu da Filistin’in İsrail ile birlikte yaşama şansını bertaraf ederek, bitmez tükenmez direniş doğurmaktadır.

Bu durumun düzelmesinin asla mümkün olmayacağı açıktır. Çünkü İsrailiyat adı verilen inanç doktrini, Tevrat’ın tahrif edilmiş hükümleri Yahudilere tanrısal bir güç izafe etmekte, diğer milletleri ezilmesi gereken hizmetkârlar hükmünde görmektedir. Bu mantık doğrultusunda her seçim döneminde İsrail sağının daha sağındaki adamlar, fanatikler, teröristler, teröristlerin teröristleri iktidara gelmiştir ve gelecektir. Bu süreç devam ettiği taktirde İsrail’in başına gelecek adamlarla konuşma şansı dahi kalmayacaktır. İsrail orta sınıfının, geniş halk kitlelerinin uyanması ve bu kısır döngüden kurtulması için, Filistin’de tesirli bir direnişin organize edilmesi şarttır. Aksi taktirde sıranın kime geleceğini bilemezsiniz. Bu gün İran derler yarın sıra Türkiye’ye gelir.

Geçmişte Türk ordusunun başında bulunmuş iktidarları devirmeyi marifet sanan kimi generallerin İsrail’den tehdit algılamamış olmaları, Türk savunma sanayinin yerli imkânlarla geliştirilmesi üzerinde çalışmamış olmaları çok ilginçtir, çok dikkat çekicidir. Aksine aynı zatların İsrail’le savunma işbirliği antlaşmaları imzalamaları, Türk tanklarını değerinin on katına İsrail’de onarttırmaları, Türk güvenlik sistemini İsrail’e pas etmeleri “ ciğeri kediye emanet etmeleri” Türk halkının dikkatinden kaçmamıştır. Hesabı gören Yüce Allah bu zatları cezasızda bırakmamıştır.

İSRAİL GERÇEKTE BARIŞ İSTİYOR MU?

İsrail’in gerçek barış istemesine engel dört önemli nokta vardır.

1.Dini teolojik engel (Bölge halklarını insan olarak görmeyen sapık teolojik saplantılar.)

2.İsrail’in askeri gücünün nükleer ve konvansiyonel kabiliyeti bütün İslam ülkelerini harabeye çevirecek kapasitede olması

3. ABD’nin bu devleti İslam coğrafyasını dövmek için sopa gibi kullanması, elindeki askeri gücü mütemadiyen takviye etmesi, nükleer kapasitesini görmemezlikten gelmesi…

4.İsrail’in milli güvenlik politikasının Basra Körfezinden, Mısır’a, Mısır’dan Anadolu’yu yarısını kapsayan alanı hedef olarak gören yayılmacı politikaya dayanması. (Nil’den Fırat’a kadar olan Arz-ı Mevut denilen bölge)

Aşırı güç birikimi ve dışlayıcı etnik politikalar, sağduyusunu kaybetmiş liderlik, fanatik fundamantalist aşırılıkçıların iktidara gelmesi, kendilerinden sonra iktidarı daha aşırılara teslim eden sürecin kökleşmesi, İsrail’in hiçbir zaman kabında durmayacağını göstermektedir. Bu devleti bela olarak görmeyenler ileride nasıl bir tarihi yanılgıya düştüklerini geçte olsa anlayacaktır. İsrail’in müesses yapısı barış devleti olmaya müsait değildir. Çünkü:

 İsrail barış değil savaş devletidir.

 İsrail üretim ve halk devleti değil, askeri garnizon devletidir.

 İsrail İslam coğrafyasında fesat ve husumet üretmek üzere kurulmuş istihbarat devletidir.

 Uzak ve yakın gördüğü tehdit ve menfaatlerini korumaya yönelik önleyici saldırı ve terörist operasyonlar, suikastlar düzenleyen çete devletidir.

 İsrail bir devlet değil, savaş makinesidir.

 Dolayısıyla bu devletin vazifesi barış değil savaşmaktır. Barış istemesi mümkün değildir. Bu devletle barış içinde bir arada yaşamak mümkün değildir.

 Bu devlet için her şey rus ruletidir. Ya imha edecektir, ya da imha edeceksiniz! İkisinin ortası yok…

Sadece İsrail’in son 10 yılda yaptığı saldırılara baktığımızda; 2006 Lübnan, 2008 Gazze, 2009 Mavi Marmara, Suriye topraklarına iki defa ve son olarak 2014’de tekrar Gazze’ye saldırdı. Defalarca İran’a saldırmak için harekete geçti. Yani İsrail savaşsız yapamıyor. Bu devletin barış tesis etmesi mümkün değildir. Şayet kolunu kırarsanız elinizi öper.

BARIŞ HANGİ ŞARTLARDA KURULUR?

Barışın kurulması için taraflar arasında güç dengesi olması, tarafların niyetlerinin samimi olması, hedefler arasında uzlaşmaz, (antigonistik) uzlaşılması imkânsız görüş farkının olmaması, bir tarafa aşırı üstünlük tanırken öbür tarafı aşağılayan pozisyon kurulmaması, halkın kendini koruyacak güvenlik araçlarına sahip olması, barış görüşmelerinin eşit, adil ve güven verici ortamlarda yapılması gereklidir. Dikte edici her şart, barışı kurmayı ve korumayı sağlamadığı gibi bir sonraki çatışmanın temelini atmaktadır.

Filistin-İsrail görüşmeleri tarihin hiçbir devrinde eşit ve adil şartlarda yapılmamış, İsrail liderleri kendilerine mukavemet eden güçleri terörist guruplar olarak tanımlamış meşruiyetlerini tanımamış, savaş yöntemi olarak da sivil halka acımasızca saldırmıştır. Mesela son Gazze saldırısında 41 camiyi tamamen yıkmış, 121 tanesini de kısmen tahrip etmiştir. Filistin halkı düşmanımız değil, bizim asıl düşmanımız Hamas’tır demişler, evlere, okullara, BM’in yardım merkezlerine, hastanelere saldırmışlardır. Böyle bir zihniyete sahip düşmanın mütekebbir pozisyonu barışın tesisi için en büyük engeldir.

Barış kurulmasına, en mühim diğer bir engel de; Filistin halkının kendini savunacak araçlardan yoksun olmasıdır. İsrail’in Filistinlilerin öz savunma gücü kurmalarına karşı olmasıdır.

Gazze halkını boğmayı esas alan denizden, havadan ve karadan kapalılık pozisyonu sürdüğü müddetçe, bölgede, barış değil geçici ateşkesler olur.

BARIŞI TESİS ETME ÇABALARI VE İSRAİL’İN POZİSYONU

Filistin temsilcileriyle İsrail arasında yapılan barış görüşmelerinde Netenyahu yönetimi karşımızda tek Filistin göremiyoruz. Birinin kabul ettiği barış planını öteki taraf ret ediyor. Karşımızda tutarlı bir taraf, tek bir Filistin bulamıyoruz, diyordu. Mahmut Abbas’ın temsil ettiği FKO ile Hamas milli birlik hükümeti kurunca bu defa birleşik Filistin ile barış antlaşması yapmam diyor. Bunun manası nedir? Aslında Türkçesi canım dayak istiyor, diyor. Ama ortada dayak atacak güç yok.

Aslında Netenyahu demek istiyor ki; Arap/Müslüman dünyası birbirine girdi, bu fırsat bir daha ele geçmez. Kan dökmek için uygun ortam varken ne diye barış antlaşması imzalayalım…

Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Tayyip Bey’i zor duruma düşürmek için Gazze’ye operasyon için en uygun zamanlamanın bu gün olduğuna karar verdiler. Suriye’deki kuvvet boşluğu, Irak’dan Lübnan’a kadar uzanan alanda IŞİD’in ortaya çıkışı, Irak’da Maliki yönetiminin mezhep radikalizmi, İran’ın ambargo altında olması, S.Arabistan ve Körfez Araplarının ABD’nin güdümünün dışına çıkamamaları, Mısır’da Neo-con İsrail yanlısı SİSİ’nin demokratik darbe(!) ile iktidara gelmesi, İsrail’e barışı bozmak için uygun ortam ve fırsat yaratmıştır.

İsrail’in savaş makinesi olduğu göz önüne alındığında; İsrail için Ortadoğu’da barış değil savaş için elverişli ortam vardır.

İsrail’in milli gücü işgal ettiği alanları hazmedecek, istikrar sağlayıp kontrol tesis edecek kabiliyetin hududuna gelmiştir. Bundan sonra sınırlarının ötesine taşma yeteneğinin olmadığı maksimum gücünün bu kadar olduğu değerlendirilmelidir. Son Gazze operasyonu daha önce Lübnan’da olduğu gibi bir defa daha teyit etmiştir ki, İsrail milli gücünün sınırlarını zorlamaktadır. İsrail zapt ettiği araziye elde tutacak kapasiteden mahrumdur.

İsrail savaş makinesi konvansiyonel bir savaşta yıldırım harbi doktrinine göre tek nefeste zafer kazanacak şekilde dizayn edilmiştir.”Takatinin bittiği noktada kesinlikle nükleer silah kullanmaya teşebbüs edeceği değerlendirilmelidir.” Müslüman ülkelerin hasmın merhametine sığınarak güvenlik sağlamaları mümkün değildir. Size tokat atacak hasmın kafasını kıracak gücünüz yoksa aşağılanmaya, şerefinizi, tarihinizi, kimliğinizi her şeyinizi kaybetmeye mahkûm olursunuz. Tehdit, yumurta son noktaya geldiğinde değil, ilk belirdiği andan itibaren karşılanmalı, her duruma göre hazırlıklı olunmalıdır. Müslüman ülkeler birlik kurulmalı, birlikte savunma mekanizmaları kurmalıdırlar.

SON OPERASYONDAN SONRA ATEŞKES ÇABALARI

ABD yönetimi, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin Gazze’de ateşkese ulaşılması çabalarına yönelik İsrail’den gelen eleştirilere sert tepki göstererek, İsrail’deki bazı kesimleri Kerry’ye karşı “yanlış bilgilendirme” kampanyası başlatmakla eleştirdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki, İsraillilerin eleştirileriyle ilgili olarak, “Ortaklar ve müttefikler birbirlerine bu şekilde muamele etmezler” ifadesini kullandı.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı Tony Blinken da eleştirilerin, “insanların ya yanlış bilgi içeren şeyleri sızdırmaları ya da onların yanlış bilgilendirme girişiminden” kaynaklandığını belirtti.

Eleştirilerin hedef tahtası olan teklifin ABD’nin teklifi olmadığını, İsraillilerden görüşlerini almaya yönelik, Mısır’ın girişimini temel alan bir fikirler taslağı olduğunu kaydeden Blinken, “Dolayısıyla bence maalesef bu, bir yanlış bilgilendirme çabasıydı ya da (sızdırılan şeyler) yanlış bilgi içeriyordu” dedi.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Psaki, “İsrail kabinesinin de onay verdiğine dikkat çektiği Mısır’ın teklifini temel alan ve üzerinde ‘gizli’ ibaresi bulunan taslağın kamuoyuna sızdırılmasından ABD olarak “şaşkınlık ve elbette hayal kırıklığı duyduklarını” kaydetti.

Psaki, Kerry’nin müzakereleri yürütme biçiminin İsrail medyasında tarif edilme şekliyle, İsrail hükümet yetkililerinin kapalı kapılar ardında ABD’ye söyledikleri arasında fark bulunduğunu da söyledi.

Sözcü Psaki, Kerry’nin, Hamas üzerinde en fazla etkiye ve role sahip olduklarını düşündükleri Türkiye ve Katar ile yakın temas halinde olduğuna dikkati çekti. Psaki, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Katar’ın Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Halit El Atiye’nin Hamas üzerinde etkiye sahip iki kilit muhataptır. Bir gazetecinin, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun İsrail’e yönelik sert eleştirilerinden sonra, ABD’nin Türklerle çok yakın çalışmasının İsrail’de yarattığı kaygıya” dair bir sorusunu da şöyle cevapladı:

“Öncelikle şunu söyleyeyim, bu açıklamalar kışkırtıcıydı ve elbette sadece yardımcı olmamakla kalmayıp, kırıcıydı da. Biz Hamas’la konuşmuyoruz bile ve elbette Türkler tarafından yapılan açıklamalara katılmıyoruz. Ancak aynı zamanda, sahada vahim bir durum söz konusu olduğu, insanların öldüğü, her gün tehdit altında yaşadıkları bir dönemde, Hamas üzerinde etkiye sahip olabilen taraflarla diyalog halinde olmak önemli.”

Psaki, aynı gazetecinin, “Peki İsrail’in kaygısını anlıyor musunuz?” sorusuna, “Elbette onların bu açıklamalara dair kaygısını anlıyoruz” cevabını verdi.

Öte yandan ABD Dışişleri Bakanı Kerry, gün içerisinde Center for American Progress adlı düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada, İsraillilerin kendisine yönelik eleştirilerine atıfta bulundu,

Kerry, “Şu konuda şüpheniz olmasın; İsrail halkı sığınaklara akın ederken, İsrail ve Filistinli gençler kaçırılıp öldürülürken, yüzlerce masum sivil hayatlarını kaybederken, angajmanımızdan dolayı özür dilemeyeceğim ve dilemeyeceğiz” dedi. Bu ifadelerden anlaşılıyor ki ABD liderliği iç Yahudi Lobisinin ağır baskısı altında rasyonel hareket kabiliyetinden mahrum bulunuyor.

İsrail’in eylemleri yüz kızartıcı boyutlara çıktığında, cinayetlerin savunulur tarafı kalmadığında, mızrak çuvala sığmadığında ABD harekete geçiyor ve İsrail’i durduruyor. Bütün dünyada Antiamerikanizmin suçlusunun İsrail olduğunu biliyor ama bir şey yapamıyor. Amerikan halkı esas suçun İsrail’de olduğunu, Yahudilerin fesat çıkardığını biliyor ama bir şey yapamıyor. Amerikan halkı Yahudileri sevmiyor ama devlet, İsrail Lobisi’nin kuyruğundan ayrılamıyor.

İlginç bağlantılar, iğrenç ilişkiler, insanlık dışı cinayetler ve fesat tohumları bu coğrafyanın kaderi olmaya devam ediyor.

İSRAİL’İN SAVAŞ YAPMAK DEĞİL CİNAYET İŞLEDİĞİNE DAİR DELİLLER

İsrail’in nasıl bir savaş yaptığını Arap Tv kanallarından izliyorum. Hastaneye elektrik veren santrali bombalıyorlar. 3 milyon litre benzini yakıyorlar. Şehrin elektrik ve su şebekesini imha ediyorlar.

BM’in işlettiği okulu bombalıyorlar. BM’nin insani yardım merkezlerini top ateşine tutuyorlar. Camileri bombalıyorlar, ambülânsları vuruyorlar. Yangın bombası atıyorlar. Gazetecilerin bulunduğu basın merkezlerini vuruyorlar. Az seyreltilmiş uranyum bombası atıyorlar. Yarı atom bombası gücündeki bu silahlar, bir atışta bir mahalleyi yıkıyor. 100 bin nüfusu olan Sücaciye Mahallesi’nin enkazı Hiroşima’ya atılan atom bombasıyla aynı manzarayı taşıyor.

Han Yunus, Refah kenti devamlı ateş altında tutuluyor. Sivil halkın toplandığı yerlere, Pazar yerlerine acımasızca saldırılar yapılıyor.

Telaviv’de İsrail’li gençlerin tertiplediği bir gösteri yapılıyor. Gençler bir şarkı söylüyorlar: Sözleri aynen şöyle “Yarın Gazze’de okul yok, okul yok… Gazze’de kimse kalmadı, Gazze’de çocuk kalmadı.” İsrail yönetimi bunu tasvip ediyor, sivillere yönelik katliama devam ediyor.

David D. Ovadia adlı bir Yahudi genç integram hesabına makineli tüfek başında çekilmiş bir resmini koymuş altına; bu gün 13 çocuk öldürdüm, yazmış.

Hastanede 7-8 yaşında bir çocuğa soruyorlar. Ne oldu? Annem babam şehit oldu. Beni hastaneye getirdiler. Sana kim bakacak? Gözleri yaşarıyor, boynunu büküyor.

Orta yaşlarda Filistinli bir kadın ağlayarak söylüyor: Bu nasıl bayram? Bayramda bütün yakınlarımızı şehit ettiler. Bu nasıl bayram diyerek feryat ediyor.

Başka bir kadın diyor ki, oğlumun elinden tutuyordum, kaçıyorduk, bir baktım ki kafası yok.

Pazar yerini bombalıyorlar. Yerlere, en az elli kişi düşmüş, kiminin uzvu kopmuş, kimi parçalanmış, ne su var, ne elektrik. Halk feryat ediyor, bizden ne istiyorlar?

Kadının biri evinin yıkılmış enkazının yanına gelmiş bağırıyor; “Mahmut annene cevap versene, annene cevap versene “ oğlunu buluyor, ayağından yaralanmış, çocuk yürüyemiyor, o halde kaçmaya çalışıyorlar, annesiyle birlikte koşarak giderken keskin nişancılar oğlanı vuruyorlar.

Bu bir savaş değil kesinlikle cinayet!

Kadının biri beddua ediyor Netenyahuya “pislik Yahudinin oğlu, pislik”” yeter pislik!”

Hamas halkın daha fazla katledilmesine razı değil, ateşkese razı olmak istiyor, halk istemiyor.

İsrail’in geçmişte yaptığı Cenin katliamı hiçbir zaman unutulmayacaktır. İsrail Hava kuvvetleri şehri ve bütün halkı topyekûn imha etti. Gazze direnmezse aynı akıbet Gazze’nin de başına gelecek.

İsrail, BM’in okullarını vuruyor, ABD’nin yaptığı evlere ve okullara saldırıyor.

Hastaneye enerji veren jeneratörleri vuruyor, hastaların ölmesini temin etmeye çalışıyor.

Ambülânsları vuruyorlar. Yaralıları toplamalarına mani oluyorlar.

Şehrin her tarafına yangın bombası atıyorlar. Halkı diri diri yakıyorlar.

Mısır’da tünelleri imha ediyor. Dünya alçaklık tarihine geçecek olan Sisi, sonunun ne olacağını göreceğiz. Gazze halkı Mursi’yi arıyor. Sisi’ye beddua ediyor.

Öldürdükleri insan sayısı günlük ortalama 150 ye çıktı.

Halk Ameliyat olamıyor. Malzeme yok bu yüzden tedavisi mümkün olan yaralıların mecburiyetten eli, ayağı kesiliyor.

ABD’nin kurduğu ve işlettiği okullar, BM’in okulları bombalanıyor. Görevli Amerikalılar ABD yönetimini tenkit ediyorlar.

BM görevlisi ağlayarak durumu anlatıyor: Konuşamıyor. Ağlıyor. Bir kelime söylüyor: Tüneller okulların içinde mi diyor!

Halk ölümden korkmuyor, halk cesaretli ancak çaresiz.

Şayet zerre kadar vicdanınız varsa bu harekâtın İsrail’in kendini koruma değil sivil halkı imha harekâtı olduğunu görüyorsunuz.

Halka broşür atıyorlar, bombalamaya son vereceğiz nerede tüneller varsa bize haber verin(!) Diyorlar.

Halk cevap veriyor; biz sokakta da namaz kılarız, bomba atılmasına hazırız.

Kadının biri yıkılmış evinin önünde durmuş beddua ediyor; evimden ne istiyorlar evimin içinde tünel mi var?

Şu an Gazze halkının sekizde biri evsiz kaldı. Bu sayı en az 200-300 bin kişi demektir.

Halk yıkılmış evlerinin önünde toplanmış; “ Kimse İsrail’e sormadı mı? “Taş, ağaç, insan kimse kalmadı. Bu ne vicdansızlık?”

İsrail ateşkes ilan ediyor, sivil halk evlerine dönebilir diyor, sivil halk evlerine dönüyor, tekrar sivil yerleşim bölgelerine saldırarak yüzlerce çoluk çocuğu öldürüyor, karaktersiz bir savaş yürütüyor.

ABD ve S.Arabistan’ın Ramazandan önce yapıp teslim ettiği evleri yıkarak tek bir aileden 18 kişiyi öldürüyorlar.

Asimetrik savaşa karşı koyacak, karşı tarafın gücünü sıfırlayacak bir metot yoktur. ABD Irak Savaşı’nda Sünni direnişi durduramayınca asimetrik savaş konusunda deneyimli, Şii güçlerle anlaştı, İran’dan yardım istedi. İran’la anlaşarak devrim Muhafızlarını Irak’a soktu ve Irak direnişini ezdi. İsrail’de Sisi ile anlaşarak aynı şeyi yapmak istiyor.

Sonunda İsrail liderleri kendilerine büyük zafer kazanmış süsü vererek ve kendi sivil halkını kandırabilmek için 32 tüneli yaktık, imha ettik dedi. Çekip gittiler. Bunun üzerine ateşkesten kısa bir müddet önce Filistin Mukavemet Teşkilatı (FMT) 26 füze atarak, Netenyahu’nun yalan söylediğini, İsrail halkını aldattığını gösterdi. İslami Cihat diyor ki;’ tünelleri yıktık, ele geçirdik derlerse yalan söylüyorlar.’ Nitekim direniş örgütlerinin her söylediği doğru, İsrail liderliğinin her söylediği söz, yalan ve propaganda amaçlı olduğu ortaya çıkmıştır.

İsrail halkı Gazze’ye yapılan bu son saldırıyı İsrail liderlerinin kendilerini korumak için yaptığını halkı kobay gibi kullandığını söylemektedir. İsrail’de halk yönetimin yalan söylediğine inanmaktadır.

İsrail askeri kendini bile koruyamadı. Gazze gibi dar bir alana en modern silahlarla donatılmış 80 bin kişilik ordu ile havadan ve karadan saldırarak ilkel silahlarla donatılmış mukavemeti kıramadı, istikrar harekâtını başaramadı

Gazze halkı son bebeğimiz ölünceye kadar FMT’nin mukavemete devam etmesini istemektedir.

Halk her yerde haykırmaktadır. Tek bebek kalıncaya kadar direnişimiz devam edecektir.

Gazze halkını en çok üzen şey Ramazan ayında, mübarek günlerde Arapların kendilerine sahip çıkmaması (Nerede bu Araplar? Sitemini yapmaları)

200 kadar İsrail askeri kendini topuğundan yaralayarak cepheden kaçmıştır. İsrail halkının haksız işler karşısında gizli bir direniş gösterdiği görülmektedir.

Gazze’nin güneyindeki Refah kentini ta ortasından ikiye bölmüşler yarısı Mısır tarafında kalmış diğer yarısı Gazze tarafında, her iki taraftaki evleri 400 er metre boşluk bırakacak şekilde yıkmışlar. Araya tel örgü çekmişler ailelerin, akrabaların yarısı o tarafta kalmış yarısı bu tarafta. İnsanlık tarihi açısından böyle bir zulüm hiçbir yerde görülmez. Mısır bu duruma razı, Mısır’da Sisi İsrail’i kardeş, Filistin’i hasım ilan etmiştir.

Neticede; İsrail yoruldu ve netice alamadı, çekildi.

BU SAVAŞTAN ALINAN DERSLER

İsrail’in artık toprak kazanamayacağı, kazandığı toprakları sindiremeyeceği, genişlemesinin getireceği maliyeti karşılayamayacağı kesinlikle ortaya çıkmıştır. İsrail kara kuvvetlerinin arazi zapt edemeyeceği ve elde tutamayacağı kesinlikle anlaşılmıştır.

Demir kubbe denilen hava savunma sisteminin fanteziden ibaret olduğu, hiçbir sistemin mutlak hava savunması sağlamayacağı, mutlak korunma temin etmeyeceği, hasarsız zafer kazanılamayacağı anlaşılmıştır.

Hava savunması, karşı tarafın atma vasıtalarını yerinde imha etmeyi temin eden radar takip sistemi ve bu mevzileri imha etmeyi sağlayan uçaklı -füzeli mukabele sistemi; atılmış füzelerin anavatana ulaşmadan veya ulaştıktan sonra hava savunma araçlarıyla imha etmeyi sağlayan korunma sistemini kapsadığı görülmektedir. Bu kapsamda hiçbir sistemin tam korunma sağlamayacağı anlaşılmıştır.

İran’ın Hizbullah’a, Hizbullah’ın da Hamas’a öğrettiği gerilla muharebesini kapsayan savunma doktrinin havada ezici üstünlüğe sahip düşman karşısında tesirli bir model olduğu ortaya çıkmıştır.

Filistin’in hava savunma imkân ve kabiliyetine kavuşması, İsrail’in büyük şehirlerini, askeri üslerini, nükleer silah depolarını hedef alması buraları tesirli harp başlıklarıyla vuracak hale gelmesi halinde İsrail’in taarruzi doktrinden, savunma doktrinine geçmek zorunda kalacağı değerlendirilebilir.

Bundan sonraki aşamada Hamas’ın ve direniş örgütlerinin İsrail içlerine sızacak tüneller kazması, İsrail geri bölgesinde vur kaç taktikleriyle misli ile hasar açacak bir dönüşüm gerçekleştirmesi gereklidir. Tünel sistemiyle düşman derinliklerine sızmak, geri bölgeyi, mühimmat depolarını, nükleer silah ve füze depolarını imha etmek Hamas’ın bundan sonraki hedefleri arasına gireceği değerlendirilmelidir.

İsrail için iki yol vardır. 1967 öncesi sınırlarına çekilmek Kudüs’ü insanlığın ortak şehri haline getirerek BM’lere teslim etmek ya da müşterek mülkiyetli bir sistem kurarak husumeti ortadan kaldırmak, kalıcı bir barış yaparak doğal sınırlarına çekilmek, Bundan sonraki aşamada Filistinlilere bulaşmamak. Kimseye dokunmadan hayatiyetini sürdürmek.

İsrail için ikinci yol ise etrafındaki birinci kuşak ülkelerde, İstihbarat operasyonları ile iç barışı sekteye uğratmak ve Müslümanların bir araya gelmesini önlemek, savaş makinesini sürekli husumet üreterek çalıştırmak, her fırsatta komşularına saldırmak, bölgeye yabancı güç olarak kalmak.

Havaya atılan her cisim sonunda yere düşer misali bölgesiyle kaynaşmayan İsrail’in gideceği yol bu kadardır. Bütün dünya için terör ve fitne üreten bir merkezin silah üzerinden bekasını garantiye alamayacağını yakın bir gelecekte bütün insanlık öğrenecektir.

FMT’nin hava savunma kabiliyetini artırması daha tesirli füzelerle vurması halinde, İsrail’in daha ağır insan zayiatına yol açacak operasyonlara gireceği değerlendirilmeli, aynı hasarı İsrail’e de verecek yollar bulunmalıdır.

Filistin halkının kanaati şudur; İsrail, saldırmak için daima bahane bulmaktadır. Haksız yere saldırmaktadır. İsrail; Kassam füzesi atıldı, şu kadar asker öldü gibi yalanlar üzerinden dünya kamuoyunu aldatmaktadır.

İsrail’in artık genişleyemeyeceği, fiilen tespit edilmiştir.

Müslüman dünyasının ortasında savunmasız bir halka karşı bütün Müslümanları aşağılayan bir harekât gerçekleştirilmiştir.

Müslüman dünyasının batı karşısında parça parça yenilmemek için birlikte hareket etmesi gerektiği ortaya çıkmıştır.

Doğu Türkistan’dan, Orta Afrika’ya; Arıkan’dan Filipinlerdeki Müslümanlara kadar olan sahada bütün Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmek ve stratejik derinlik kazanmanın şart olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Bu harekâtın sonunda; Eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres” dedi ki; “İsrail’in askeri seçeneklerini tükettiği, Gazze krizinin diplomatik yollarla çözülmesi gereklidir. “ Bu demektir ki; batı ve onların emrini yerine getirmekten sorumlu devlet adamlarının size saygı duymasını istiyorsanız, bileklerini bükecek gücünüz olmalıdır.

Bu harekâtın İsrail açısından kesin sonucu yoktur. Mukavemeti tamamen bitirmesi mümkün değildir. Türkiye ve İran Gazze halkının meşru savunma ve yaşama hakkını desteklediği taktirde İsrail’in barışa mecbur olmaktan başka çaresi kalmaz.

ZİHNİYET VE EYLEM BİRLİĞİNİN SAĞLANMASI

Suudi Arabistan Eski Petrol Bakanı Zeki Yamani 90’lı yıllarda, “Osmanlı 400 yıl bizi sömürdü” demişti. “ Petrolün keşfedilmediği, Arabistan’ın hurmadan başka satacak hiçbir şeyi olmadığı, Arapların askere alınmadığı, kavmi necip diye saygı gösterildiği, 400 yıl boyunca tek bir celali hadisesinin görülmediği bir devirde herkesi huzur içinde yaşatan bir devlete sömürgeci demek cehaletin ta kendisidir. Batılı kafa yapısıyla yetişmiş olan bu zatların adları ahmet, mehmet, zeki olabilir aslında bunların özü maykıl, George, Mişel’dir. Bu adamlar kafa yapısı ve kendi milletlerine ters zihniyetle ve batının değer yargısı ile şekillenmiştir. Bu zatlar oryantalist kafa yapılı, idare ettikleri milletlere yabancı, kendi tarihini bilmeyen cahillerdir.

Çeşitli Arap ülkelerinde ve Türkiye’deki batı işbirlikçisi adamlar tasfiye edilmediği müddetçe İslam dünyası bir araya gelemez: Türkiye’de merkez medya, amiral gemisi, parelel cemiyet ve kendilerine ilerici batıcı adı verilen bir takım zatlar batılı değerler uğruna İslam’a ve kendi milletlerine karşı ölümüne savaş açmıştır. Laik, demokratik ve özgürlükçü değerler adını taktıkları değerler üzerinden milletimize, dinimize ve bizzat Allah’a saldırdıklardı görülmektedir. İslami değerleri ilkel ve geri kafalılıkla eşdeğer, İslam coğrafyası ile ilgilenmeyi ve onun en son dinine mensup olmayı geri kalmışlık ve cehalet olarak gören monşer zihniyetinden biran önce kurtulması gereklidir.

Gazze Savunması göstermiştir ki düşmana karşı her zaman mukabele edilir, inat edilirse düşman mutlak surette mağlup edilir. Ancak içimizdeki İngilizler (İslam dünyasının genelinde etkili olan batı lobisi) kontrol altına alınmadığı sürece İslam dünyası aşağılanmaktan kurtulamaz. Halkın enerjisi içte birbiriyle mücadele ederek tükenir.

Birinci ilke; içte ve dışta birlik… Türkiye’de ve dünyada birlik… İslam dünyasında birlik…

İkinci ilke kendine güven ve üstün olduğunu bilme şuuru: “İnanıyorsanız üstünsünüz” şuurunu genelleştirmek… Batı karşısında ezilmemek, Dinin ve İslam’ın izzetini korumak…

Üçüncü ilke; bir gücü yenilmez olarak tasavvur ederseniz, asla yenemezsiniz. Batıyı aşmaya karar vermiş gençler yetiştirmek temel hedef olmalıdır.

Bir sistem dâhilinde Devletimizi yıkmak için batı hudutlarımızı yıktılar, Balkanları boşalttılar, Müslümanları Avrupa’dan kovdular, şimdi güneyden temelimizle oynuyorlar. Bu oyuna artık son vermenin zamanı gelmiştir.

Türkiye’nin savunması Gazze’den başlar. İmparatorluğumuz bir asır önce Gazze Savaşlarını kaybettikten sonra yıkıldı, kaybettiği topraklara bir daha hâkim olamadı. Türkiye hiçbir zaman eski gücünü bulamadı. Türkiye’nin yeniden ayağa kalkması Gazze direnişini zafere ulaştırmasıyla mümkün olacaktır. Bunu İran yaparsa; İslam dünyasının lideri İran olacaktır.

İşe ilk önce ümmetin birliğini sağlayacak araçlar üzerinden başlanmalıdır.

Gazze halkı bir ay süren bombardımana dayandı. Büyük fedakârlık gösterdi. Bir kadına soruyorlar, yakınlarını, evini her şeyini kaybetmiş, başlıyor feryat etmeye “ Araplar nerede ?” diyor. Evet, yardım beklediği açık… Kardeşliğin müşkül zamanlarda ortaya konması gerektiğine şüphe yok… Ancak bu ifade ümmet birliğinin parçalandığını Filistin’de bile etnik temelli bir düşünce sisteminin halkın zihnine yerleştiğini göstermektedir. Hâlbuki Gazze’ye yardım etmesi gerekenler sadece Araplar değil, tüm Müslümanlardır!

Kullanılmayan gücün toplam değeri sıfırdır. Güç kullanmak için vardır. Güç olmadan, güç kullanmadan diplomatik yeteneklerinizi tesirli kullanamazsınız. Zamanında ve yerinde güç kullanmamakta güç israfıdır. Silahlar, malzemeler, taktik doktrinler kullanılmadığı ve denenmediği taktirde gücünüzün ne olduğunu sınayamaz, gerçek gücünüzü bilemezsiniz. Baskına uğramanız, hayal kırıklığı ile karşılaşmanız her zaman mümkündür. Tarih boyunca birçok devlet ve devlet adamı oyuncak kolleksiyonu gibi silah yığmış, buna dayalı olarak kendini güvenlikte hissetmiş, ancak mağlubiyetten kurtulamamıştır. Silahın ve taktiğin değeri düşman karşısında denenerek anlaşılabilir. Tecrübe, teknoloji, yenilmez irade, doğru hedef tayini, tehditleri önceden algılama ve gecikmeksizin mukabele stratejinin değişmez prensibidir.

Türkiye’nin istihbarat toplama ve istihbarata karşı koyma kapasitesi işbirlikçi cemaat ve hasım istihbarat örgütlerince ciddi şekilde hasara uğratılmıştır. Elektronik istihbarat, siber savaş teknikleri, uzaya gönderilecek istihbarat araçlarının yerli ve milli imkânlar kullanılarak üretilmesi ve geliştirilmesi, kendi fırlatma üslerimizden atılması, bu tür işlerde müttefiklere güvenilmemesi, bize özel sırlarımızın olması temel prensip kabul edilmelidir.

Türk özel kuvvetlerinin, ayrı bir kuvvet olarak yapılandırılması, çapının kolordu seviyesinin üstüne çıkartılması, uzak ve yakın ilgi alanlarında cesaretle kullanılması, bölgemizdeki İslami direniş örgütlerinin eğitilmesi, bu tür dost örgütlerin Türk özel kuvvetlerinin alt ünitesi haline getirilmesi sağlanmalıdır. İslam dünyasında eylem ve fikir birliğinin sağlanması, sahada kullanılan yumuşak güç unsurlarımızın hasım güçlere karşı yerli halkın da desteğini alarak hasar verecek kapasiteye ulaştırılması girdiği yerlerden çıkartılamaması lazımdır.

Bölge ve İslam ülkelerinin subaylarının mutlaka Türk Harp okullarında yetiştirilmesinin sağlanması, müşterek bir zihniyet üzerinden birleşmenin temin edilmesi, müşterek bir dini eğitim sisteminin kabulü ve uygulanması sağlanmalı Müslüman ülkelerin birbirlerini tehdit olarak algılamasına son verilmelidir.

İslam coğrafyasını bir vücut ve tek bir bütün olarak algılayan müşterek anlayış geliştirilmelidir.

İŞİD MESELESİ VE GÜNEY HUDUTLARIMIZIN GÜVENLİĞİ

İŞİD MESELESİ VE GÜNEY HUDUTLARIMIZIN GÜVENLİĞİ

16 Haziran 2014

IŞİD’in Irak’ta ki ilerlemesi ve Türk Tır şoförleri dâhil olmak üzere Musul Konsolosluk görevlilerini rehin alması, kamuoyunda büyük üzüntü yarattı. Bu hadiseden sonra Türkiye’nin gündemi değişti.

Muhalefet hükumeti “besle kargayı oysun gözünü” tarzında eleştirdi ve meseleye bir vizyon bir yaklaşım getiremedi.

İktidar ise; orada yaşayan vatandaşlarımızın öncelikle can güvenliğinin korunması ve rehin alınan görevlilerin iadesine odaklandı, yeni durum karşısında ne yapacağı nasıl bir politika izleyeceği anlaşılmadı.

Öncelikle IŞİD nedir, nereden çıktı, kim kurdu, kimler teşkilatlandırdı, amacı nedir bu soruların cevaplandırılması gereklidir.

Asıl adı Irak-Şam İslam Devleti olan (IŞİD), Irak ve Suriye’de faaliyet gösteren silahlı bir örgüttür. Selefi ideolojiye sahiptir. Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün topraklarını içine alan bölgede Şeriata dayalı bir iç rejimle yönetilen birleşik bir Sünni devlet kurmak istiyor.

Örgüt ilk defa 2004 yılında “Tevhit ve Cihat” adıyla Ebu Musa Zerkavi tarafından Irak’ta kuruldu. Amerikan işgal güçlerine karşı savaştı. Fellüce, Ramadi ve Ambar Eyaletinde büyük direniş gösterdi. ABD’nin ezici ateş gücüne dayalı operasyonlarına karşı başarılı bir direniş sergiledi. Sonra Usame Bin Ladin liderliğindeki El Kaide’ye katıldığı söylendi. El Kaide’ye katıldıktan sonra adını “Mezopotamya’da El Kaide”olarak değiştirdi. “El-Kaide Rafideyn”, 2007 yılından itibaren General David Petraeus tarafından geliştirilen ve Irak’ın el- Anbar eyaletindeki Sünni aşiretler ile arasındaki irtibatın kopartılmasını sağlayan “surge strategy’nin “(kontrollü gerilim stratejisi) başarıya ulaşması üzerine gücünü kaybetmiş, yer altına çekilerek faaliyetlerini sürdürmüştür.

2006’da yayınlanan bir videoda Zerkavi, “Mücahitler Şurası Konseyi”ni kurduklarını açıkladı. Irak’ta, Zerkavi, 7 Haziran 2006’da ABD güçlerince düzenlenen bir operasyonda öldürüldü. Yerine Ebu Hamza el Muhacir geçti. 2006 yılının sonlarında El Kaide’ye daha yakın olduğu söylenen Ebu Ömer el Bağdadi geçti. Ömer Bağdadi’nin liderliğindeki örgüt “Irak İslam Devleti”ni kurduklarını açıkladı.

2010 Nisan’ında, ABD ve Irak güçleri, Sisar bölgesinde Ebu Ömer el Bağdadi ve Ebu Hamza el Muhacir’in kaldıkları eve ortak bir operasyon düzenledi. Operasyonda her iki lider de öldürüldü. Ebu Bekir El Bağdadi örgütün yeni lideri oldu. ABD Irak’ta Maliki liderliğine destek vermesi sebebiyle Sünni Araplar bundan müteessir oldular, Amerikan karşıtlığı ve direniş ruhu canlı kaldı. Bu yüzden ABD Irak İslam Devleti savaşçılarını terörist listesine aldı. Şu an IŞİD ve lideri Ebu Bekir Bağdadi, ABD, AB ve Türkiye’nin “Terörizm Listesi”nde yer alıyor.

2011 sonlarında Muhammed Colani liderliğindeki Nusra Cephesi, El Kaide’nin Suriye kolu olarak kuruldu. 9 Nisan 2013’te Ebu Bekir Bağdadi’ye ait bir ses kaydında Nusra Cephesi’nin Irak İslam Devletinin müttefiki olduğu belirtildi. Aynı yıl, Bağdadi Nusra Cephesi ile Irak İslam Devleti’nin “Irak-Şam İslam Devleti” adı altında bir araya geldiğini açıkladı. Yani Suriye Sünni teşkilatı ile Irak Sünni direniş teşkilatları birleşti. Saddam’ın ne kadar işsiz güçsüz generali ve askeri varsa bu teşkilata katıldı. Bu katılmada en önemli faktör; ABD işgalinden sonra Sünni Arapların dışlanması, Irak ordusunun dağıtılması büyük rol oynamıştır.

Daha sonra bazı yerlerde Suriye’de Esat güçlerine karşı savaşan Nusra Cephesi ve IŞİD arasında birçok cephede bölgenin sahibinin kim olduğu noktasında çatışmalar yaşandı. En sonunda IŞİD’in, Nusra Cephesi’nin kontrolündeki Suriye’deki Deyr Ez-Zor kentini ele geçirmesiyle çatışma son buldu. Hâkimiyet Suriye’de de IŞİD’e geçti.

IŞİD, Suriye’de Mumbuc, petrol zengini Rakka ve Irak sınırına yakın Deyr Ez-Zor kentlerini elinde tutuyor. Irak’ta ise Anbar eyaletindeki Felluce ve Ramadi’de etkili. Son olarak Musul kentini de ele geçirerek güneye doğru sarktı.

HARİTA-1

IŞİD’in Suriye’deki askeri gücünün 6-7 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Savaşçılarının çoğunluğu yabancılar. Irak’taki silahlı üyelerinin sayısının ise 10 binin üstünde olduğu tahmin ediliyor.

Suriye muhalefeti IŞİD’in Suriye’de devrimin sabote edilmesi için Şam yönetimince desteklendiğini iddia ediyor. Şam rejimi Suriye’de muhaliflerin elindeki bölgelere düzenli olarak varil bombası atarken, IŞİD’in kontrolündeki bölgelere saldırmıyor. IŞİD, Rakka’da çıkardığı petrolü de Suriye rejimine satıyor. Aralarında zımni bir anlaşma varmış gibi gözüküyor. Aslında IŞİD Şam’a doğru diğer Sünni Arap bölgelerine sarkmış olsa Esad’ın çok zor duruma düşeceği değerlendirilmelidir.

HARİTA-2

Maliki yönetimiyle IŞİD arasındaki çatışma bölgeleri ve çatışma alanları Harita 2’de ki gibidir.

Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanı (DMABB) YUSUF EL KARADAVİ Irak’ta son günlerde yaşanan olaylara ilişkin bildiri yayımladı. Irak’ta “Milli Birlik Hükümeti” kurulması çağrısında bulunulan bildiride, “Irak’ta yaşananları, yalnızca İslami bir grubun olayı olarak açıklayamayız, bu büyük bir Sünni devrimidir” denildi. Aslında bu bildiri Seykes – Picott gizli antlaşmasından beri bölgenin ve halkların iradesine aykırı olarak çizilmiş sınırların, sahte yönetim düzenlerine karşı bir itirazın ifadesidir. Nitekim bu bildiride aşağıdaki değerlendirmelerin hepsi gerçektir.

“Bu devrim asla Şiilere karşı değildir, bilakis meşru hakların elde edilmesi için gerçekleştirildi”. Irak’ta yaşanan olaylar, zulüm, yolsuzluk ve kısıtlama politikasının ürünü”.”Ordunun, polisin çöküşü boşluktan kaynaklanmadı. Musul’un düşmesi, halk devrimi sonucu gerçekleşen bir olaydan başka bir şey ile açıklanamaz. Gücü ne olursa olsun bir örgüt (IŞİD’i işaret ederek) 4 milyon nüfuslu bir kenti ele geçiremez.”

“Eğer Sünni halka yönelik kötü uygulamalar, adil, olgun ve mezhepçilikten uzak bir siyasetle tedavi edilseydi bunlar yaşanmayabilirdi”, dendi.

Bu meselenin bir halk hareket olduğunu nereden anlıyoruz? Obama’nın yaklaşım tarzına ve konuşmalarına dikkat edilirse (DMABB) ile bazı paralellikler taşıdığı ortaya çıkmaktadır.

Obama, Irak liderlerinin aralarındaki mezhep çatışmalarının üstesinden gelmedikleri ve uzlaşmaya varmadıkları müddetçe ABD’nin herhangi bir askeri eyleminin sorunu çözmeyeceğini kaydetti.“Şunu açıkça belirtiyorum: Iraklıların, birlikte çalışmaya hazır olduklarına yönelik bize güvence verdiği siyasi bir planı olmadığı bir ortamda, ABD kendini bir askeri eylem içine sokmayacaktır.”dedi.

Obama sözlerine şöyle devam etmektedir: “IŞİD hem Iraklılar hem de Amerikalılar için potansiyel bir tehdittir. Bu bölgesel ve uzun sürecek olan bir sorundur. Dikkatli tercihlerde bulunmak zorundayız. IŞİD şu ana kadar Irak’tan yapılan petrol sevkiyatına henüz ciddi bir tehdit oluşturmadı. Ancak eğer petrol rafinerilerini kontrol altına alırlarsa Ortadoğu’daki diğer ülkeler yardım için üretimlerini artırmalılar. Bu hafta içerisinde istişare edilerek alınacak bir karardır.”

ABD Başkanı Obama, Irak’taki durum konusunda kısa vadede yapılması gereken askeri işler olduğunu ve kendilerinin bütün seçenekleri değerlendirdiğini söyledi. “İsyancılarla mücadele konusunda Irak’a yardım için hiçbir şeyi dışlamıyorum” dedi.

Başkan Obama, ülkesinin güvenlik çıkarları tehdit edildiğinde askerî müdahalede bulunmaya hazır olduğunu dile getirdi. Irak’ta askeri olarak kısa vadede acilen yapılması gerekenlerin olduğunu ifade eden Obama, Amerikalı yetkililerin tüm seçenekleri değerlendirdiğini ifade etti.

Aslında Obama diyor ki; Bu mesele Müslümanların iç sorunudur. Bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren konu petrol sevkiyatıdır. Sevkiyat aksamamalıdır. Damarımıza basmasalar, çıkarlarımızı tehdit etmezlerse yesinler birbirlerini…

E. Tuğ General Adnan Tanrıverdi Paşa’nın değerlendirmeleriyle olanların nasıl örtüştüğü açıkça görülmektedir.

“30 Nisan 2014 tarihinde yapılan genel seçimlerinden tek parti iktidarı çıkarılamadı. Koalisyon zorunlu, ancak hükümet oluşturulamıyor. Nuri El Maliki’nin geçmiş dönemdeki mezhepsel yaklaşımı hükümetin oluşturulmasını zorlaştırılıyor.”

“Geçtiğimiz aylarda, Irak’taki Sünni Kesimin dini liderleri Türkiye’de aktif destek turları gerçekleştirdiler. Somut yardım bulamadılar. IŞİD, birkaç ay önce Suriye’deki hâkim olduğu bölgeleri tahliye etmişti. Başka bir bölgede aktivitesini arttıracağının belirtisi olarak değerlendirmiştik. Irak’ta sıklet merkezi teşkil etti.”

“Mücadeleye stratejik şuurla başladı. Bankaları işgal ederek varlıklarına el koyması, askeri kışla ve tesisleri ele geçirerek silah ve malzemeye sahip olması ve petrol yataklarına yönelmesi saldırı için hazırlıklı olduğu ve taraflar içinde askeri gereklere göre hareket eden en deneyimli ve kurumsal yapıya sahip bir güç olduğunu göstermiştir.

Irak’ta yeni mezhepsel ve etnik kanlı çatışmalar başlamıştır. İslâm Âlemi sahiplenmez ise nerede duracağı belli olmaz.”

Adnan Paşa’nın yukarıda ifadesini bulan bu değerlendirmeleri hakikatin yalın bir ifadesidir. Bu çatışmanın nerede ve nasıl duracağı belirsizdir.

Son durumda Irak’ın kuzeyinde en büyük toprak parçasına IŞİD hâkim olmuş görünüyor.

Irak haritasına bakıldığında şu anda Şii, Kürt ve Sünni Arap olmak üzere etnik ve mezhep temelli 3 devlet ortaya çıkmış olduğu görünüyor. Yani ABD işgali Irak’ı fiilen 3 e parçalamış durumda.

Musul’un denetimi şu anda tamamen IŞİD’in elinde ve kente de Saddam döneminden kalan bir generali vali olarak atamış durumda.

HARİTA-3

IŞİD’in ele geçirdiği bölgenin genişliğine bakılacak olursa şu anda Kuzey Irak’taki en büyük toprak parçasını sahip olmuşlar görünüyor. Musul’dan Anbar’a kadar kalan bölüm tamamıyla IŞİD kontrolünde. Yönünü Süleymaniye’ye çeviren IŞİD, Kerkük’ü de almak istiyor. Portekiz’den büyük bir sahaya hâkim durumdadır.

IŞİD saldırıları Kürtler için de fırsat doğurdu ve onlarda bunu kullanarak Kerkük’e girdiler. “Kerkük Kürtlerin Kudüs’üdür diyen Kürtler, kentte denetimi tamamıyla ellerine geçirmiş durumda.

Kürtler, Irak’ta şu anda ‘tartışmalı olan’ bölgelerin tamamına yerleşmiş bulunuyorlar. Federal Kürdistan Bölgesi Peşmerge Bakanlığı, Kürdistan Bölgesi dışında kalan Kerkük dâhil tüm Kürt yerleşim birimlerinde denetim kurduklarını ve bir daha buralardan çıkmayacaklarını bildirdi.

Maliki yönetiminin elinde kalan toprak parçası hayli küçülmüş durumda. Tıkrit şimdilik Maliki’nin denetiminde görünüyor ancak oradaki Irak askerinin de kaçtığı yönünde haberler var. Haliyle bu kentin düşmesi durumunda IŞİD, Irak’ın kalbine doğru ilerleyişini sürdürüp başkenti de alabilir.

IŞİD sözcüsü Ebu Muhammed el-Adnani, bir sonraki hedefin başkent Bağdat ve Şiiler için kutsal olan Kerbela olduğunu açıkladı. “Kurtardığınız toprakların tek bir karışından bile vazgeçmeyin. Rafiziler’in (Şiiler) ceset parçalarınız haricinde bir yere basmalarına izin vermeyin. Bağdat’a, Halifelik’in Bağdatı’na doğru ilerleyin”

Bu sözler ve bu ifadeler büyük bir Sünni-Şii çatışmasının habercisi gibi görülmektedir.

Bağdat’taki gergin bekleyişi anlatan Al Jazeera muhabiri Ömer El Salih IŞİD savaşçılarının başkente dışarıdan ilerlediğini haberini verdi.

Maliki’ye bağlı askeri birlikler IŞİD savaşçılarını Bağdat’ın 110 km kuzeyinde bulunan Samarra’da hava saldırılarıyla durdurdukları haberini verdiler. Satranç tahtasındaki karşılıklı hamleler devam edecek gibi görülmektedir.

Irak Başbakanı Nuri el Maliki militanlara karşı mücadeleyi sürdüreceğini belirtip direnmeyi reddeden askerleri de cezalandıracağını söyledi. (İdamla) Reuters haber ajansına konuşan bir polis memuru, militanların Irak güvenlik güçlerine ait ‘Humvee askeri araçlarını kullanmalarının’ askeri birlikler için ‘aldatıcı’ olduğunu kimin kime ait olduğunun karıştırıldığını söyledi.

Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani, 250 bin Peşmergenin “Kürdistan bölgesi dışındaki Kürt bölgelerini korumaya hazır” olduğunu açıkladı. Peşmergeden yardım isteyen Nuri El Maliki, ise bu müdahalenin kendileri ile koordineli olması konusunda uyardı. Kerkük, Anayasa’da öngörülen referandum maddesi uygulanmayarak, tartışmalı bölgeler kategorisinde yer alıyor.

Şu an sıkışmış bulunan Maliki yönetimi ve mülkiyeti tartışmalı bölgeleri Kürtlere vererek IŞİD’e karşı Kürtlerin ittifakını temin edebilir. İran’dan yardım isteyebilir.

Kürtler IŞİD ile çatışmaya girmekten kaçınsalar bile bazı bölgelerde yer yer karşı karşıya geliyorlar. Kerkük’ün Havice ilçesinde Peşmerge ile IŞİD güçleri arasındaki çatışmalarda 10peşmerge öldü. Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’nin resmi sınırları dışında kalan Kerkük’ün denetimi Peşmergelerin eline geçti.

Reuters haber ajansına konuşan Kuzey Irak Peşmerge sözcüsü Cebbar Yavar, “Tüm Kerkük Peşmergelerin eline düştü. Kerkük’te kalan Irak askeri yok” dedi.

Irak Şam İslam Devleti IŞİD’in Musul ve Tikrit’i ele geçirmesi ve Irak ordusunun bölgelerden çekilmesi üzerine Kürt Peşmergeler bölgede tek birleşik askeri kuvvet olarak görülüyor.

Peşmerge Sözcüsü Cabbar Yawar, kentte kontrolü Peşmergelerin sağladığını ve bir tek Irak askerinin bile kalmadığını açıkladı. Kürt birliklerinden General Şirko Rauf AFP haber ajansına yaptığı açıklamada,”Kerkük’teki varlığımızı güçlendirdik ve IŞİD’in kontrolündeki bölgelere ilerlemek için talimat beliyoruz” dedi.

ABD’nin yayınlanan New York Times’ta Thanassis Cambanis, Irak-Şam İslam Devleti’nin neden bu kadar başarılı olmasının sebeplerini şöyle açıkladı: “Düşmanlarına oranla daha eğitimli, daha iyi teçhizata sahip ve daha fazla maaşa alıyor olmaları” önemli bir faktördür.“Örgüt tam anlamıyla kozmopolit bir yapıya sahip ve adeta bir mıknatıs gibi dünyanın dört bir tarafından insanları cezbediyor”, “IŞİD, Çeçenistan, İngiltere, Almanya ve ABD uyruklu militanlara sahip. Bu militanların bir kısmı ideolojik sebeplerden dolayı IŞİD saflarında savaşıyor. Bunların haricinde IŞİD’in militanlarının büyük bir çoğunluğunun yüksek maaşlar sebebiyle örgütün saflarında yer alıyor” .

IŞİD’in başarısının ardında yatan bir başka sebep ise iyi organize olmuş olması. Zira örgüt yalnızca savaşan bir grup değil. IŞİD, ele geçirdiği bölgelerde devlet gibi davranıyor ve vergi bile topluyor. Örgüt ayrıca elinde tuttuğu bölgelerde para karşılığı elektrik satıyor. Sağlam gelir kaynaklarına sahip.

Kerkük, Irak’taki en önemli petrol yataklarının merkezinde. Müthiş petrol rezervi ile de bölgedeki tüm ülkelerin iştahını kabartan bir cazibeye sahip. Dünya petrol rezervinin %4’ü Kerkük ve civarından elde edilirken, bu oran Irak’ın ürettiği petrolün de %50’sini oluşturuyor.

IŞİD’in Musul işgali şu andaki tabloya bakıldığında en çok Bölgesel Kürt yönetimine yaramış görünüyor. Irak ordusu bırakıp kaçınca Peşmergeler Kerkük’e girip kontrolü ele aldı. IŞİD’in ilerleyişi göz önüne alınınca Peşmerge’nin bu hamlesi rahatsızlık yaratmadı.

“Peşmerge güçleri Kerkük’ün genelinde kontrolü ele almış durumda. Şu anda bulunduğumuz bölgenin ilerisine doğru gitmeyeceğiz. Havice’den itibaren Kerkük’e herhangi bir saldırı yapılmaması için bölgede kalmaya devam edeceğiz” , diyorlar.

IŞİD’in saldırılarıyla Kerkük, Kürtler’in önüne altın tepsiyle sunulmuş oldu. Yarın ne olur bilinmez ama bugün itibariyle Kürtler hayaldi gerçek oldu diyerek Kerkük’ün tüm kontrolünü ele geçirmiş görünüyorlar.

Soğuk Savaş döneminin zihniyet mantığına saplanıp kalmış kimi diplomat ve emekli büyükelçilerimiz ABD ve İsrail’den izin almadan asla olmaz diyorlar. Asla onlarsız bir şey yapamayız diyorlar. Bunların biraz daha akıllı olanları bakalım, bekleyelim, Neo-Con Yahudi sözcüleri ne derse onların kuyruğuna takılalım gidelim. Gerçek strateji budur diyorlar.

İşte bir analiz: Emekli Büyükelçi Uluç Özülker; IŞID’ın yeni bir İslam devleti kurma politikasının çok ciddi bir tehlike olduğunu görmek gerekiyor. .Burada en zor durumdaki ülke biziz, yani Türkiye’dir. Bu güne kadar çok politika güttük. Suriye’de dini ağırlıklı olarak bu kesimlere destek olduk, hudutlarımızı aştık onlara destek verdik. Buradaki İslami güç oluşumunun da önüne geçecek bir politikayı ön görmedik ve bu sürece geldik. (İsrail tipi bir analiz) (Bu zatlar İslam’dan bu kadar neden rahatsızlar !?)

Sonuç: Bölgede bir dost düşman çizelgesi tablosu yapılırsa şöyle bir sonuç ortaya çıkar.

IŞİD’in rakipleri kimler: Esad, Maliki, İran, Şiiler, İsrail, ABD, AB

IŞİD’in ne dostu ne düşmanı kimler: Türkler, Türkmenler, Kürtler, PYD

IŞİD’in dostları Sunni Irak ve Suriyeli Araplar, İslam birliği davasına inanan mücahitler, İhvan

Bu çizelgeye göre mesela Kerkük kimin olacak dediğinizde yukarıdaki dost düşman çizelgesi değişiyor. Kimin kimle dost olacağı karma karışık hale geliyor.

Mesela bölgenin petrolü kime ait olacak petrol gelirleri nasıl dağıtılacak, kime satılacak dediğinizde dost düşman çizelgesi bir daha değişiyor. Çatışma potansiyeli yüksek, zayiat kapasitesi ölçülemez bir kavganın matematiği inşa ediliyor.

Bu mesele soğuk savaş sözcüsü kimi diplomat ve büyükelçilerin mantığı ile çözülemez. Bölgedeki gelişmelerin dışında kalınamaz. Bu zatların aklı ile kuyuya inilemez.

Musul ve Kerkük’ün statüsünü belirleyen 1926 Ankara Antlaşması Türkiye’ye ‘bir şartla’ askeri müdahale hakkı veriyor.

Mısak-ı Milli sınırları içinde kalan Kerkük ve Musul, 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile birlikte toprak bütünlüğü sağlanması şartıyla terk edilmişti.

Irak’ın toprak bütünlüğü esas alınarak yapılan İstanbul Anlaşması’na göre, bugün bölünmüş yapısı ve bölgenin illegal örgütlerin kontrolüne geçmesi Türkiye’nin haklarını gündeme getirmektedir.

Buna göre, otorite boşluğundan kaynaklanan kaos ortamı, Türkiye’nin Kerkük ve Musul’a girebilmesi için uluslararası hukukta meşru zemine kaynak sağlamaktadır.

Yani Türkiye eğer isterse, Kerkük ve Musul’daki haklarını gündeme getirerek bu iki şehri kontrol altına alabilir.

Musul ve Kerkük, Türkiye’nin kuruluşunda Misak-i Milli sınırları içindeydi. Mustafa Kemal Atatürk Musul vilayeti ve Misak-i Milli sınırları tarifini 1923 yılında yaptığı konuşmada şöyle demişti;

“Bu hudut İskenderun körfezinin güneyinden, Antakya’dan, Halep ile Katma istasyonu arasında Carablus köprüsünün güneyinde Fırat nehrine ulaşır. Oradan Deyrizor’a iner, oradan doğuya uzatılarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi içine alır.”

HARİTA-4

Türkiye’de yıllardan beri var olan Kerkük hissiyatı, Kürtlerde de “Türk – Kürt federasyonunun” bir parçası olarak mevcuttur. Mustafa Kemal Paşa, Misak-ı Milli sınırlarını tanımlarken “bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarıyla meskûn vatan parçasıdır” diye konuşmuştu. Mustafa Kemal’in bu sözlerinden hareketle, Kerkük ve Musul hassasiyeti Türklerde olduğu gibi Kürtlerde de bulunuyor.

Türkiye’nin Musul ve Kerkük’teki hakları nelerdir?

Musul’un IŞİD’in kontrolüne geçmesiyle birlikte ülkede tam bir kaos hakim olmuştur. Irak Başbakanı Maliki, başta Avrupa Birliği olmak üzere dünya ülkelerine acil yardım çağrısında bulundu. Irak’ın bölünmüş yapısı ve otorite boşluğundan doğan kaos ortamı, bölgedeki Türkmen’lerin can güvenliği olduğu kadar Türkiye’nin Musul ve Kerkük’teki haklarını da yeniden gündeme getirmiştir.

Irak’ın toprak bütünlüğü bozulursa Türkiye Irak’a girebilir.

Mısak-ı Milli sınırları içinde kalan Kerkük ve Musul, 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile birlikte toprak bütünlüğü sağlanması şartıyla terk edilmişti. Irak’ın toprak bütünlüğü esas alınarak yapılan İstanbul Anlaşması’na göre, bugün bölünmüş yapısı ve bölgenin illegal örgütlerin kontrolüne geçmesi Türkiye’nin haklarını gündeme getirdi. Buna göre, otorite boşluğundan kaynaklanan kaos ortamı, Türkiye’nin Kerkük ve Musul’a girebilmesi için uluslararası hukukta meşru zemini hazırlıyor. Yani Türkiye eğer isterse, Kerkük ve Musul’daki haklarını gündeme getirerek bu iki şehri kontrol altına alabilir.

Musul’a girilmesi yönündeki engeller neler?

Rehin alınanlar arasında konsolos, diplomatlar, özel harekât görevlileri ve 3 çocuk bulunduğu bulunması sebebiyle, Londra’daki düşünce kuruluşu RUSI uzmanı Aaron Stein’in şu görüşü aktarılıyor: “Ya Türkler IŞİD ile doğrudan veya dolaylı olarak müzakere edecek ya da bu kişileri kurtarmayı deneyecekler; fakat Salı günü alıkonulan 32 kamyoncuyla birlikte 80’e ulaşan sayı bunu zor kılıyor.”

Batılı gazetecilerden Erika Solomon’un haberinde, IŞİD yanlılarının, örgütün emrinde “ölmeye hazır” 15 bin kişi olduğunu söylediği aktarılıyor.

Roula Khalaf ise Musul’un 2003’teki ABD-İngiltere işgalinin ardından, isyan bastırma yöntemleri için “örnek” gösterildiğini hatırlatarak, bugün Irak’ın “aciz devlet” durumuna düştüğüne dikkat çekiyor.

Irak’ta “kâbus” yaşandığı belirtilen Financial Times başyazısında, “felaket” diye nitelendirilen ABD öncülüğündeki işgalden 10 yılı aşkın süre sonra Batılı devletlerin Irak’taki seçeneklerinin sınırlı olduğu vurgulanıyor:

“ABD yardımcı olabilir ama sadece Iraklılar devletlerinin aciz duruma düşmesinin önüne geçebilirler.” ,Diyor.

Bu değerlendirmelerden şu sonuç çıkıyor. IŞİD bölgede etkinliğini artırır, bölgenin bütünleşmesi yönünde bir zemin yaratırsa bu gidişat batı için çok büyük tehdittir. Birini öteki ile bertaraf etmek için her türlü dosya hazırlanmıştır.

Türkiye Maliki ile iş yapabilir mi? Cevap: Yapamaz. Neden yapamaz? Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru Musul’daki Türk konsolosluk binasına IŞİD tarafından yapılan baskını anlatırken Irak’ın yani Maliki’nin askerleri konsolosluğa haber vermeden askeri güçlerini konsolosluk binasının çevresinden çektiği görülmektedir, dedi. Maliki’nin askerleri, emanetine tevdi edilen misafirlerini haber vermeden bırakıp kaçmışlardır.

Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğundaki görevliler ve güvenlik personelinin IŞİD tarafından rehin alınmasından bu yana örgüt ile 3. görüşme yapıldı. Türkiye-Suriye sınırındaki görüşmeler aracılar vasıtasıyla gerçekleştirildi. Rehinelerin teslimi noktasında somut gelişmelerin olması bekleniyor. Rehineler teslim alınsa bile bölgedeki Türk vatandaşlarının varlığı ve yatırımlarının büyüklüğü dikkate alındığında Türkiye’nin bölgeye ilgisiz kalamayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır.

Batının ve İsrail’in burada temel hedefi, çatışmayı bütün sahaya yayarak İslam’ı İslam’la çatıştırarak bitirmek doktrinidir. Onların katıla katıla güleceği sevinçten çıldıracağı tek seçenek bir Türk –İran çatışmasını tetiklemek senaryosudur. Türkiye; İran ve Rusya ile diyalogu sürdürerek, gerektiğinde müdahale seçeneğini masada tutarak bölge kuvvet dengelerinin değişmesine müdahil olmak, bu müdahaleyi batılı dostların(!) çıkarları için değil İslam Birliğinin tahakkuku için yapmak Türkiye için en ciddi ve akılcı seçenektir.

Adnan Tanrıverdi Paşa’nın şu düşüncesi çok mühimdir:

“Eğer bu zamanda, Müslüman Ülkelerin bir parlamentosu olabilseydi, bu parlamento etkili bir ani müdahale gücüne sahip olsaydı, Nuri El Maliki’nin ne Birleşmiş Milletlerden ne de Avrupa Birliğinden yardım istemesine gerek kalmayacaktı. İslâm Dünyasının kendi içindeki anlaşmazlıklarının çözümünü, bu anlaşmazlıkları planlayıp uygulamaya koyduran batıdan beklemesi ve açıkça da talep etmesi ne acı!.”

Bu noktadan itibaren bu tür İslami kurumların kurulması yolunda çalışmalara ağırlık verilmesi, söz ve demeçlerin tehdit aracı olarak kullanılmaması, ciddiye alınmayan blöfler yerine bölge halklarıyla kaynaşan bir mantıkla yola çıkılması gerektiği açıktır.

Sabrın ve sözün bittiği yerde kuvvete başvurmak helaldir. Anlaşmalardan doğan hakların unutulmaması şartıyla adil ve birleştirici yönde hareket etmek gereklidir.

DOST-DÜŞMAN ÇİZELGESİ

DOST-DÜŞMAN ÇİZELGESİ

Bir devlet açısından dostluklar ve düşmanlıklar üç eksenden tanımlanır.1.İtaat,1.Sadakat,3.İdeoloji. Bunun dışında başka etkenlerde vardır. Bu etkenler zamana ve yere göre değişir. Mesela insan tanımadığının düşmanıdır. Ormanda dolaşırken karşınıza tanımadığınız bir canlı çıktığında, hatta ne olduğunu bilmediğiniz bir böcek çıkarsa, ne yaparsınız? Bildiğiniz kıstaslara göre(işte rengine, şekline ve size karşı gösterdiği saldırgan veya ürkek tutumuna göre) bir tanım yaparsınız. Evet, bu böcek zehirlidir, bu kuş yırtıcıdır, bu yılan sokucudur, bu hayvan parçalayıcıdır, diye düşünürseniz; düşmandır

. Şayet sevimli, uyumlu ve munisse dost dersiniz. Bunun dışında ne yaparsınız karşınızdaki canlının size yönelik bir hareketi var mı, yok mu? Bazen böyle bir hareket yoksa bile kuşkulanırsınız. Ne olur ne olmaz diye düşünür ve o vurmadan ben vurayım o saldırmadan ben saldırayım dersiniz. Tıpkı Bush Doktrininde olduğu gibi “önleyici vuruş”,o vurmadan sen vur, o saldırmadan sen saldır. Bir defa düşman tanımı yapmışsınız ya. Tamam, bu bilgi yeterli… Bu doktrinin kapsama alanına giren bir düşmansanız. Artık kendinizi temize çıkartmanızın hiçbir anlamı yoktur. Siz buradan tesadüfen geçiyordum, her gün aynı saatte ekmek almaya giderim. Ben filancanın amcasıyım deseniz de bir anlamı yoktur. Siz olmamanız gereken yerde olmuşsunuz, tehdit sayılan bir bölgeden geçmişsiniz. Düşman olarak kategorize edilmişseniz bir çocuğun kendi babasını seçme hakkının olmaması gibi bir şey olur ve ne olduğunuzu anlatamazsınız. Zaten dinlemezlerde…

Gene ormandan bir örnekle konumuzu anlatalım: yürürken ağaçlar arasından aniden bir ayı çıktı ve üstünüze saldırdı veya göz göze geldiniz, bir an durakladı ve kaçtı. Düşman tanımınız ayının yapacağı harekete göre değişir. Saldırgan tutum varsa düşman, kaçma yönünde bir eğilim varsa tehlikesiz sayarsınız. Ya da şöyle bir olayla karşılaştınız bir baktınız ki ileride on onbeş üyelik bir aslan gurubu bir geyiği parçalamışlar ve yiyorlar, ya da dinleniyorlar, yolunuzu değiştirmez misiniz? Demek ki bizim dost düşman tanımımız konjenktüreldir. Ormanında yaşayan saldırgan bir ayının, şehirde oturan birine zararı olmadığı gibi; Hint ormanlarının en zehirli kobrasının Tebriz’de yaşayan biri için tehlike teşkil ettiğini söylemek paranoyadan başka bir şey değildir.

Dost-düşman tanımının en belirgin kıstası şudur. Tehlike olarak tanımladığınız şey veya nesnenin size zararı var mı yok mu? Size zararı dokunacak bir mesafe içinde mi değil mi? Öncelikle; geçekten zararlı mı değil mi?

Delinin düşman tanımı gibi tanımların aslı astarı olamaz…

Gelelim yazının başında anlattığımız mevzuna… Bir devlet tebaasının gönüllü itaate dayanan sadakat duygusu ile ayakta kalır. Sadakat devletin temelidir. Etnik ve dini parametreler daha sonra gelen etkenlerdir. İstiklal Savaşı’nda madalya alan Ermenilerde vardır. Çanakkale’de çarpışan Rumlarda mevcuttur. Ankara Savaşı’nda bütün şehzadeler kuvvetlerini toplayıp giderken Sırplar padişaha sadakat göstermiş ölümünü çarpışmışlardı. Demek ki dost-düşman tanımında daha başka felsefi boyutlar mevcuttur.

Genelleme yapılarak tespit edilecek ortak sadakat parametresi nedir? Türk (veya Kürt ve diğerleri) ve Müslüman(Suni-Alevi). Etnik kimlik durumu budur. Sen kimsin? Kimin oğlusun? Kimlerdensin? Nerden gelip nereye gidiyorsun? Ne işle meşgulsün? Türksün ama iki kutuplu dünya düzeninde solcusun! Tehlikeli. Türksün ama batının İslam’ı düşman tanımladığı bir düzende mümin bir Müslümansın! Çok kötü… Değerler ve yaklaşımlar konjonktürel olunca doğru ile eğri, iyi ile kötü arasındaki ayrımlarda anlamını yitiriyor. Milliyet Gazetesi’nden Can Dündar 9.Mart 2009 tarihli yazısında şunları söylüyor:12 Eylül döneminde ABD Dışişleri Bakanı Aleksandır HAİG Türkiye’yi ziyaret ediyor. Tutuklanan gazeteciler cezaevlerinde işkence görüyor. Soru soran ve basın toplantısına katılan gazeteciler Haig’in ağzından insan haklarına riayet edin tarzında bir şey söyletmek istiyorlar. Bilmiyoruz ki Türk güvenlik ve sorgu personeline işkence ile sorgu yapma eğitimini ABD vermiş. Ama zaman değişti. H.Clinton gelmiş insan haklarıyla ilgili bir sürü talepte bulunuyor. ABD’nin politika değiştirdiğini ve çıkarının bu yönde olduğunu söylerseniz size hak veririm. ABD’nin o zihniyetten bu zihniyete ilerlediğini düşünürseniz yanıldığınızı söylerim. İki kutuplu dünyada dostlar ve düşmanlar siyahlar ve beyazlar vardır. Müttefikinizi her yolu kullanarak yanınızda tutmak her şeyden önce gelir. Kutupların yok olduğu çekim merkezlerinin ve çekim için kullanılan şeker ve çikolataların değiştiği bir süreçte bu tür havuç dağıtım mekanizmalarının yeni işlevlerle piyasaya sürüldüğünü görmüyor ve anlamıyorsanız; ahmaksınız demektir. İlgili politikalar her zaman konjenktüreldir. Her zaman tanım değiştirirler. El Garip Cezaevi; Guantanamo ve Afganistan’da yapılanlar, söylenenlerle zıtlık teşkil etmiyorsa; kutupların yok olduğu bir dünyada yeni çekici cümlelerin ne amaçla kullanıldığını anlayamazsınız. ABD’nin liderlik çağının bittiği bir noktada müttefiklerini havuç ve sopa ile yola getirmesinin mümkün olmadığı bir ortamda ABD’nin güç kullanarak(ekonomik, askeri ve psikolojik) müttefiklerini yörüngesinde tutabileceğini düşünürseniz çok çok yanılırsınız. Gücünün sınırlı olduğu bir ortamda ABD’den eskisi gibi güç teksif etmesini beklerseniz gene çok yanılırsınız. Bn H.Clinton Türkiye’yi ziyaret ediyor ve yumuşak güç kullanımına ilişkin projelerle Türkiye’yi yanına çekmeye çalışıyor yaptığı budur. Dünyanın bu yeni yapısına göre değişen parametreleri siz tespit edeceksiniz, siz vatandaşınızı kazanacaksınız, siz vatandaşınızın sadakatini temin edeceksiniz siz vatandaşınızı yeni değerlerle yörüngede tutacaksınız!

Günlük gazetelerin asayiş haberlerine baktığınızda şunu görürsünüz. Her gün birkaç Türk birçok Türkü öldürüyor. Dünyada Türkleri en çok Türkler öldürüyor.(SSCB’nin sosyalizm tecrübesinde de komünistleri en çok Stalin öldürmüştü. Hem de halk düşmanı diyerek) Bu durumda Türkün Türkten başka dostu yoktur şeklindeki tasavvurumuzun yanlış olduğunu görüyoruz. Tarihten hepimiz biliriz; Kuyucu Murat Paşa Celali İsyanlarında yüz binlerce Türkmeni öldürmüştür. Bu günkü mantığımıza göre devletin asli unsuru ve sadakat temeli olan Türkmenler katledilmiştir. Padişaha isyan eden Dadaloğlu ne demiştir? Ferman padişahın dağlar bizimdir. Demek ki sadakatin ve itaat duygusunun temeli tek başına etnik ve dini parametreler değilmiş, peki neymiş? Tarih şuuru, işbirliği anlayışı, adil bir düzende yaşama duygusu ve birlikte tasarlanan gelecek tasavvurunun oluşturduğu ortak hareket duygusudur. Bu duyguların hepsi birleşerek milli kültür adını verdiğimiz birlikte yaşama iklimini oluşturur.

Ortak gelecek tasavvuru ve adaletin tahakkukunda hiçbir ideoloji dinlerle yarışamaz. Çünkü her an izlendiğimize dair Allah inancı, hiçbir suçun cezasız kalmayacağına ve ahirette hesap sorulacağına dair kesin inancın dünya hayatında hiçbir karşılığı yoktur. Bu iki temel akideyi hiçbir ideoloji karşılayamamıştır ve karşılayamayacaktır. Dolayısıyla ideolojilere dayanarak dini sorgulamak, ileri veya ilkel bulmak, doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmak hiçbir mantıki tutarlılığa sahip değildir. Dinle kendisini özdeş tutan, ya da dinin yerine geçmeye veya dini ortadan kaldırmaya çalışan her ideoloji iflas eder. Hem de bilimsel kanıtlarla ispatı mümkün olmayan sadece akılla olmamasının mümkün olmadığı apaçık ortada olan iki temel yüzünden…(yani Allah ve âhiret inancı) Bu durumda kimlik tanımlarının dini referansa uzak durması onların bekasını büyük ölçüde zayıflatır.

Kimlikler ayrılık noktalarını uzlaşmazlık alanı olarak gördükleri takdirde çok dar alana sıkışıp kalırlar. Dar tanımlar büyük uzlaşmazlık alanları yaratırlar ve sosyolojik çevreyi sadece ve sadece iki eksenli görürler. Bizler ve diğerleri, siyahlar ve beyazlar, dostlar ve düşmanlar. Dar tanımlar dar kalıplar gibidir, fertleri ve toplumu sıkar. Bakış açılarını daraltır.

Bu gün biliyoruz ki; tabiatta mevcut çok zehirli yılanlar, bitkilerin kökünü kemiren solucanlar, en zehirli akrepler, elimizi yakan ısırgan otları ekolojik bütünün birer halkasıdır. Tabiat sistematik bir bütünlüğe sahiptir. Bize zarar verdiğini sandığımız her şeye düşman kesildik. Ürünümüze zarar veren böcekleri ilaçladık verimi artırsın diye kimyasal gübreler kullandık suları kirlettik neticede toprağı zehirledik buda bize daha büyük zarar olarak geri döndü. Demek ki ne tabiatta ne sosyal hayatta kesin düşman, uzlaşılmaz insan yoktur. Bir ideoloji ne kadar çok zıddiyet üretiyorsa (cinler ve şeytanlar, melekler ve kâfirler, kötüler ve iyiler, zalimler ve adiller, dostlar ve düşmanlar) diğerlerini ötekileştiriyorsa, biz eksenli kavramlar yerine ben eksenli kavramlar üretiyorsa o kadar zayıflar o kadar zayıf kalır. Bir şeyi tanımlamak için o şeyin zıddını kullanmak(referans noktası açısından) başka şeydir. Kendini tanımlamak için o değilim bu değilim şeklindeki yalnızlaştırıcı ve soyutlayıcı bir kimlik ekseni kullanmak başka bir şeydir.

Kimlik ve analiz eksenindeki tanımlarda ne kadar daraltıcı cümleler seçilirse o derece Türkiye küçük kalmaya mahkûm edilir. Bu şekil düşüncelerinde vatanseverlikle bağdaşması mümkün değildir. Biz şunu savunuyoruz: Biz ve düşmanlarımız, biz ve ötekiler; iç tehdit, dış tehdit şeklindeki parametreler yerine dostluklar ve düşmanlıklar gelip geçicidir, yapısaldır. Şartlara göre değişir denklemler tek bilinmeyenli olmaktan çıkartılmalı çok bilinmeyenli ve çok yönlü hale getirilmelidir. Bir ülke kendi vatandaşlarını düşman ilan etmez ve edemez. Vatandaşlarını sadakatlerine göre tasnif edebilir. Buda her zaman geçerli değildir.

Sadakat dörde ayrılır.1.Koruyucu sadakat (Hem devlete itaat eder hem itaat duygusunu genelleştirecek yönde hareket eder, etmeyenlere de müdahale eder) 2.İtaat edici sadakat(Sadece meşru otoriteye itiraz etmeden itaat eder.) 3.Pasif sadakat(Devletin ideolojik aygıtlarına karşı itirazı vardır fakat itirazını mecbur kalmadıkça eyleme dönüştürmez) 4.İsyan (Meşru otoriteyi tanımaz ve itiraz eder.) (Normalde halk hiçbir zaman isyan etmez)

İsyanın iki derecesi varıdır. Uzlaşılmaz isyanlar, uzlaşılarak çözümlenecek isyanlar. Bazen öyle olur ki isyan eden vatandaşın ne istediği anlaşılır ve kördüğümü gevşetecek iyi çözümler getirilirse koruyucu sadakat seviyesinde bağlılık elde edilebilir.(Tarihimizde bu yönde isyan bastırmanın binlerce örneği vardır.) Bu nedenle ikili tasnifler siyahlar ve beyazlar dostlar ve düşmanlar şeklindeki tasnifler hele hele vatandaşı yabancılaşmaya itecek ideolojik ve mekanik baskılar son derece yanlıştır. Bir tarikatı mı fişleyeceksin, bir sosyolojik kimliği mi etüt edeceksin, bu şeriatçı, bu Laz, bu tarikatçı, bu tüccar, bu takunyalı tarzında hele hele bu zat cumhuriyet ve rejim düşmanı şeklinde yapılacak bütün tasnifler yanlıştır. Doğrusu nedir? Sadakatin dört derecesine göre bu şahıs nerede yer alıyor? Limitli yanları nelerdir? İstifade edilir yönleri nelerdir? Bazen öyle olur ki bir devlet aşırı milliyetçilikten ve aşırı sadakatten bile zarar görebilir.(Hitler aşırı milliyetçilik üzerinden halkını felakete sürüklememiş midir?) Mesela savaşta çok milliyetçi ve çok savaşkan askerlere ihtiyacımız vardır. Bu tür askerlerden ne bekleriz sabırla ve cesaretle savaşsınlar, şiddet ve gücü zulme varmadan ölçülü ve adaletli kullansınlar. Ama bizim çok milliyetçi şuur verdiğimiz askerimiz; önüne geleni öldürüyor, önüne gelen her şeyi yakıp yıkıyor. Teslim olanları kurşuna diziyor, bizi sıkıntıya düşürüyorsa bu davranışa itiraz etmeyecek miyiz? Düşmana kurtulma seçeneği bırakmazsanız o da ölümüne direnir ve mukavemeti artmaz mı? Bu durumda rasyonel hareket ettiğiniz söylenebilir mi? Bir de savaştan sonra esirleri öldüren askerler hakkında soruşturma açılmasının istendiğini düşünün; bu durumda devletinizi zor durumda bırakmak doğru bir tutum olmuş olacak mıdır?

Sonuç her şeyin bir limiti vardır. İyi sandığımız şeyler her zaman iyilik doğurmaz, kötü sandıklarımızda her zaman kötülük yapmaz. Tanımlarımızı tarihi tecrübelerimizden yararlanarak daha faydacı ve daha esnek şekillerde yapmalıyız. Yaralayıcı ve yabancılaştırıcı her türlü tanım ve durum dar toplum zihniyeti yaratarak Büyük Türkiye’nin inşa sürecini geciktirir. Çağlar üzerinden aşarak dünyaya liderlik yapma misyonunu tekrar kazanmamız bütün fertleri tasada kıvançta eşit vatandaşlar yapacak bir zihniyet devrimi ile mümkündür. Bunu başarmakta felsefi derinlik kazanmamızla mümkündür. Sosyolojik kapasitemizi daraltıcı ve vatandaşlarımızı hasım ilan edici tutum ve davranışlar vatanseverlikle bağdaşmaz. İç düşman tabiri çok yanlış bir tabirdir. Elin lobici adını verdiği şahıslara biz vatan haini diyoruz. Başkalarının bizim içimizde lobilerinin olabileceğini düşünmeden, Ermeni meselelerini halletmek için Washington’da iyi bir lobi bulmaya çalışmalıyız diyoruz. Artık çelişkilerimizi görelim, tanımlarımızı ve kavramlarımızı daha felsefi temellere oturtalım.

ABD’NİN KAFKASYA DENKLEMİNDEKİ İKİLEMİ(ÜÇLEMİ)

Bush döneminde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırlarının değişeceği tebliğ edildi. Bölge halkları bu tutuma tavır koydu. Irak, Afganistan ve Pakistan’da sürdürülen teröre karşı savaş halen kazanılmış değildir. Kaldı ki Irak savaşından sonra şu durum ortaya çıktı: Bir savaşı kazansanız dahi savaşın meşruiyetine dünya kamuoyunu inandırmazsanız, kazandığınız savaşı vicdanlarda kaybediyorsunuz. Haksız savaşı sürdürmenin imkânsızlığı ortaya çıktı. Bu durum stratejinin temel ilkelerinin sadece yaparım olur. Yenerim mağlup olur giderler gibi güce dayalı parametreler üzerinden kurulamayacağını açıkça ortaya koydu. Realist ekol adı verilen güce dayalı uluslar arası ilişkiler politikasının meşruiyet temeli olmadan kazanılamayacağının açık delili oluyordu. Kaldı ki güce dayalı politikaların da tek yanlılık esası üzerinden değil çok taraflılık üzerinden başarılacağı anlaşıldı. Bununda kısa sürede yeterli olmadığı bölgesel düzeyde güç dengelerinin çok yönlü matematik denklemlerine dayandığı görüldü. Bir yerden bir taşı çektiğinizde yıkımın mevzii kalmadığı, domino etkisi yaratarak her yana yayıldığı anlaşıldı. Mesela Afganistan’da Taliban’ı muhakkak surette yeneceğim dediğinizde Pakistan’ın iç dengelerini bozuyorsunuz, Hindistan’la bir çatışmaya girecek süreçlere sebep oluyorsunuz. Kendinize taraf olan hükümetlerin devrilmesine yol açıyorsunuz.(Mesela Perver Müşerref’in iş başından uzaklaşması) Pakistan’daki iç gerilimin yok edilemediğini, istenmeyen gelişmelere yol açarak nükleer silahların kontrolsüzce kullanılmasını savunan gurupların eline geçtiğini düşünün, bu durum hayırlı sonuçlara yol açar mı?

Yukarıdaki satırlarda şunu anlatmaya çalışıyorum! Dünyanın her coğrafi bölgesinde hassas dengelere dayalı kararlılık hâkimdir. Taşları yerinden oynattığınızda kayalar tepenize yuvarlanıyor iş kontrolden çıkıyor. Bu çerçevede Obama’nın ziyaretinden sonra Türkiye’ye dikte ettirilen politik normlara bir bakalım: Ermenistan sınırlarını aç, ilişkileri normalleştir! Böyle bir direktif Amerikan menfaatlerine uygun mudur, bölge denklemleri açısından geçerli midir? ABD’nin İran politikasına zarar vermez mi? Rusya’nın Kafkasya’da ilelebet kalmasına yol açmaz mı? Rusya’nın en azından yakın bir zamanda Güney Kafkasya’dan çıkartılması gerekirken Gürcistan Savaşı’nda olduğu gibi hâkimiyet alanlarını genişletmez mi?

ABD bu gün İran’a neden bu kadar kızıyor? İran batının küresel hâkimiyet sembollerine itiraz ediyor. Bölgesel güç olmaya çalışıyor. Batının kurduğu Ortadoğu düzenini değiştirerek bir Şii eksen yaratmaya bütün İslami hareketleri kendi kontrolüne almaya çalışıyor. Bu talepler batının çıkarlarıyla bağdaşır mı? Batı, doğal gaz ve petrol sevkıyatında özerk davranmaya müsaade edebilir mi? Nükleer silah yapacak bir yola girerek kendisine kafa tutacak bir güce gelmenize müsaade ederler mi? Şayet bu gidişi engellemesi lazımsa bunu nasıl yapacak? Bir; bu gidişe dur demek için hangi meşru gerekçeleri bulacak? İki; bölge şartlarına uygun hangi yeni denklemleri yapacak? Üç; sonuç alacak metotlar bulacak ve uygulayacak mı? 4.İşin sonu fiyasko ile bitecek mi bitmeyecek mi?

Şimdi bu şartların ABD tarafından yerine getirilip getirilmediğini analiz edebiliriz:

Dünya Atom Enerjisi Başkanı’nı değiştirme teşebbüsü doğru bir hareket tarzı mı? Yalan söyleyecek, yalan raporlar tanzim edecek birinin bu kurumun başına getirilmesi meşruiyet zeminine ne getirir ne götürür, bunun tartışılması gerekir.

Kafkasya’da denklem doğru kurulmuş mudur?

Türkiye’ye dikte edilen Ermenistan politikası öncelikle batının çıkarlarına uygun mudur?

ABD’nin şimdiki politikaları Rusya’yı Kuzey Kafkasya’yı bile kaybetmenin eşiğine getirmişken Güney Kafkasya’nın göbeğine oturtmaz mı?

Bu politikalar İran’ı zayıflatacak yere kuvvetlendirmez mi? Bu konuları analiz etmeye devam edeceğiz.

KAFKASYA’DA NASIL BİR DENKLEM VAR?

Kafkasya Astrahan’dan başlayarak; Dağıstan, Çeçenya; İnguşya, Çerkez-Balkar Özerk Bölgesi, Gürcistan(içinde Abazya,Osetya,Acaristan gibi problem alanları mevcut),Ermenistan,Azerbaycan, İran,(içinde G.Azerbaycan var),Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun yer aldığı kompleks bir yapıdır.Kafkas Dağları’nın çaprazlama ikiye böldüğü bu coğrafyanın Kuzey kısmına Kuzey Kafkasya adı verilir ve tamamen Rusya Federasyonu’nun kontrolündedir.Güney Kafkasya’da da ciddi bir Rus kontrolü vardır ancak tam kontrol sağlayacak yetenekten ve güçten mahrumdur.Kafkasya’da 200 civarında dil konuşulur,bu topraklar din, mezhep ve etnik yapı müzesi gibidir.Çok parçalı yapı ve çok denklemli etnik mozaik sistemi bu bölgeyi her an patlamaya hazır saatli bomba gibi fitili yanar vaziyette tutmaktadır.ABD dış politika uzmanlarının anlamadığı noktada budur.Bu bomba niçin patlamıyor?Patlarsa sonuçları ne olur?Bir başka soru ise şudur:Bu coğrafyada hangi denklemler mevcuttur?Kim kimin dostudur,kim kimin düşmanıdır? Bundan daha önemli soru ise şudur: ABD kimden yanadır? Kimi kuvvetlendirmek istiyor, kimi zayıflatmak istiyor, Matematik olarak kurguları doğru yapabiliyor mu?

Soruları sondan başa doğru cevaplandıralım: ABD açısından Türkiye(+) müttefik(ancak sınırları değişecek ve küçültülecek devletler içinde yer alıyor.),Rusya Federasyonu(RF) (-) Hasım güç; bir dalga daha parçalanacak ülkeler içinde yer alıyor. Güney Kafkasya’dan çıkması isteniyor. İran(-);hasım güç parçalanması isteniyor, Kuzey Azerbaycan’ın topraklarının devamı(Güney Azerbaycan) bu ülkede yer alıyor. Gürcistan(+) dost güç; dost güç ama Ruslara dövdürülüyor. Ermenistan(+) dost güç ancak aslında fiilen Rus işgali altında ve Rusya’ya bağımlı, Azerbaycan topraklarını işgal etmiş. Şimdi bu olguyu bu durumu bir çizelge ile değerlendirelim:

ABD açısından dost düşman çizelgesi

Dost ve müttefik olmak Eylemsel durum Gerilim derecesi

Rusya Federasyonu – – Olumsuz

Türkiye + – Belirsiz

İran – – Belirsiz

Azerbaycan + – Belirsiz

Gürcistan + – Belirsiz

Ermenistan + + Olumlu

Aynı çizelgeyi Rusya Federasyonu açısından yaptığınızda ABD ile politikalarının ittifak ve eylem açısından Ermenistan üzerinde örtüştüğünü, İran ve Gürcistan’da çekiştiğini Türkiye ve Azerbaycan üzerinde ise zayıflatma yönünde paralel düştüklerini görürsünüz. Bu durumda Rus dış politikası doğru ise ABD’nin bu bölgedeki politikası yanlıştır. ABD’nin ki doğru ise Rusya’nınki yanlıştır. Rusya her geçen gün Orta Asya ve Kafkasya’da hegemonyasını artırdığına göre ABD’nin yanlış yaptığı anlaşılır.

Bu parametreleri her ülkenin baş harflerini kullanarak denklem haline getirelim:

ABD+Türkiye+Azerbaycan+Gürcistan=Dost

ABD-İran=Düşman

ABD-RF=Düşman

RF?Türkiye?Azerbaycan

RF+Ermenistan=Dost

RF+İran=Dost

RF-Gürcistan=Düşman

ABD+Ermenistan=Dost

Bu formülasyonda denklemleri yerine koyduğunuzda hangi sonuçlar çıkar biliyor musunuz? ABD=RF=Dost, ABD=İran=Dost ve ABD İran çekişmesinin boşuna olduğu bugünkü Amerikan politikalarının bölgede Rusya Federasyonu’nun gücünü artıracağı, İran’ı bölgesel güç haline getireceği görülür. Bunun neden böyle olacağını haftaya anlatacağız.

VATANSEVERLİK ÜZERİNE

VATANSEVERLİK ÜZERİNE

Son zamanlarda bir kısım basında bir linç kampanyası yürütülmektedir.Bu linç kampanyasının esas hedefi suç ve suçlulara yönelik olsa hiçbir sorun çıkmayacak… Gazetelerdeki başlıklar, medyadaki görüntüler, savcılık soruşturması aşamasında gizili kalması gereken birçok bilgi ve belgenin sızdırılması gösteriyor ki etik olmayan bir durum söz konusu…

Toplumun her kesiminden suça iştirak edenler tabii ki cezalandırılır Cezalandırma herkese eşit uygulanan ceza kanunlarının olaylarla bağlantı kurarak uygulanması sürecini kapsar.Bu süreçte zan altında tutulan kişiler tesadüfen suç mahallinde bulunmuş olabilirler, başka bir niyetle suça iştirak etmiş olabilirler, zorlanmış olabilirler, kandırılmış olabilirler bütün bunlar mahkemelerin kılı kırk yaran terazisinden geçerek şekillenir.Sanık olarak hüküm meydanına getirilmiş insanlar suçlu-suçsuz, fail-mağdur kategorilerinden birine dâhil olur ve ondan sonra nihai hüküm verilir.Suç işlemek için veya suçun dışında kalmak için illaki şu veya bu niteliği sahip olmak gerekmez Bazen öyle olur ki bela sizi bulur ve ayağınıza dolaşır. Bazen aracınızla giderken sizin yaptığınız veya yapmaya mecbur kaldığınız kusuru bir sürücü en şedit bir kelime ile yüzünüze çarparsa bir anda kendinizi kaybedebilir kan beyninize sıçrayabilir. Hele hele size iftira atılması halinde metanetinizi her zaman koruyamayabilir siniz. Suça itilmek veya iştirak etmek an meselesidir.

Basının; vatansever dernekler aracılığıyla yapıldığını iddia ettiği bir takım suç ve eylemler olabilir. Suç işlemek her zaman kötü adamların tekelinde olan bir şeyde değildir. Bazen en efendi en beklenmedik bir adam dahi beklenmedik bir suç işleyebilir veya bir suça iştirak edebilir. Suç, ceza, mükâfat, başarı insanın doğasında vardır ve kıyamete kadar var olacaktır. Bizim inancımıza göre cennet ve cehennem nihai hesap günü için hükümlerin hüküm yeri mahkemelerin mahkemesi olarak kurulacaktır…

Benim esas anlatmak istediğim bunlar değil; bir insan vatanseverim derse suç işlemez, namusluyum derse, dürüstüm derse haksızlık yapmaz gibi bir anlayışa varan zihniyet saplantısıdır. Böyle bir düşünce bir zihniyet ve mantık hatası ya da zihniyet sapmasıdır. Nasıl ki hiç kimse en doğruyu düşünmek gibi bir iddiayı tekelinde tutamazsa iyi şeyleri düşünen insanların hata yapmamayı tekellerinde tutmaları mümkün değildir. Herkes her zaman hata yapabilir herkes her zaman suç işleyebilir. Doğru birtakım şeyler yapayım derken yanlış işlerin ve yanlış adamların eline düşebilir. Suç ve cezaların tanım ve tarifleri bellidir, TCK’ da yazmaktadır.

İşte burada esas sorun şudur. Bir şahıs vatanseverim diyorsa, şahsi çıkar saikı ile hareket etmiyorsa bu zat bir suça iştirak ederse ne şiddetle suçlanmalı veya suç bulunamıyorsa nasıl bir kampanya açılarak linç edilmeli…“Kırk katır mı, kırk satır mı?”i Linç balyozu nasıl kullanılmalı kafası nasıl ezilmeli…!?

Hiç kimse şunu bir an olsun aklından geçiremez, geçirmesine müsaade edilemez: Yabancı istihbarat örgütleri hem iyi niyetli hem de kötü niyetli örgütleri kullanmaktadır. Acaba bu örgüte kimler sızmıştır, kimin adamıdır? Bu örgütleri kuruluş amaçlarından saptıranlar kimlerdir? Namuslu insanları suç işlemeye tahrik ederek milli direnci temsil eden bu tür örgütler niçin karalanmaktadır? Bunların içine sızmış olanların dış bağlantıları nelerdir, kimlerdir? Bu kadar bilgi ve belge, dış bilgi kaynağı olmadan nasıl bu kadar bolca akmaktadır? Oyun içinde oyun mu çevrilmektedir? Suçlular mı yakalanmaktadır, vatanseverlik mahkûm mu edilmektedir? Amaç nedir işte buna kafa yormamız gerektiğini değerlendiriyorum.

FİRAVUN LANETİYLE LANETLENEN VATANSEVERLİK

Birkaç haftadan beri medyayı tarıyorum, gazetelerin başlıkları, haberleri veriş biçimleri son derece ilginç;”Kurtarıcılardan Kurtulmak, Çeteleri Kanıksamak, Vatansever Güçler Terörü, Ya Devlet Başa; Ya Kuzgun Leşe… Gibi ilginç başlıklar kullanıyorlar. Gazetenin birinde bir yazar arkadaş şöyle bir olayı anlatıyor. TV’ kanallarının birinde çocuklarla yapılmış bir çekimi anlatıyor; Sunucu afacana soruyor; elinde güç olsa ne yapmak istersin çocuk cevap veriyor; dünyayı kurtaran bir adam olmak isterdim. Sunucu tekrar soruyor; Peki dünyayı nasıl kurtarırdın, çocuk; kocaman bir bomba atarak yaparım, diyor. Bu zihniyetin doğru tarafları da vardır, yanlış tarafları da, tabiatın ruhunda da bu vardır. Çoğu kere yıkımdan sonra yeni bir dünya kurulur. Hazan mevsimi yaşanmadan bahar gelmez. Ancak hazan mevsimini yaşamayan ormanlar ve beldelerde vardır. Oralarda sürekli yaz mevsimi hüküm sürer. İşte esas sorun budur. Yaza hâkim beldeler neresidir? Kış memleketlerinin insanı niçin çocuk gibidir? Bu beldelerde insanlar niçin çocuk gibi kullanılırlar, hiç aklı başında insan yok mudur? Bu sorular ayrı tartışma konusudur.

Bir örgütün adına in iyi sıfatları vermesi en güzel isimleri kullanması onun iyi işler yapacağına delalet etmez. Sultan Abdulhamid’i devirip yerine parti diktatöryası kuran İttihat ve Terakki Partisi’nin adı da güzeldi, sıfatıda… Birleşme ve Yükselme hareketi anlamına geliyordu.10 yılda yaptıkları icraat koskoca imparatorluğun tasfiyesine, dağıtılmasına, yıkılmasına ve milletin yoksulluktan inim inim inlemesine sebep olmuştur. Adla sonuç arasında kesin bağıntı olmuş olsaydı, Yaşarlar asla ölmezdi. Geçtiğimiz yıllarda Vatansever Kuvvetler Birliği adlı bir teşekkülün kurulduğunu duyduğum zaman aklıma ittihatçı emaresi geldi. Bu ülkede küresel yıkıma karşı bir milli muhalefetin ortaya çıkacağı belli olmuştu. Kürsel saldırıyı başlatan, küresel sermaye(Yahudi sermayesi; geçtiğimiz aylarda İstanbul’da Bilderberg Toplantısını yapan zevat) ve bunun Amerikan ulus devleti içindeki ortakları olan Neo-Con’lar her işte istisnasız uyguladıkları bir yöntemi Türkiye’de tekrar tekrar uygulamaya koydular.Çatışan kanatlar yarat,çatışan bütün kanatları sen yönet.Burada uygulanan yöntemin değişik bir yönü bulunmaktadır,o da şudur.Türkiye’ye yönelik küresel saldırı başlayınca halkımızın tarihi ve milli köklerinden kaynaklanan bir karşı duruş kendiliğin ortaya çıktı.Bu karşı çıkışın karalanması,kontrol edilmesi ve saptırılmasını aynı anda uygulamaya koydular.Biz bu filimi 1980 öncesinde de izlemiştik film tekrar gösterime girdi.Milli karşı duruşu simgeleyen Kuvva-yı Milliye Dernekleri ve Kuvva-yı milliye ruhunu,ulusalcılık,kuvvacılık gibi kelimeleri anlamından saptırarak küçümsediler.Kızılelma gibi tarihi manası ve kutsal görev anlayışı çok yüksek olan bir kelimeyi anlamından saptırdılar küçümseyici ,ilkel, mantık dışı manasına gelecek yeni bir uyduruk anlam yüklediler…Ulvi kelimeler ve anlamları aforoz edildi,bu derneklere katılan namuslu insanların yeminleri en büyük kötülük kaynağı olarak tanıtıldı.Neymiş E.Alb Fikri Karadağ ve arkadaşları Kuran,silah ve Kitap(Nutuk),üzerine el basarak yemin etmişler!Silah üzerine nasıl el basarlarmış?!Bu silahları nereden bulmuş muş larmış?!Kimse çıkıp demiyor ki kardeşim bu silahları bu adamlara devlet verdi.Yemin okullarda her sabah yapılır,mahkemelerde yapılır.Evlilik akdinde yapılır.Her yerde yapılır.Hatta Amerikan Başkanları İncil üzerine el basarak yemin ederler.Bunun suç olan, suç teşkil eden ne gibi bir yönü vardır?Bizce esas sorun o değil; esas sorun şu;Bu dernek ve cemiyetlere yeteri kadar sızamadılar,suça bulaştıramadılar,umulanın üstünde bir mukavemet gücü oluştu,deliye döndüler.Alb.Fikri Karadağ’ların yemin metninde yer alan “…Türk anadan Türk babadan doğmuş olup soyunda dönme olmayan…”gibi kelimeler bunları çılgına çeviriyor.İstihbaratçılıkta genel kuraldır:Suça bulaştır ve kullan,açığını bul ve kullan …Suç bulamıyorsan firavun lanetine uğrat…

Yapılanlar bu… Bu oyunda basın yoluyla vatanseverlik karalaması yapanların kime hizmet ettiklerini düşün ve kararını ver.

Durun bakalım, Kıbrıs Harekâtı’nın yıldönümünde M.Ali Talat’ı nasıl kışkırtacaklar, Denktaş’a nasıl saldıracaklar?

BLAİR GİTTİ… GELENİ DE İYİ KARŞILAMADILAR…

BLAİR GİTTİ… GELENİ DE İYİ KARŞILAMADILAR…

Bizim Malatya’da benim çocukluğumda köpek sahipleri itlerine tony adını koyarlardı. Töbesdafurullah bir de baktım tony adlı biri İngiltere’ye başbakan olmuş Bu adamın adını her duyduğumda, kuçi kuçi…toni toni kelimeleri aklıma gelirdi.Allah’tan makamda oturacak yüzü kalmadı ,gitti de hiç olmazsa İngiliz halkına karşı saygısızlık anlamına gelecek sui zandan kurtuldum.Kimileri bunu köpek sahiplerinin ileri görüşü olarak kabul etse de ben o kanaatte değilim.Olsa olsa tesadüftür. Köpek sahiplerinin ferasetine kesinlikle dalalet etmez. Zaman zaman zihnimi zorluyorum ben bu adama niye bu kadar taktım… İngiltere’yi; 3. Yol adı verilen Anthony Giddens’in fikirleri doğrultusunda yönetecekti! Birde baktık ki küresel sermayenin (Neo-Con’ları kukla gibi kullanan Yahudi sermayesi) emirber bir nefer olmuş…

Tony Blair geçenlerde bir yerde çıkmış demiş ki ;”ne öğrendim.” “Kariyerimin özeti bu…”Bu sözleri duyunca afalladım… Kendi kendime düşündüm. Dedim ki “…emir alan ne öğrenebilir ki… Emir veren düşündüğü sürece emir alanın düşünmesine ihtiyaç yoktur ki… Ama adam doğru söylüyor.”Ne öğrendim…”İngiltere gibi bir devletin başına hiçbir şey öğrenmemiş kişiler getiriliyorsa, Giddens’in 3. Yol kuramını uygulamak üzere geliyorum diyerek halkın reylerini aldatmaca ile çalıyorsa, bu adam çok tehlikelidir ve halk düşmanıdır. Şimdi diyeceksiniz ki sana ne İngiltere’den, haklısınız. Ancak Türkiye’nin başına da aynı derecede bilgisiz, gelecek tasavvuru olmayan adamlar getirilmiyor mu? Haksızlığa bir yerden itiraz ederek başlamak zorundasınız…

Giddens’in görüşü özet olarak ne idi; Küreselleşmenin ortaya çıkardığı bireyselleşmeye karşı sosyal devlet politikalarının, yeni muhafazakârlığın birleşiminden oluşan insanı korumaya odaklı yeni politikalar… Bu politikanın uygulanmasında kamu sektörü ve özel sektör birbirine rakip değil, birbirini tamamlayıcı fonksiyonlar icra etmektedir. Toplumun refah ve mutluluğu için birlikte çalışmalıdırlar. Her iki sektörün çalışma ve temel hedeflerindeki farklılıklar bütünleyici, eksikleri giderici etki yaratarak halk yararına faydalı sonuçlar doğurmaktadır. Yani her ikisi de birlikte var olmalıdır, birbirlerinin yerine geçmemelidirler. Çeyrek yüz yıl sonra bu gün ki özelleştirmelerin yanlışlığı, halk zararına sonuçları ortaya çıktığı zaman kimi lanetleyecekler orasını bilemem…1838’de yapılan Balta limanı Sözleşmesi(Türk-İngiliz Ticaret Antlaşması) yapıldığı zaman da yapılan işin ne büyük faydalar doğuracağından söz edilmiş, İngiliz Kraliçesi’nin lütfüne mazhar olduğumuz iddia edilmişti! Ne oldu ülkede ne sanayi kaldı, ne ekonomi…

Tony Blair, Giddens’in görüşlerinden hareketle ne diyor;”İnsanlar sadece karınlarını doyurmakla mutlu olmazlar, güvenlik ve yiyecek ihtiyaçları kadar manevi ihtiyaçlar da vardır.”Bunları karşılamak için ne yaptın? Petrolü çalmak için Irak’a saldırdın, küresel sermayenin emirlerini yerine getirmek için İngiliz kamu sektörünü özelleştirdin. Kamu sektörü elden gidince kamu gelirleri düştü bunu nereden karşıladın, Arapların petrolünden… Verdiği konferansta adam zaten inkâr etmiyor, hem suçlarını hem bilgisizliğini itiraf ediyor.”On yıl önce ekonomi ile uğraşacağımı zamanımın çoğunu buna ayıracağımı düşünüyordum, ancak on yıl önce bana başbakanlığımın önemli bir kısmını dış politikaya ayıracağımı söyleseydiniz, herhalde şaşırır, bunu garip karşılar ve siyasi açıdan muhtemelen endişe duyardım.” Blair’in bu önemli itirafından şu sonucu çıkartabilirsiniz. Ekonomik işler, bir milletin kaynaklarını korumaya yönelik çalışmalar mayınlı sahalardır. Bu alanlar küresel sermayenin ilgi sahasına girmektedir. Sakın bu işlere bakmayın; gidin dış politika ile, terörizmle, islamla mislamla uğraşın 3. Yol müçüncü yol hikâye…

Bütün dünyada yapılan hile açık ve belli; kayıkçı kavgası çıkartacaklar milletin kesesi boşaltılacak; ya buna göz yumanlardan olacaksın ya da oyunu anlamayanlardan olacaksın… Oyunu anlamayanlardan olanlara diyorlar ki” şu kuramı oku, halkı aldatacak birkaç kelime ezberle yeter, seni başbakan yapalım, ondan sonra sen ekonomiye karışma, halk uyanana kadar otur oturduğun yerde…

Maazallah halkın çıkarlarını korumaya kalkanların başına taş yağdırıyorlar. Blair’in yerine geleni niye iyi karşılamamış olabilirler ki onu düşünüyorum.

NEO-CON’CULUK İLE ULUSALCILIK BİRBİRİNE BENZİYORMUŞ -1

NEO-CON’CULUK İLE ULUSALCILIK BİRBİRİNE BENZİYORMUŞ -1

7-Temmuz 2007 tarihli Zaman Gazetesi’nde Sn Mücahit Bilici’nin bir yazısı çıktı. Bu yazıda Leo Strauss’un siyaset felsefesi anlatılarak ikiyüzlü fırsatçılığın(oportünizmin)en yüksek temsilcisi sayılan bu zatın fikirleri ile ulusalcılık arasında bağlantı kurularak; milliyetçilik, Atatürkçülük, milli direnç, kuvay-ı milliye ruhu tenkit edilmektedir. Bilici; ister batılı ister doğulu olsun, her toplum hangi ölçütle sınıflandırılırsa sınıflandırılsın, benzer guruplardan oluştuğunu söyleyerek lafa başlamakta ve şöyle devam etmektedir.

Her toplumda üç sınıf vardır: Bilge insanlar(filozoflar),beyler(yöneticiler=siyasetçiler),halk (kitleler)Bunun eski dildeki anlatımı; hükema, ümera ve avamdır. Siyasetçiler toplumu yönetir, bilge insanlar ”ümera” toplumu yönetecek fikirleri üretir. Avam yani halk; çobanın koyun gütmesi gibi güdülür.”Hakikati bilen ve ondan zevk alan filozoflar hakikati kendinde saklarlar ve iktidara direkt talip olmazlar. Şan şöhret peşinde koşan politikacılar filozofların oyuncağı gibidir. Filozof halkla muhatap olmaz ve onlara hakikati vermez. Onlar soylu yalanlarla yönlendirilir, bir arada yaşamaları sağlanır. Halkı(avamı) bir arada tutmak için sahte anlam duyguları aşılamak, çeşit çeşit araçlar kullanmak gereklidir. Bu araçların başında din ve milliyet gelir. Bu yolda her türlü araç mubahtır. Galeyan hissi, korku, dış tehdit, savaş gibi duygular insanların idaresinde ve devletin bekasında kullanılması gereken araçlardır. Filozoflar, kendisi dindar olmasa bile halkın dindar olmasını teşvik etmelidir.”

Sn Bilici; Leo Strauss’tan yukarıda anlattığı görüşlerini zikrettikten sonra bir yanlışı başka bir yanlışla tenkit ederek şunları söylemektedir. “Liberalizm avam-havas(avam-elit)ayrımını ret ettiği gibi hakikatin herkesçe ulaşılabilir bir şey olduğuna inanır. Liberalizm eşitlik ve akılcılık yoluyla avama hakikati arama yolunu açmaktadır. Hâlbuki hakikat tehlikelidir. Avam hakikati buldu mu mevcut düzenin büyüsü kaçar, düzen bozulur.

Şimdi buraya kadar olan konuları gözden geçirince şu hususlarla karşılaşıyoruz. Dikkat ediyorum bir yazar Amerika’dan yazınca başka yazıyor buraya gelince başka yazıyor. İlginç olan ne biliyor musunuz? Çok milliyetçi bildiğim bir yazar arkadaş Amerika’dan mahalli bir gazeteye yazılar gönderiyordu ben de dikkatlice okuyordum.(Yasemin Çongar Hanımefendiyi dikkatle takip ettiğim gibi)Türkiye’ye geldiğinde, dedim ki beyefendi orada niye öyle yazılar yazıyorsun da burada değiştin? Tatmin edici bir cevap verememişti ama tatmin olmuş gibi haklısın demek zorunda kalmıştım. Sonradan kendi kendime dedim ki ne yapsın adam CIA’si var MOSSAD’ı var İslamcı terörist damgası vursalar, Guantanamo’ya gönderseler, sorgusuz sualsiz 4–5 sene hapis yatırsalar kim itiraz edecek? Sn Bilici bu mantıkla hareket ediyor, batıya karşı oluşan milli mukavemeti tenkit ediyorsa bir şey söylenemez. Ancak Sn GÜLEN cemaatine mensup bir kişi olarak hareket ediyorsa bazılarının kafasında kuşku uyandırabilirler, şu sorularla muhatap olabilir: Siz Leo Strauss’çuluğu kime karşı yapıyorsunuz? Dini duyguların gerçek savunucusu musunuz, tüccarı mısınız? Yoksa insanları bir arada tutmak için sahte anlam duygusu mu veriyorsunuz? Samimi misiniz, değil misiniz? Hudaybiye barışı gibi bir ateşkes ortamı yaratarak bütün dünyada kök salmak peşinde misiniz?

Ben tartışmanın kişiselleşmesinden fazla hoşlanmam esasen yukarıda ifade ettiğim sorular fazla önemli de değildir. Ancak Sn Bilici’nin liberalizmi göklere çıkartan değerlendirmelerine katılmak mümkün değildir. Dünya tarihi boyunca liberalizm eşitlik, akılcılık ve açıklık yaratmamış, bunun gevezeliğini yapmıştır. Bu kelimelerin anlam istismarını yapmıştır. Kapitalizmin yarattığı eşitsizlik Amerika’da, Avrupa’da, Güney Amerika’da yaratılan vahşi yoksulluk ortadadır. Afrika’dan Amerika’ya uzanan köle ticaretini de liberal kapitalizm başlatmıştır. Sömürgecilik, yayılmacı ve ırkçı kapitalist modeller(faşizm),bunun karşıtı gözüküp insanı içten içe çürüten komünizm hep aynı mikrobun hastalıklarıdır. Küresel sermayenin Asya krizleri ile başlayan ekonomik çökertme operasyonlarından Türkiye’de iki defa nasibini almıştı. Milleti işsiz ve aç bırakan, işletmeleri iflasa sürükleyen bunu en acımasızca yapan, sermaye hareketlerin küresel gezintisini özgürlük diye yutturan para ihtikârının en vicdansızını yapan bir düşüncenin neresini savunabilirsiniz ki? Aynı liberal düşünce bu gün eşcinselliği bile meşru göstermiyor mu? Eğer bu dinin Leo Strauss’u değilseniz açar kitaba bakarsınız. Yanlışsa yanlış dersiniz.

LEO STRAUSS’ÇULUK İLE ULUSALCILIK BİRBİRİNE BENZİYORMUŞ–2

Sn Mücahit Bilici Amerika’da yeni muhafazakârların iktidara gelmesini eleştirirken şöyle diyor. Yeni muhafazakârların hareket noktası hükümranlık ve devlettir, toplum ve özgürlük değil… Clinton döneminde güçlerini artıran bu ekip Bush döneminde etkin hale geldi. Carl Schmitt’ten etkilenen bu ekip “dost düşman karşıtlığının lüzumuna inanır. Düşmanı tasvir ederken özenle seçilmiş, milli, tarihi ve dini kelimeler kullanır.(bizde kuvvayı milliye söylemi gibi)Non-Con düşünce Schmitt’in söylediği gibi hükümranlık için savaşın gerektiğine inanır. Bu savaşın sonu olmayan ebedi bir savaş olduğunu söyler. Düşman yoksa savaşta yoktur… Savaş yoksa hükümranlıkta yoktur. Düşman yenilip teslim olursa hükümranlıkta yok olur. Bu nedenle tekrar tekrar düşmanını yarat… Yani bu düşüncenin özü şudur: Sürekli düşman bulunmalıdır, sürekli düşman yaratılmalıdır. Non-Con ‘ların komünizmden sonra tespit ve teşvik ettikleri yeni düşman İslam’dır. Buna nezaketen teröre karşı savaş adını veriyorlar.

Sn Bilici Leo Strauss’çuluk ve Carl Schmitt’çiliği eleştirirken bazı maddi hatalar yapıyor. Şöyle ki… Bir defa Amerikan halkının Neo-Con’lara ümit bağlamasının sebebi nedir? İnsanlar siyasi görüş ve itikatlarını birden bire değiştirmezler, bunun bir sebebi olmalıdır. Sn Bilici bu sebebi izah etmekte tereddüt gösteriyor. Hâlbuki Neo-Con felsefesi ile temellendirilen Bush’çuluk ABD Yahudi sermayesinin(=Küresel sermaye) bir ürünüdür. Bu ideoloji iktidara getirildi. Kullanıldı ve başarısızlığa uğradı. Bunu yapanlar dağıldı. Suç Bush ve ekibine kaldı. Sn Bilici bir gözünü kapatsın ve düşünsün Bush’un etrafındaki yeni muhafazakârlar kimlerdi ve hangi dine mensuplardı, şimdi neredeler? İkinci nokta da şu Leo Strauss kimdir? Bunun cevabını da kendisi versin!

Peki Amerikan halkı neden Bush’u kurtarıcı olarak görmüş ve ona sarılmıştır? Küresel sermaye(Yahudi sermayesi)çıkarttığı krizlerle halkı o kadar bitkin düşürdü ve sömürdü ki; içinde yaşadıkları toplumu bile ifsat etmekten çekinmeyen bu muhteris zümre, denize düşeni yılana sarılmaya zorladı. Kısacası küresel sermayeciler Amerikan ulusalcılarını, iktidara getirdiler, kullandılar daha sonra suç ve palanı(eşeklerin sırtına konan oturak) Bush ve ekibinin sırtında bırakıp kaçtılar. Biz şimdi esas suç ve suçluları konuşmuyoruz, tali işlerle tali adamlarla uğraşıp boş gevezelik yapıyoruz. Sn Bilici diyecek ki; Bush ve ekibini mi savunuyorsun! Hayır… Gerçeklik ve durum tespiti yaptıktan sonra Bush’un vicdanlarda mahkûm edilmesini tabi ki istiyorum: Palanı sırtına koydurdu diye sürekli eşeği dövmenin haksızlık olduğu kanaatindeyim. Palanı o eşeğin sırtına koyanların hiç mi suçu yok…

Şimdi gelelim Carl Schmitt’in görüşlerine; Bu görüşler geçtiğimiz yüz yılda ortaya çıkmış değildir, yeni bir şey de değildir. Kökü bulunmaktadır. Terörizmin fikir babası Makyavel’dir ve bu işin öncüsüdür. Önce asayişi boz, suç yarat, sonra suçluları yakala ve adaleti tesis et, halk senin varlığına ve lüzumuna inansın! Sana bağlansın! Hükümranlık için savaş modelini savunan Carl Schmitt’te tek fark iç düşman yerine dış düşman öngörerek halkı bütünlük içinde tutmaya çalışmasıdır. Yani: Halk birbiri ile uğraşacağına gitsin elin gâvuru ile uğraşsın denmektedir. Bu görüşün yanlış yönü şudur: Hükümranlık için mutlaka bir düşman lazımdır… Hâlbuki Pareto ispat etmiştir ki yönetim=toplumun hiyerarşik tertiplenmesi=kurumlaşma(organizasyon)hayatın tunç kanunudur. Yani nerede bir toplum varsa orada bir yönetim vardır. Yönetimi meşrulaştırmak için hile ve desiseye lüzum yoktur, bu bir mecburiyettir. Kendiliğinden vardır. Şimdi siz gelir her yönetim Leo Strauss’çuluk yapar, kendini meşrulaştırmak için çeşitli kışkırtmalara girer, iç ve dış düşmanlar yaratır, bu olmazsa hükümranlık kuramaz derseniz, her yere ve her şeye şeytani düşünce hâkimdir demiş gibi olursunuz.

İşin ilginç yanı Sn Bilici bunları anlattıktan sonra Bush ve ekibinin gözden düştüğünü söylüyor, Türkiye’de yerli neo-con’culuğun (ulusalcılık) teşvik edilmesi ve ulusalcılığın yükselmesi ile nasıl bir bağlantı kurduğunu ben anlayamadım. Kaldı ki küresel sermaye Amerika’da ulusalcıları yanlışa sürüklemiştir, zor durumda bırakmışlardır. Bu doğrudur. Hesaplaşma devam etmektedir. Her şeyi para gücü ile yapmak mümkün değildir. Bu hesaplaşmayı Amerikan ulus devleti kazanacaktır. Er geç Amerikan halkı; kendilerini yanlıştan yanlışa sürükleyen ve suça bulaştıran bu fesat örgütü ile hesaplaşacaktır. Sonucu göreceğiz. Ama Türkiye’deki durum böyle değildir. Türkiye’de Türk milliyetçileri daha başlangıçtan beri Amerikan ulusalcıların yanlış yaptığını küresel Yahudi sermayesinin oyununa gelmemeleri gerektiğini savunmuşlar, kışkırtıcı gücün Yahudi ideologlar olduğunu doğru teşhis etmişlerdir. Ona göre tavır göstermişlerdir. Türk milliyetçileri tehlikeyi ve kaynağını doğru teşhis ederek yükselişe geçmiştir, bunu gören Türk halkı da buna destek vermiştir ve verecektir. Bu yükseliş tesadüfî veya konjonktürel değildir. Sn Bilici Türk milliyetçileri doğru yoldadır, siz kendinize bakın!

ULUSALCILAR NEO-CON’LARLA AYNI CEPHEDEYMİŞ !?

ULUSALCILAR NEO-CON’LARLA AYNI CEPHEDEYMİŞ !?

Brookings Enstitüsü’nden Ömer TAŞPINAR 16 Temmuz 2007 tarihli Radikal Gazetesi’nde “Ulusalcılarla Neokonlar Aynı Cephede” adlı makalesinde şunları söylüyor:”AKP’yi Amerikan emperyalizminin maşası olarak gören ulusalcı akım ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) yakın çevreler, acaba neden bu emperyalizmin en saldırgan ve seviyesiz yüzünü temsil eden ikinci sınıf neokonlara sevgi ve ilgi (sempati) duyuyorlar? Neden mesela Michael Rubin gibi üçüncü sınıf bir neokon askerlerimizin ve üniformasız paşalarımızın gözbebeği? Washington’da kimsenin ciddiye almadığı bu zat neden TSK’nın düzenlediği SAREM bildiri-toplantılarında(seminerler) alkışlanan bir konuşmacı? Hudson Enstitüsü gibi gene ikinci sınıf neokon bir araştırma enstitüsü neden generallerimizin rağbet ettiği bir yer? Amerikan emperyalizmine onurlu ulusal duruş böyle mi oluyor acaba? Ulusalcılık ve TSK neden kendine neokonların vülgar, çapsız ve saldırgan mekânlarında yandaş buluyor.”

Dr Ömer TAŞPINAR diyor ki; Neonkonlar bu gün AKP’ye ateş püskürüyor, TSK’yı ve ulusalcıları tutuyorlar. Bunun nedenini söylemiyor. Niçin böyle bir politika değişikliğine gittiklerini de anlatmıyor; şunu söylüyor neokonlar kötü olduğuna göre kötüdür. Kötülüklerini Irak savaşı dolayısıyla tescil ettirmişlerdir. Kötü adamla bırakın konuşmayı yan yana bile gözükemezsin. Şimdi sizce bu düşünce bir mantık mıdır, analiz midir? Yani AKP’ye ateş püskürmek kötü olmanın bir delilimidir? Makalenin devamına baktığımda Sn Taşpınar’ın ABD’yi anlamakta da ciddi sıkıntısı olduğunu değerlendirdim. O da şu: Şimdi düşünün iki kişi kavga ediyorlar birbirlerine yumruk sallıyorlar siz gidiyorsunuz diyorsunuz ki ben ikinizle de ittifak yapacağım, ikinizle de dost olacağım, ikinizin de tarafındayım diyorsunuz. İki çatışan tarafla aynı zamanda ittifak yapabilir misiniz? Bunun mantığı var mıdır? AB; ayrı ordu, ayrı anayasa vücuda getirerek Amerikan egemenliğine son vermek istiyor, Avrupa Birleşik Devletini kurarak Amerika’ya rakip olmak istiyor, siz diyorsunuz ki Amerika bizim AB’ye girişimizi destekliyor ve istiyor, böyle bir şeyin imkânı var mı? İmkânı var diyorsanız kusura bakmayın ben size analist diyemem…

Gelelim ikinci noktaya Amerikan Devleti WASP’ların hâkim olduğu bir yapıya haizdir. WASP demek beyaz, Protestan, Anglo-Sakson demektir. Amerikan ulus devletinin yapısına bunlar hâkimdir. Son zamanlarda, özellikle 1950’lerden sonra Amerika’da Yahudiler çok büyük etkinlik kazanmıştır. Bu etkinlikleri sebebiyle Amerikan politikalarını büyük ölçüde belirlemeye başlamışlardır. Bunu Amerikan Senatörlerinden Paul FİNDLEY tespit etmiş ve “Amerika’daki İsrail Lobisi “adlı bir eser bile yazmıştır. Bunların devletin nerelerine kadar nasıl sızdıklarını teferruatlı biçimde anlatmış, devlet sırlarını bitpazarına nasıl düşürdüklerini, Amerikan ordusunun en modern silahlarına nasıl el koyduklarını, Liberty gemisini kasten nasıl batırdıklarını acıklı bir şekilde anlatmıştır. Bu gün NEO-CON olarak ifade edilen yeni muhafazakârlığı da Yahudiler icat etmişlerdir. Yazdıkları Tanrıyı Kıyamete Zorlamak adlı eser ile kıyametler savaşını başlattıkların ilan etmişler, bu savaşın iyilerle kötüler arasında geçeceğini zaferi iyilerin kazanacağını hakkı temsil eden kendilerin muzaffer çıkacağını doktrine etmişlerdir. Bütün bu fesat ideolojinin kurucusu da Yahudilerdir. Yahudilerin Amerika’daki etkinliği konusunda Amerikan Eski Genelkurmay Başkanlarından Colin POWELL demiştir ki Amerika bir Amerikan Yahudi Devletidir. Gene İsrail’in ölmek üzere hahamların söyledikleri güne kadar bekletilen(hahamların kehanetlerinin doğru çıkması ve böylece halkı yeni bir aldatmaya uğratmak için kaynak yaratmak amacıyla)Ariel ŞARON demiştir ki; Amerika dünyayı idare ediyor biz de Amerika’yı idare ediyoruz. Demek ki Amerika’da devletin WASP karakteri büyük ölçüde felç edilmiştir. Amerikan halkı ağır borç yükünün altına sokulmuştur. Çocukları boş yere Irak’ta şurada burada ölmektedir. Amerika’nın haksız yere bombardımanları sebebiyle zulüm gören halkların bedduası Amerika’ya yağmaktadır. Halk Irak Savaşında çocuklarının haksız yere ölmesini protesto bile edememektedir. Amerikan halkı adeta kendisine egemen bir mikrop tarafından esir alınmıştır. Bu fesat ekibi ve bu fesat programı ile güdümlenen Amerikan halkı yanlış ve sahte bilgilerle Irak Savaşı’na sokulmuş 1991’den beri bölgede 3–4 milyon civarında insan öldürülmüştür. Amerika’nın itibarı on paralık edilmiştir. İşte bu ortamda KÜRESEL SERMAYEYİ TEMSİL EDEN YAHUDİLERLE AMERİKAN ULUSAL DEVLETİNİ SAVUNAN VATANPERVERLER ARASINDA BİR ÇATIŞMA BAŞLAMIŞTIR. Bu çatışmada siz de bir taraf belirleyeceksiniz; bu çatışmada küresel sermayeyi mi tutacaksınız, 50 senelik müttefikiniz Amerikan halkını mı? Bu soruyu soruyoruz ve Taşpınar’ın diğer ifadelerine geçiyoruz.

Küresel Sermaye(Amerikan Yahudileri) Türkiye’yi AB yolunda niye destekliyorlar? Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkartacaklar, bütün ideal ve misyonunu felce uğratacaklar, Amerikan ulus devletini sıkıştırarak çıkarları istikametinde daha kolay kullanacaklar. Türkiye’nin bir kefeden diğer kefeye geçmesi dünya dengelerini değiştirir. Türkiye’nin AB’ye girmemesi de gereklidir. Bunun yolu da Sarkozy’leri Merkel’leri bulup iktidara getirmektir. Bunu da yapıyorlar, Yahudi olmaları da tesadüfî değildir…

Neokonlar biliyorlar ki Yahudiler kendilerini yanlıştan yanlışa sürüklemiştir ve sürükleyecektir. Amerika bütün dünyada itibar kaybetmiş ve sevimsiz hale gelmişse bunun suçlusu KÜRESEL SERMAYEDİR(YAHUDİLER) Amerika’nın Türkiye ile ittifak süreci son 50 yıl da iki tarafa da büyük faydalar sağlamıştır. Neokonlar bunu görüyor ve Türkiye ile çalışmak istiyorlarsa Ordu buna hayır mı diyecek?

Akıl var mantık var hiç kimse yanlış ata oynamaz. Dini ve teolojik kaynaklarımız bile diyor ki; Yahudiler sonunda kaybedecek. Siz olsanız daha kuvvetli olan Amerikan Ulusal Devletçilerini bırakır, yenilecek ve tasfiye edilecek tarafa oynar mısınız? Buna rağmen AKP yanlış ata oynayacaksa buyursun gitsin ve oynasın…

Bütün dünyada iktisadi krizler çıkartarak halkı soyup soğana çeviren ihtikârın, soygunculuğun en adisini yapan tarafla birlikte hareket edecekseniz buyurun edin kimse sizi engellemez.

Richard Perle TSK’ ya diyormuş ki K.Irak’a girin, bundan iyi fırsat mı olur. Hatay’ı nasıl aldıksa bunu da öyle yapmalıyız. Onlar bunu diyorsa beklemek ahmaklık değil mi? Sn TAŞPINAR diyor ki; TSK K.Irak’a girerse hem Türkiye’nin AB macerası biter hem TSK’nın iç politikadaki rolü artar. Bu ikisi de kötü imiş… Allah Allah

Bizce bu işin doğrusu ne biliyor musunuz? Türk devletinin aklı bölünmemelidir. AKP Yahudilerle çalışıyor görünmeli, MGK’da alınan kararların uygulanmasında TSK’nın önünü açmalı, suyun mecrasına doğru akması sağlanmalıdır. K.Irak meselesinde bu fırsat bir daha elimize geçmez. Aman ha aman devlet aklını bölmeyelim…

BU SEÇİM SONUÇLARI NEYE DELALET EDİYOR?

BU SEÇİM SONUÇLARI NEYE DELALET EDİYOR?

Mesela ortaya bir şey atsanız, gidip tellal çağırıp halkı toplasanız, bu şey kırmızı mıdır, beyaz mıdır diye sorsanız; halkın bir kısmı bu beyazdır, bir kısmı, kırmızıdır, diğer bir kısmı da renksizdir dese siz buna ne dersiniz? Bu insanlar kör mü aynı renkteki bir şeye üç ayrı renk izafe ettiler, bu nasıl halktır, niçin gerçeği yanlıştan ayırt edemiyor? Bir şeyin rengini sorduk her kafadan bir ses çıktı, birinin ak dediğine öteki kara diyor bu nasıl iştir?

Birde şöyle bir deney yapsak ortaya iri bir öküz getirsek ve halka sorsak bu bir öküz müdür veyahut başka bir hayvan mıdır? Halk bu bir öküzdür veya değildir diye ikiye ayrılsa, öküz diyenler, öküz demeyenlere saldırsa ve dese ki bu ülkede apaçık doğruyu eğriden ayırmayanlara yer yoktur. Kan gövdeyi götürse böyle bir şey için iyi olmuştur diyebilir miyiz? Tarihte bu eksende çatışmalar olmamış mıdır? Mantıksız bir iddia için insanlar birbirine düşmemiş midir? Pekâlâ düşmüştür. Örnek mi binlerce verebiliriz: Bizans tarihinde, maviler ve yeşiller adlı iki at yarışı kulübü taraftarları arasında çıkan bir çatışmada kan gövdeyi götürüyor, tam 25 bin kişi ölüyor. Kayseri spor-Sivas Spor karşılaşmasında da böyle bir felaket yaşanmamış mıydı? Günümüzde maçlarda zaman zaman ortaya çıkan fanatik dehşeti bu kabil ihtirasların anlamsız şartlanmaların eseri değil midir?

Bizim bu örneklerle üzerinde asıl durmak istediğimiz nokta şudur: İnsanların bir olay karşısında tutumu üç türlü olabilir. Bir doğruyu eğriden isabetle ayırmak, iki doğru yerine yanlış tercih yapmak, üç; olayı ve olguyu anlamamak bu suretle ne bir yön tayin etmek nede bir karar verebilmek, yani taraf olmamak… İnsanlar hayatta her zaman doğru karar veremezler, bu bir gerçektir. İnsanların her zaman gerçekçi hareket edeceklerini beklemekte yanlıştır. Peki ne doğrudur? İnsanların birlikte hareket edip etmedikleri noktası çok önemlidir. Askerlikte bir kural vardır. En kötü karar karasızlıktan iyidir. Yanlışta olsa bir kararın olacak…

Toplumun bir hadise karşı tutumu şu üç şekilde olabilir: Yanlışta birlik, doğruda birlik, yanlışta ve doğruda ihtilaf… Doğruda birlik en istenen en beklenen durumdur. Yanlışta birlik bir ölçüde gene doğrudur. Doğruda veya yanlışta ihtilafın tutulur hiçbir yanı yoktur. Yanlışta veya doğruda ittifak edemeyen toplumda hiçbir şey yapamazsınız. İnsanların bir araya gelemediği hiçbir şeyde güç teksifi yapamazsınız, hiçbir şeye odaklanamazsınız. Hayatta bizzat birlik içinde hareket etmek doğru hareket etmenin en önemli şıkkıdır. Yani bizzat birlik doğrudur. Tabi ki doğruda ittifak etmek en beklenen en istenen tutum olsa da hayatın gerçekleri buna her zaman müsaade etmez. Bu seçimlerde halkımız birlik için de hareket etmiştir. Yanlış bir tercih yapsa da birlik içinde olması bizzat doğru olmuştur.

Biz kimi analizcilerin yaptığı gibi at yanılmıştır diyemeyiz. Bilindiği üzere 16.yy batı düşüncesine skolâstik zihniyet egemendir. Şöyle rivayet edilir ki; Bir kilisenin bahçesinde papazlar oturmuşlar kendi aralarında tartışırlar, atın kaç dişi vardır? Kimi derki 15.kimi der ki 18.Tartışma ortasında biri derki Aristo’nun kitabına bakalım, bakarlar 16 yazıyor. Öteki derki şurada otlayan atların dişlerini sayalım bakalım öyle karar verelim… Giderler sayarlar bakarlar ki 18.Tartışma tekrar hararetlenir, en sonunda şu kararı verirler.:Aristo yanılmayacağına göre at yanılmıştır.

Bu seçim sonuçlarını tahlil ederken kimi adayların yenilgiden sonra söyledikleri gibi yapacağız ve diyeceğiz ki “halk benim gibi bir adamın kıymetini bilemedi… Bunlar nankör, ekmek yedikleri kaba şey yaptılar… Halka sürü psikolojisi egemendir, kimin başarı kazanacağını umuyorsa oraya gider… Halk yaptığı işten ne anlar, cahil cühelanın yapacağı budur… Halk koyun gibidir, biri uçurumdan kendini attı mı hepsi atar. Halk burnunun ucunu göremez… Halk kim ki ayak takımı…”

Seçim sonuçlarını bu şekilde değerlendirmek doğrumudur? Bizce kimi kendini beğenmişlerin,” halkı küçümseyen tutumları” halkla kendilerini ihtilaflı hale getirerek müstemleke kafası yaratmaktadır. Bu kafa yanlış kafadır… Seçim sonuçlarını beğenirsiniz beğenmezsiniz, halkın yanlış yaptığını yanlış partiye oy verdiğini söylersiniz, bu görüşünüze saygı duyarız ancak şunu görmek gerekir. Halk bizce yanlış bir partide toplanmış olsa bile, bizzat birlikte hareket ettiği için; birlikte hareket etmek, yanlış bir kararda bile doğru olduğu için doğrudur.

KARL ROVE İSTİFA ETTİ, MANTIK DEDİĞİN BÖYLE OLUR…

KARL ROVE İSTİFA ETTİ, MANTIK DEDİĞİN BÖYLE OLUR…

ABD Başkanı’nın bir numaralı güvenlik danışmanı geçtiğimiz günlerde istifa etti. Türkiye’de hiç kimse bu adam niye istifa etti, kimdir, nedir, ABD basını niye bu adama bu derece düşmanlık ve kin besliyor, niye çalı gibi peşine takıldılar diye sorgulamadı.

Karl Rove ile ilgili Amerikan basınında birkaç karikatür çıktı, bu karikatürlerdeki temalar çok ilginç ve tek kalemden çıkmış gibi birbirine benzemektedir. Mesela Herald Tribüne Gazetesi’ndeki karikatürde; Karl Rove ABD başkanlık sarayını yıkmış elinde mimar yazan çantası ile hırsız gibi kaçmaktadır. Washington Post Gazetesi’ndeki karikatürde ise Bush’un başkanlık sarayı yıkılmış, Karl Rove gene kaçıyor kaçarken de şunları söylüyor ”gitmek için en iyi zaman”.Karikatürün altında gene mimar yazıyor. The New York Times Gazetesi’nde Karl Rove her yeri yıkmış her şey toz duman içinde ata binmiş kaçıyor, arkasından birileri bağırıyor;”geri dön beraber suçlanabiliriz!”…Karl Love “buradaki yıkım görevim bitti yakalanmadan Teksas’a kaçmalıyım” diyor.

Bu karikatürlerdeki temanın aynı olması, tek kalemden çıkmışçasına aynı şeyin ayrı ayrı gazetelerde yayınlanması gösteriyor ki bu gazetelere hükmeden merkez aynı odaktır. Peki bu Karl Rove kimdir? Ne yapmıştır? Suçu nedir? Suçları için siyaseten linç edilmesi, daha sonra da yakalanarak hüküm giymesi gerekir mi gerekmez mi? Buna bir karar verilmesi gereklidir.

Hatırlanacağı üzere Amerikan Başkanlarından John Kennedy demişti ki” Amerikan Merkez Bankası bir milli banka değildir, bunu devlet bankası gibi kabul ettirmeye çalışıyorlar, bu aldatmacaya son verilmelidir. Küresel Yahudi sermayesi tam bu sırada Amerikan dolarını tam karşılıksız hale getirmeye hazırlanıyorken Amerikan başkanının yırtık dondan çıkar gibi sarf ettiği bu sözler onları dehşete düşürdü. Başkanı ortadan kaldırdılar. Doları tam karşılıksız hale getirdiler. Bretton Woodd Sistemi dedikleri sisteme geçtiler, doları uluslar arası rezerv para haline getirerek bütün insanlığı sağmal inek yaptılar.

Karl Rove en az Kennedy kadar kötü olmalı ki Amerikan basını tek merkezden ve tek kalemden hücuma geçti. Rove iki seçim döneminde Bush’u seçim taktikleriyle halkın yönlendirilmesindeki başarılarıyla iktidara taşıyan adamdır. Hiç kimse onun iyi bir taktiksiyen olduğunu inkâr etmemektedir. Seçim stratejileri ve propaganda konusunda iyi bir uzmandır. Peki ne olmuştur da aforoz edilmiştir? Neden Bush onu koruyamamıştır? Amerikan basını onun yargı önüne çıkartılmasını neden bu kadar hararetle istemektedir? Kısaca suçu nedir?

New York Times; Karl Rove’yi yargıyı Cumhuriyetçi Parti’nin çıkarlarına göre siyasi baskı altında tutmakla suçluyor ve kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğnemekle itham ediyor. Söylendiğine göre görünüşte Irak Savaşı, terörizme mücadele ve sosyal güvenlik meseleleriyle ilgili yönetim hatalarından Karl Rove suçlu bulunmaktadır.

Bunlar Amerikan kamuoyuna yansıyan açık cephe verileridir. Ancak birde işin görünmeyen cephesi vardır. Yapılan hatalar gerçektir ve yapılmıştır. Bütün dünya bilmektedir ki Irak Savaşı haksız bir savaştır. Terörizm, El Kaide, Radikal İslam gibi çatışma literatürünü süsleyen kelimeler yalandır ve masa başı planlarıdır. O gün için Amerikan ulus devleti ve Pentagon’un işine gelmiştir bu argümanları kullanmıştır ve halen kullanmaya devam etmektedir. Ancak bu kavramların mucidi ne pentagon’dur, nede Karl Rove’dir. Onlar piyondur, emredilen vazifeyi yapmışlardır. Bu planları hazırlayan esas fesat yuvası küresel Yahudi sermayesidir. CİA dâhil Amerikan istihbaratını yanılttıkları ortaya çıktığı halde delilleri karartıp ortadan kaybolmuşlardır. Dinler ve medeniyetler çatışması tezinin müellifi olduklarını, yazdıkları “Tanrıyı Kıyamete Zorlamak” adlı eserle ilahi ve ulvi gayelere hizmet ettiklerini gerekçe göstererek, tanrı adına ve tanrısal gayeler için savaştıklarını söyleyerek, bütün insanlığı bir genel çatışmanın eşiğine getirdiklerini unutturmaya çalışıyorlar.

Karl Rove olayı Amerikan ulus devleti ile Küresel Yahudi sermayesi arasındaki tezadı açıkça ortaya koymaktadır. Bush’u İran’a saldırmaya zorlamak için film içinde film çeviriyorlar. Suç delili diye ortaya koydukları şeyler zaten kendilerinin kışkırttığı mevzulardır. İşin derinine inilirse her pisliğin altından küresel sermaye çıkar. Madem adalete ve insani değerlere bu kadar önem veriyorsunuz da Guantanamo’da yapılan yüz kızartıcı tutuklama ve yargılama süreçlerine neden itiraz etmiyorsunuz?

Küresel sermayenin hâkim olduğu her iş yalandır, her şey sahtedir. Karl Rove iyidir demek istemiyoruz. İlginç olan Rove’ye hücum ederken asıl kendi pisliklerini etrafa açıklıyorlar ona şaşıyorum. Bunların aklı deli aklından farksızdır. Öyle bir gerekçe söylerler ki küçük dilinizi yutar baka kalırsınız. Anlatırlar; delinin birisi annesini öldürmüş yakalayıp savcıya götürmüşler, savcı sormuş neden anneni öldürdün oğlum? Deli demiş ki benim hastalığıma üzülüp duruyordu. Üzülmesini istemedim ve öldürdüm. Şimdi hiç acı çekmiyor. Karl Rove’de,Rove’ye hücum edenlerde aynı pisliğin, aynı sakat mantığın iç içe geçmiş halkalarıdır. Önce Amerikan halkı sonra insanlık er geç uyanacaktır, bunların sonu çok yakındır. Hiç kimse şüphe etmesin.

ANAYASA TARTIŞMALARI VE NASIL BİR ANAYASA?

YENİ ANAYASA TARTIŞMALARI VE NASIL BİR ANAYASA? ANAYASAYI HANGİ HALK YAPACAK?

AKP seçimi kazandı, hemen ertesi gün birde baktık ki kızıl ordu korosu gibi hep bir ağızdan bu anayasa değişmelidir, sivil bir anayasa yapılmalıdır, bu anayasa ile memleket idare edilemez nakaratı başladı. Hakikaten anayasanın sil baştan yeniden yazılmasına ihtiyaç var mıdır, mevcut anayasanın hangi yönleri Türkiye’nin gelişmesini engellemektedir? Bu anayasa siyasi iktidarlara iş yapma alanı sağlamamakta mıdır, anayasanın aksayan ve yürümeyen yönleri nelerdir? Kuvvetler ayrılığı prensibi ve müesseseler arası denge iyi kurulamamış mıdır? Sorun nedir? Anayasa neden günah keçisi ilan edilmiştir?

Anayasa değişmelidir diyenler niçin şu şu maddeler kötüdür, yanlıştır, onun yerine şu olmalıdır demiyorlar da slogan düzeyinden öteye geçmeyen bu anayasa değişmelidir, sathiliğinde kalıyorlar.2.Meşrutiyeti ilan ettirenlerde aynı şeyleri söylemişlerdi, aynı sloganları kullanmışlardı. Devleti teslim aldıklarının 10. Yılında imparatorluğumuz un ufak olmuş Ankara civarından ibaret kalmıştır. Bu tartışmalar başladığından beri tüylerim diken diken oluyor.

Anayasa değişikliği konusunda İttihat ve Terakki Partisi’nin (Birlik veYükselme Partisi)kullandığı sloganların kullanılması beni çok rahatsız ediyor. Ben yanlış mıdır doğru mudur bilmem ama istikrarı, toplumun tedrici gelişmesini, tarihi devamlılığı izale eden her hareketten şüphe ediyorum, tuzağa düşürüleceğiz zehabına kapılıyorum. İttihatçılar hürriyet, kardeşlik ve eşitlik sloganlarını kullanmışlardı, şimdi de demokrasi, açık toplum, insan haklar, serbest piyasa ekonomisi ve kültürel mozaik sloganları kullanılıyor. Burada sloganların güzelliğine, çekiciliğine değil işlevlerine bakacaksın! Bu sloganlarla sizi nereye çekmeye çalışıyorlar? Şimdi Anayasa değişmelidir, yeni bir sivil anayasa yapılmalıdır diyenlerin hangi gerekçeleri kullandıklarına bir göz atalım: “Bu anayasa ile memleket idare edilemez; bu anayasa seçkinci, bürokratik-totaliter zihniyetin ürünüdür. Bu anayasa yargı yolu ile adeta idarenin elini kolunu bağlamaktadır; resmi ideoloji denilen yeni bir dinin baskısı altındadır; kuruluş ideolojisi gibi bir ideoloji dünyanın hiçbir yerinde görülmez; hukuk devleti ile resmi ideoloji bağdaşmaz bir arada olmaz. Atatürk inkılâplarının anayasaya aykırılığı ileri sürülemez gibi bir düzenleme hukuk devleti mantığı ile bağdaşmaz; anayasada yer alan altı ok prensipleri ideolojik devletin, totaliter zihniyetin mahsulüdür, vs, vs… “

Seçimden sonra bu güne kadar; anayasa değişmelidir, bu anayasa ile devlet idare edilemez diyenlerin temel faraziyelerinin ne olduğuna bakıyorum, ciddi bir teklif göremiyorum. Anayasa değişmelidir diyenlerin temel dayanağı şu: Bu anayasa kötüdür, kötü olduğu için kötüdür, kötü olan bir metnin iyi yönlerinden söz edilemez, zaten askerler yapmıştır, askerlerin yaptığı hiçbir şey iyi olamaz, sivil anayasa şarttır, bu anayasa değişmelidir. Neresi kötüdür? Niye kötüdür? Nerden bu kanaate vardınız, diye soramazsınız bile…

İşin ilginç taraflarından biri de şu; kimi bilge zatlar,1876 Anayasa’sını, kimi 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu, kimi 1924 Anayasası’nı, kimi 1961 Anayasası’nı daha modern daha işlevsel buluyor. Bu konuda bir fikir birliğine varılamadığı görülüyor. Ben çocukluğumda hatırlıyorum Sn Demirel 1961 Anayasa’sı için şöyle diyordu: Bu anayasa ile devlet yönetilemez. Peki hangi anayasa ile yönetilir? Hangi anayasa iyidir? İyi bir anayasa için kıstas nedir? Anayasanın iyi olması için ne gibi özellikler arıyorsunuz, bu konuda bir fikir yok…

Bazıları Atatürk saltanatı kaldırırken, anayasada değişiklik yapılması için, demiş ki ;”…Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”Yapılan açık oylamada ben muhalifim sesleri de duyulmuştu. Yapılan açık oylamada, başkan tasarının oy birliği ile kabul edildiğini zapta geçirmiştir. Mademki 1921 Anayasası bu şekilde kabul edilmiştir, antidemokratiktir, demokratik olmayan bir şeyin iyiliğinden söz edilemez. Bazıları da 1921 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu bir anayasa değildir,1876 Anayasası ile birlikte yürürlükte olduğu için, devlet sisteminde padişahı da kabul eden çift başlılığa rıza gösterdiği için kötüdür diyorlar. Zaten Sultan Hamit döneminin anayasasına atıfta bulunmak ilkelliğin, gericiliğin ve geriliğin ta kendisidir. Onlara göre gerçekler, yapılabilirlik, bir işgale karşı bir kurtuluş savaşının verilmekte oluşunun hiçbir önemi yoktur. Atatürk işleri niye diktatörce yapmıştır da demokratik usullerle yapmamıştır. Utanmazlarsa batının modern, çağdaş, medeni, asil işgal kuvvetlerine karşı niçin karşı koydu niçin silaha başvurdu da demet demet çiçeklerle karşılamaya gitmedi diyecekler. Hem Atatürk öyle yapmazsa idi asaletli İngiliz askerleri, demokrasinin beşiğinden ta buralara kadar zahmet edip demokrasi getirmeye gelmişlerdi, anayasayı manayasayı her şeyi getirmiş olacaklardı, ta o zaman Avrupa Birliğine girmiş olacaktık, demeye kadar vardırıyorlar. Atatürk’ü batıya karşı dik kafalılık yaptı diye suçluyorlar,”Gençliğe Hitabeyi” yazarak milleti uyanık olmaya sevk ettiği için suçlu buluyorlar, Atatürk zihniyetinden uzaklaşmayı temel hedef olarak gösteriyorlar… Bu durumda esas sorun neymiş? “Atatürkçülükmüş ve Atatürk’müş!”

Bazıları da Atatürk inkılâpları diyince şapka mapka, pardüsü,başörtüsü falan sanıyor. Laiklik diyip yatıyor, çağdaşlık diyip kalkıyor. Batının dikte ettirdiği anayasa değişikliği ekonomik bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü çözmeyi hedefleyen dağıtıcı prensipler manzumesidir.Bu gün iç sisteme dayattıkları anayasa değişiklik isteklerinden maksat halkın ihtiyaçlarını hedef alan hızlı bir yönetim ve teşkilat yapısını hedef alan bir sistem değildir: Özelleştirme, toprak satışı, Türkiye’nin küresel sermayeye teslim edilmesi, millet mallarının yağma hasanın böreği gibi talan ettirilmesi, tek devlet, tek dil, tek millet ilkesinin kaldırılması kurucu halk ifadesinin değiştirilmesi bu yöndeki anayasal engellerin kaldırılması, TC’nin bütün çivilerinin sökülmesidir. Onlara göre Atatürk’ün adı ve tarihi mirası mevcut anayasanın ve devletin ruhuna sinmiştir, en büyük engeldir, en büyük kötülük kaynağıdır. Derhal kaldırılmalıdır. Tartışmaları din ve laiklik, başörtüsü ve şapka ekseninde algılamaya çalışırsanız hiçbir şey anlayamazsınız, ot gelir saman gidersiniz.

ANAYASA DEĞİŞTİRİLMELİDİR DİYEN KORO HANGİ GEREKÇELERİ SAYIYOR, İŞİN ASLI ASTARI VAR MI?

YAPILANLAR DOĞRU MU? –l-

Gazeteleri tarıyorum; hazırlandığı söylenen yeni anayasa tasarısına yenilik olarak kabul edilecek ne gibi özellikler verilmiş, hangi maddeler nasıl düzenlenmiş, mevcut anayasanın aksayan yönleri ne idi de onların yerine ne ikame edilmiş, yeni anayasanın temel mantığı ne? Türk devlet geleneğindeki tarihi devamlılığı hedef alıyor mu bununla ilgili açık bir bilgi yok… Adeta sağdan soldan toplanmış, eklektik, AB tarafından dikte edilmiş bir metin olduğu yönünde kuvvetli emareler var. Metnin içeriği ne? Mevcut anayasadan temel doktrin olarak ayrıldığı noktalar neler, yeni anayasanın temel felsefesi ne? Bunlara ait hiçbir bilgi yok…

İşin ilginç yönü ne biliyor musunuz? Bizim medyada laiklik paranoyası hastalığı adı verilebilecek bir hastalık baş göstermiş adeta öküz altında buzağı arar gibi her hareketin her eylemin arkasında din, irtica, şeriat kokusu araştırmaktadır. Bunu şöyle bir örnekle açıklamak mümkündür.25 Ağustos 2007 tarihli kimi gazetelerde şöyle bir haber çıktı; Bitlis’te camiye yakın bir yerde içki satışı yapacak bir iş yerine izin verilmemiş, irtica hortlayabilirmiş? Siz böyle bir haberin irtica ile ne ilgisi var, ocakları söndüren alkolizm ve uyuşturucu belasının gençlerimizi ne hale getirdiğini görmüyor musunuz? Daha geçen gün İstanbul Maltepe’de alkollü araç kullanarak iki genç kızın ölümüne sebep olan sürücünün hiçbir şey olmamış gibi bir çay bahçesinde bira içerken yakalandığını, zil zurna sarhoş olduğunu görmüyor musunuz, kör müsünüz, diyemezsiniz. Bir kısım zırva çevrelerin savunduğu laiklik anlayışına göre alkol kullanmak ilericilik alametidir. Çağdaşlığın ve batılı olmanın göstergesidir. İnsanların ve neslin korunmasının hiçbir anlamı yoktur. Bir şey batılı anlam taşıyorsa, batıdan gelmişse; pislik saçsa da, siz anlamazsınız, o her şeyin en mükemmelidir. Böyle bir aklın hüküm sürdüğü bir yerde düzgün bir iş yapabilir misiniz? Mantıklı düşünebilir misiniz?

Yeni anayasa tartışmalarıyla ilgili medyada çıkan haber başlıkları vizyonsuz ilimsiz birkaç cümleden ve kışkırtıcı birkaç bilgiden ibaret… İsterseniz bunlardan bir kaçını sayalım: İbadette laiklik koşulu kalkıyor. Devlete tapınmaktan kurtuluyoruz. Kutsal devlet mi insan hakları mı? İnsan ve refah eksenli bir anayasa… Güçlü devlet mi hukuk devleti mi? Kanun devleti mi demokratik hukuk devleti mi? Bu anayasa toplumu değil devleti koruyor. Ne demek devlete karşı işlenmiş suçlar, devlet denilen somut bir varlık yok ki… Devlet karşısında kişileri koruyacağınıza, kişilere karşı devleti koruyorsunuz, böyle saçma mantık olur mu? Bu anayasa devlete karşı itaati ve sürü psikolojisini egemen kılıyor… Cumhurbaşkanı Sezer dedi ki “Anayasanın kolay değiştirilmesi durumunda anayasal düzenden ya da anayasal düzenin istikrarından söz edilemez.”Bu görüş yanlıştır. Demokrasinin korunması için anayasa kolay değişmelidir.”Eğer demokratik bir anayasa yapılırsa Kürt sorunu da kendiliğinden çözülür.Anayasanın bir çok maddesinde geçen;”devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü,milli güvenliği,kamu düzeni,genel ahlakın korunması,suçların önlenmesi “gibi bir prensip Demokles’in kılıcı gibi sallanıp durdukça bu ülkede hiçbir şey yapılamaz kardeşim.Bu ülkede bazı insanların ana dil sorunu vardır.Dile kelepçe vuramazsınız.Ne demek üniter devlet!?Devletin ideolojisi olmaz!Türkiyelilik üst kimliğinde birleştiren bir anayasa istiyorum!?

Gazetelere bakıyorum büyük siyaset adamı olara tanıtılan birçok küçük adam bir bez parçasının ardına takılmış gidiyor, insanın kıyafetine değil beyninin içine bakmak lazımdır diyen ve bunu akıl eden kimse yok… Ama esas mücadele esas yutturmaca devlet mallarının, millet kaynaklarının tağşiş edilmesi ekseninde yürütüldüğünü göremiyorlar. Yeni anayasa taslağında değişikliği düşünülen; Cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılması girişimi kesinlikle hatalı yanlış bir düşüncedir. Bu fikir Türk devlet gelenekleriyle uyumlu, tarihi devamlılık prensibi ile bağdaşır gibi değildir. Gene Adalet Bakanını HSYK’da yer almaması yanlıştır. Güya yargıyı siyasetin etkilemesinden koruyalım derken siyasi davranış gerektiren kimi durumlar için yargının esnek davranmasını mümkün kılmayan biçime sokmak yanlıştır. YAŞ, HSYK kararları ve OHAL kararnamelerini yargı denetimine açmak yanlıştır. Onun yerine kanunla yeni düzenlemeler yaparak daha hukuki veçhe verilebilir. Anayasa Mahkemesi’ne sadece AİHS(Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) denetim görevi vermek anayasanın üstünlüğü prensibini zedeler. Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulunu kaldırmak yanlıştır. Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun kaldırılması yanlıştır. Bu devletin künyesinden Atatürk’ün adını silmek anlamına gelir. MGK’nın anayasal bir organ olmaktan çıkartılması külliyen yanlıştır. Türk devlet felsefesine tarihi devamlılık ilkesine aykırıdır. Zorunlu din dersi mecburiyetinin kaldırılması iki açıdan yanlıştır. Birincisi laikliği saçma sapan bir şekilde dayatan kimi çevreler millet çocuklarına türban taktırmakta bu derece engel çıkartıyorken mecburiyetin kalktığı ortamda millet çocuklarına din eğitimi yaptırırlar mı? İkincisi devlet gözetiminde yapılan din eğitiminin kaldırılması halinde din eğitimi tarikatların ve yabancı istihbarat örgütlerinin tabii çalışma alanı haline gelecektir. Daha sonra yeniden zorunlu din eğitimini geri getirmek ise imkânsız hale gelecektir. Bizce bu meselenin en can alıcı noktası olan ekonomide devletçilik ilkesinin kaldırılması ve bütün vatan sathını kamu malı sayan anti liberal zihniyetin yok edilmesidir ki esas değişiklik budur. Konuya devam edeceğiz.

ll-

Anayasanın başlangıç bölümünden “Türk varlığı, Türk milli menfaatleri, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda “ gibi terim ve değerlerin çıkartılması yanlıştır. Almanya’nın daha geçen günlerde çıkarttığı faşist göç yasasının mürekkebi kurumadan Türk devletinin kendi kendini inkâr eden bir takım tanımlar getirmesi, milli tanım ve tarifleri silmesi akılla mantıkla bağdaşmamaktadır. Vatandaşlık tanımının değiştirilmesi külliyen yanlıştır. Devlet memuru yerine kamu hizmetlisi tanımının getirilmesi iyi niyetli bir çaba olarak görülse de, ekonominin yabancılara teslimi sürecinde vergini ben veriyorum sen benim emirber bir neferimsin anlayışına dönüşen bir süreci başlatır ki; bu süreçte Türk devletinin devlet olarak varlığının ve kişiliğinin bir anlamı kalmaz. Devlet Türklerin devleti olmaktan çıkar kişiliksiz-şahsiyetsiz teşkilatlı insanlar yığınına dönüşür. Kimi sosyologların kullandığı ve benim hiç beğenmediğim ve sevmediğim bir tabir var, bu tabiri eski Marksistlerde kullanırlardı; yığın=sürü, işte millet bu hale gelir.

Dünyanın her yerinde anayasaların temel bir ideolojisi vardır. Anayasalar ideoloji üzerine kurulmuştur.”renksiz ve ideolojisiz” bir anayasa düşünmek ekşisiz limon istemek gibi bir şeydir ve mantıksızdır. Anayasa değişikliğinin esas amacı ne dindir, ne vicdandır, ne başörtüsü meselesidir, nede laikliği ortadan kaldırma meselesidir. Küresel sermayenin taleplerine uygun zemin yaratarak Türk devletini kişiliksiz hale getirme, Türk insanını da öz yurdunda parya yapma savaşıdır. Herkes bunu görsün. Bütün söylemler yanlıştır, söylenenlerin hepsi maksatlıdır. Hiç biri gerçeği yansıtmamaktadır. Son 10 yıldan beri anayasa belki 150 defa değişikliğe uğradı, defalarca uyum kanunları adı altında çıkartılan yasalarla tadilata gidildi. Değişiklikleri tedrici olarak, zorlamadan ihtiyaçlara uygun yapısal çözümler getirerek yapmak yolu duruyorken neden bu yola başvuruluyor dersiniz? Şunu demek istiyorum; mevcut anayasa üzerinden ve bu anayasa da değişiklik yapmada herhangi bir engelleyici ortam mevcut değilken neden yeni bir anayasa yapma yoluna gidiliyor?1982 Anayasa’sı yapılırken bu anayasanın çok uzun olduğu kanunlarda görülecek teferruatın anayasaya yansıdığı söylenmiş ve çokça tenkit edilmişti. Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararında görüldüğü üzere anayasanın hiçbir konuda boşluk bırakmayacak, müphem anlamlara gelmeyecek kadar açık, kesin ve sabit olması gerektiği ortaya çıkmıştır. Hal böyleyken yangından mal kaçırır gibi anayasa değişikliğinin alelacele gündeme getirilmesinin maksadı ne olabilir ki?

Anayasa paketinde ”sendikal haklar, toplu iş sözleşmesi, sosyal güvenlik, sosyal devlet, kamulaştırma, mülkiyet hakkını putlaştırma” ne şekilde yer alacak henüz bilmiyoruz. Sosyalist(toplumcu) görüşlerin revaçta olduğu bir dönemde hazırlanan 1982 Anayasa’sı liberal devlet mantığı ile toplumcu görüşler arasında ortalama bir yolu ifade ediyordu. Bu gün toplumdan gizlenen fakat biliyoruz ki pür liberal mantığa dayalı olarak hazırlanan yeni anayasa paketi 1982 Anayasası’nı mumla aratacaktır.1982 Anayasa’sının bir takım mahzurları ve eksikleri yok mudur? Şüphesiz vardır.1961 Anayasası’nın birçok mahzurları giderilmiştir. Mesela 10 yıl dahi uygulanma imkânı olmayan 61 Anayasası’nın şu kusurları bulunuyordu: Anayasa iyilikler ve iyi niyet belgesi olarak hazırlanmış, devlete ve kamu kesimine birçok sorumluluklar vermiş, bu sorumlulukları yerine getirecek icra gücünü vermemiştir. Ferdi hak ve hürriyetler alabildiğine artırılırken, devletin ne şekilde otorite tesis edeceği adeta düşünülmemiştir. Kuvvetler ayrılığı prensibi kuvvetler kopukluğuna hatta yer yer kuvvetler düşmanlığına dönüştürülmüştür. Anayasa her şeyi devlet yapar devlet verir derken yürütme gücüne bu işleri yapacak yetkiyi vermemiştir. Yasamanın iki parçalı olması(TBMM ve Senato) çıkarılması gereken yasaların çıkmasını geciktirmiş zaman zaman imkânsız hale getirerek hükümetlerin iş yapmasında temel dayanağı olan yasa çıkartma ve yasaya dayanma gücünü kullanamaz hale getirmiştir.1961 Anayasası çok uzun ve teferruatlı idi devleti ve toplumu iş yapamaz şekilde kilitliyordu. Anayasa Mahkemesi kimi zaman çelişkili kararlar vererek hukuk metinlerinin yorumunda muğlâklığa sebep olmuş, çoğu kere yasama ve yürütme organlarının elini kolunu bağlamıştır.1961 Anayasası sosyal devleti göklere çıkartırken ferdiyetçiliğe ve ferdi hürriyetlere abartılı derecede yer vermiş devlet zihniyetinde çelişki yaratmıştır. Üniversiteleri devlet içinde devlet yapmış, üniversite özerkliğini devletin ve polisin giremeyeceği şekilde tanımlamış, anarşi ve terörün kol gezdiği ortamda birçok üniversite Hasan Sabah’ın Alamut Kalesi’ne dönmüştür.61 Anayasa’sı her şeye yargının karar vereceği bir tanımlama getirerek idareyi iş yapamaz ve tedbir alamaz hale getirmiş, hâkimler demokrasisi kurmuştur. Anayasa birçok bakımdan vuzuhsuzluk içinde idi yer yer kendi kendisi ile çelişiyordu. 61 Anayasa’sının getirdiği özerk müesseselerin birçoğu devlet içinde devlet haline gelmiştir. Anayasa değiştirmek, anayasaya ilaveler yapmak yolu çok zayıflatılmış çok sert bir anayasa yapılarak toplum belli bir kalıba sığmaya zorlanmıştır. Referandum unutulmuş, halka güvenilmemiştir. Anayasa hazırlanırken tarihi devamlılıktan, Türk devlet geleneğinden, Türk milletinin devlet tecrübesinden istifade edilmemiş, sadece batılı kaynaklara ve batılı metinlere dayalı bir anayasa yapılarak milletle irtibat kaybedilmiştir. Özet olarak 61 Anayasa’sı devrilen hükümete karşı tepki anayasası olarak hazırlanmış, millet ekseriyeti dışlanmış,10 yıl bile dayanamamış ve eskimiş, uygulanamaz hale gelmiştir. Bu da birçok ihtilal teşebbüslerini ve müdahaleyi celp etmiştir.

Sonuç 1982 Anayasası bütün bu mahzurları izale eden bir işlev görerek idarenin elini güçlendirmiş, siyasi iktidarları iş yapar hale getirmiş, TBMM’ni de kanun ve anayasa değişiklikleri yapar hale getirmiştir. Günümüz Türkiye’sinin en büyük sorunu anayasa değil devlet millet bütünlüğü nün sağlanması noktasıdır. İki asırdan beri yapılan anayasa çalışmalarının tutmamasının temel nedeni halkın ruhuna, inançlarına, tarihi devamlığına ve devlet felsefesine uygun olmayan bir mantıkla iş yapılmış olmasıdır. Saygın hukukçu olarak takdim edilen birçok hukukçunun zihniyetine ve sözlerine bakıyorum batının üstünlüğü ve erişilmezliğine o derece inanmışlar ki adeta Tanrı’nın yerine batıyı ve batı felsefesini koymuşlardır. Bu zihniyette olan insanların yaptığı hukuki metinlere bu millet inanır ve sadakat duyar mı bizce sorun budur.

Bizce; anayasa değişiklikleri kaş yaparken göz çokartmaya sebep olmayacak şekilde dikkatli yapılmalıdır.

AMERİKAN YAHUDİ ÖRGÜTÜ’NÜN(ADL=ANTİ-DEFARMATİON LEAGUE) 1915 OLAYLARINI SOYKIRIM OLARAK TANIMA KARARI

AMERİKAN YAHUDİ ÖRGÜTÜ’NÜN(ADL=ANTİ-DEFARMATİON LEAGUE) 1915 OLAYLARINI SOYKIRIM OLARAK TANIMA KARARI

Türkiye’de uzun yıllar Yahudi lobisinin Türklerin hakiki dostu olduğu 1915 olaylarıyla ilgili olarak her zaman arkamızda durdukları, İspanya’da Yahudilere karşı yapılan katliama müsaade etmediğimiz dolayı bize minnettarlık duydukları söylenir durulur. Bu söylemlerin ciddiyetine reel politik bir anlam ifade ettiğine de bir çok kişi inanır. Hâlbuki biz daha başlangıçtan itibaren 1915 olayları da dâhil olmak üzere Fransız İhtilal’ından sonra kurulan ve bu güne intikal eden dünya düzeninin esas kurgulayıcılarının Yahudiler olduğunu savunmuşuzdur. 1.Dünya Savaşı’nda sadece Osmanlı Devleti’nin toplam (içinde Ermeniler de dâhil olmak üzere) kaybı 3,5 milyon kişidir. Bu rakamın en çok 100 bin kişisi Ermeni’dir. Kaldı ki Balkan Savaşı’nda Rumeli ve Trakya’da katliam ve soykırıma uğrayan insan sayımız 5 milyondur. Bu kadar insan yok edilirken savaş içinde bir takım acıların olması doğal karşılanıyorken neden ölen Ermeni sayısı abartılarak 1,5 milyon olarak gösterilmekte, neden 1960’lı yıllara kadar mesele edilmeyen bu sorun bu tarihten sonra gündeme getirilmektedir?

Ermeni ve Bulgar meselesi 1877–78 Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra karşımıza çıkartılmıştır. Sanayi devriminden sonra bütün dünyada batının üstünlüğü ve egemenliği mutlak hale gelmiştir. Sanayi devrimi batılı toplumların sınıf ve ideolojik yapılarını değiştirmiş, kütlevî üretim ve bu işin finansman dahil ticaretini elinde tutan dünyanın her tarafına dağılmış Yahudi cemaatini görülmemiş derecede zenginleştirmiştir. Zenginleşen Yahudiler İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya gibi o zamanın büyük devletleri içinde ciddi nüfuz kazanmışlardır. Hiç bir devlete sadakat duymayan bu zümre bezirgân bir zihniyetle içinde yaşadıkları toplumun çıkarlarını hiçe sayan bir mantıkla zenginleşmeye devam etmiştir. Bu zenginlik iki yönlü tesir icra etmiş; birinci yönüyle bütün büyük devletler üzerinde son derece etkili nüfuz kullanmışlardır. İkinci yönüyle de bir devlet kurmak üzere teşebbüse geçmişlerdir. Bu yönüyle Teodor Herlz’in azimkâr çalışmaları öncelikle Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak üzere Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaşmıştır. Bunu başarabilmek için Osmanlı Devleti’nin dağıtılması gereklidir. Osmanlı Devleti’nin dağıtılması projesi batı için Türkleri Avrupa’dan atma, Rusya için Panslavizme ulaşma, birçok küçük Balkan halkı için Roma’yı yeniden ihya etmek olarak algılanmış, hepsi birden Osmanlı’nın üstüne çullanmıştır. İşte bu arada Siyonistlerde orta doğuda bir alan açmak üzere Arap, Kürt, Ermeni ve Süryani gibi bütün halkları din, mezhep veya etnik yönden ayaklanmaya kışkırtmışlar, sözde Türk sömürgeciliğinden kurtulmak üzere başkaldırmaya teşvik etmişlerdir! Rus, İngiliz ve Yahudi kışkırtmaları 1890’da ilk etkilerini göstermiş Zeytun’da ilk Ermeni isyanı çıkmıştır. İşte bu isyan Türk-Ermeni halkları arasında güvensizliğin ilk tohumlarını atmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda cephe gerisi Ermeni faaliyetleri bir tehcir kararını zorunlu hale getirmiş 1915 olaylarına sebep olmuştur. Birinci Dünya Savaşı içinde İngiliz istihbaratından Albert Toynbee’nin hazırladığı “Mavi Kitap” adlı bir belge yayınlanmıştır. Bu kitapta Türklerin kan içici, barbar ve vahşi bir millet olduğunu propaganda etmiş, Ermenilere karşı katliam yapıldığını 1913’de kaleme almıştır. Bu kitap propaganda amacıyla kaleme alındığı için Lozan görüşmelerinde dikkate alınmamıştır!!!Zaten o tarihte Türkiye’de ciddi bir Ermeni nüfusu yaşamaktadır. Bu nüfus zaman içinde batıya göç etmiş ve zenginleşmiş akrabalarının yanına giderek, Anadolu’da Ermeni nüfus kalmadı denecek kadar azalmıştır. Bu konuda ne Türk hükümetlerinin nede Türk halkının zorlayıcı bir hareketi olmamıştır. Peki neden 1960’a kadar uyuyan bu mesele bu tarihten sonra diriltilmiş ve dünya gündemine sokulmuştur? Dikkat edilirse; Türk diplomatlarına karşı başlatılan Ermeni terör saldırıları ve ASALA adlı Ermeni tedhiş örgütü 1970’li yıllardan sonra ortaya çıkmıştır.1917–1950 İsrail Devleti’nin kuruluş safhasıdır.1950–1975 İsrail’in kuvvetli Arap devletlerini mağlup ettiği bölgeye ezici güçle yerleştiği safhadır. Bu safhada aynı zamanda bütün dünyaya kafa tutacak derecede nükleer kapasite kazanmıştır.1982’de hazırladıkları plana göre Türkiye, Suriye, Irak, Mısır, İran ve S.Arabistan gibi bölge devletlerinin ortadan kaldırılması küçük devletlere bölünmesi aşaması gelmektedir. Irak’a, İran’a saldırı Ermeni Soykırımı tasarıları, Kürt devletinin kurulması bu planın ara hedefleridir. Ana hedefe uygun olarak ara hedeflere aşama aşama geçilmektedir.1915 olaylarının soykırım olarak nitelenmesi ve Türkiye’nin tali meselelere teksif edilerek dünya çapında suçlu ilan edilmesi, zayıflatılarak perişan edilmesi küresel sermayenin(Küresel Yahudi sermayesinin)bir kurgusudur. Artık tavşana kaç tazıya tut demeye gerek kalmadan bu işi tezgâhlayanlar açıkça ortaya çıkmıştır.1915 olaylarının 90 yıl sonra gündeme getirilmesinin, insanların dedesinin dedesi zamanında olan işlerden sorumlu tutulmasının bir mantığı var mı?(farzımuhal hadiseler gerçek bile olsa)

ADL’nin bu kararı kendilerini nihayetinde ele vermiştir. Bu işi tezgâhlayan esas güç merkezi ve fesat yuvasının kimler olduğunu şaşmaz bir şekilde ortaya çıkartmıştır. Bu karar artık pervasız hareket edeceklerine ve Türkiye’yi hedef göstermekten çekinmeyeceklerine de işaret etmektedir.(Konuya devam edeceğiz)

30-8- 2007

SOYKIRIM HESABI

Almanları öldürün!…Kötüler kadar iyileri de öldürün …Gençleri kadar yaşlıları da öldürün… Yaralılarımıza ve esirlerimize iyi davrananları da öldürün ……

Kardinal A.F Winnington Ingram Londra Piskoposu

2.Dünya Savaşı’nda Almanları suçlu-suçsuz, iyi-kötü, genç-ihtiyar, hasta-yaralı demeden öldürün, öldürmekte bütün sınırları kaldırıyorum diyen ve din adına, Allah adına konuşan kim? Londra’nın o zaman ki Başpapazı…

İslam tarihini açın bakın paranoya ve ruh hastalığı olarak kabul edilecek bu tür bir demecin değil din adamları tarafından söylenmesi, tımarhanedeki akıl hastaları tarafından dahi söylendiğine şahit olamazsınız, tek bir delil bulamazsınız.

Soykırım veya insanlık suçları kim tarafından ne zaman ve nasıl gündeme getirilmiştir. Bu suçların işlenmesinde sübut delil olarak kabul edilecek ölçüt nedir? Kim kimi öldürürse, kaç kişiyi öldürürsesuçludur, öldürmede kastilik faktörünün rolü nedir, olayları ilk başlatan kimdir, ölen taraf haksız olsa suçsuz mu sayılacaktır? Bunların ortak bir tanımı yapılmamıştır. Ayrıca insanın insana yaptığı zulüm hangi ihtirasların, hangi gözü doymazlığın, hangi fesat ideolojilerin ürünüdür, bu ve bunun gibi hadiselere tesir eden unsurlarında araştırılması ilmi sonuçlara varılması gereklidir.

İki taraf dövüştüğü zaman taraflardan birinin karşı tarafa sınırsız zarar vermesi, kendisinin hiç zarar görmemesi asla mümkün değildir. Bir tarihte tanıdığım bir Ermeni papazla bu konuları konuşuyorduk Ermenilerin çok acı çektiklerinden dem vurdu. Bende dedim ki sizinkilerde altta kalmamışlar bizimkilerden epey adamı götürmüşler. Kendi dost ortamlarında duymuşsundur? Gülümsedi doğru dedi… Bölgeye Rus ordusu girmiş cephe gerisinde her türlü sabotaj faaliyetini destekliyor. İngilizler güneyden ileri harekâta başlamışlar Arapları isyan ve firar etmeye kışkırtıyorlar, devlet otoritesinin derece derece zayıfladığı bir ortamda ülkenin her tarafında eşkıyalık ve alikıran baş kesenlik zuhur etmiş, Ermenilerin çok uslu duracağını söylemek ve beklemek, saflıktan başka bir şey değildir.

Özellikle aradan çok zaman geçince; bu tür hadiseler gelecek nesiller açısından babalarının ve dedelerinin bir hiç uğruna adi cinayetten farksız boğazlaşması olarak görülmektedir. Esasen insanlık organik bir bütünlük teşkil ettiği için birkaç on bin yıl geriye gittiğinizde bu gün birbiriyle kıyasıya kavga eden ulusların kökleri aynı yere çıkmaktadır. Aynı durum ati içinde geçerlidir. Uluslararası bütünleşmeler müşterek paydalar ortak bir gelecek yaratarak ilerde etnik, dini ve akrabalık bağlarının kurulması halinde kavganın ve suç işleyenin kimliğinin kim olduğu önemini kaybetmektedir. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabilirim. Diyelim ki benim dedem senin dedeni senin dedende benim dedemin kardeşini öldürdü 3–4 nesil sonra çocuklarımız birbirleriyle evlendiler, yeni akrabalıklar kuruldu… Bunların çocukları açısından kimin dedesi kimi öldürmüştür? Kim suçludur? Kimin sülalesi katliama bulaşmıştır? Bu soruların bir anlamı olabilir mi? Burada anlamlı olan tek nokta vardır oda şudur. Kimse kimseye haksızlık etmemelidir. Kimse kimsenin canını yakmamalıdır. İnsanlık ortak bir bütündür. Herkes herkesle geçmişte akraba olduğu gibi gelecekte de akraba olacaktır. Ölende öldürende insanlığın ortak geçmişi ve geleceğidir, esasen insanlık kendi kendine zulüm yapmaktadır. İnsanın insanla kavgası hangi gerekçe ile yapılırsa yapılsın, herkese zarar vermekte gelecek kuşaklar açısından makul bir yönü bulunmamaktadır. Şüphesiz ki insanlığın ilerlemesinde batı düşüncesinin birçok faydaları olmuştur. Fakat insanın insana düşmanlığının çıkar eksenindeki müdahale geleneğinin en büyük suçlusu gene batıdır.19.yüzyılda bile kölelik müessesesini ayakta tutan, Kara Afrika’dan vahşi hayvan avlar gibi insan toplayıp Amerika kıtasına çalışmaya götüren batıdır. Fransa ve İtalya’nın K.Afrika’da yaptığı katliam ve zulümler insanlık tarihinin yüzkarasıdır. Belçika’nın Kongo’da yaptığı katliam ve insanlık suçları dünya tarihinin yüz kızartıcı sayfalarına lanet okunmak üzere geçmiştir. Hindistan’da ve Boer Savaşları’nda “toplama kampları” terimini ilk defa dünya tarihine geçiren İngilizlerdir. Hint tarihçi Amereş Mısra “Uygarlık Savaşında: Hindistan MS 1857”adlı kitabında; zulme karşı direnen Hint halkına karşı İngiliz sömürgecilerinin katliamlara başvurduğunu ilk isyandan sonraki on yıl içinde en az 10 milyon insanı öldürdüklerini ve zulüm yolu ile isyanları bastırdıklarını belge ve delillerle ortaya koymuştur.

Bu gün batı düşüncesini temsil eden ve iftiharla okuduğumuz iktisat ilminin kurucusu olarak tanımlanan birçok düşünür ve felsefe adamı sömürgeciliğin ve batının uygarlaştırma misyonunu müdafaa etmiş ve meşruiyetini savunmuşlardır. Çıkar eksenli batı zihniyetinin yeryüzünde fesat çıkarmakta, zulüm ve hilye yollarına başvurmakta yarışırken; hesabına gelmeyenlere iftira atması hakkı savunuyor gözükmesi ne yaman çelişki ve ne yaman iki yüzlülüktür.

Birinci Dünya Savaşı’nda 20,İkinci Dünya Savaşı’nda 65 milyon insanı öldürdüler.1954’de Guatemala’da darbeyi destekleyen ABD 100 bin kişinin ölümüne sebep oldu. 1964–1973 yılları arasında Laos’ta sol iktidarın yönetime geçmesini engellemek için 2,5 milyon ton bomba attı.1969–1975 yılları arasında Kamboçya’yı bombaladı 600 bin kişiyi öldürdü. 1970–1975 yılları arasında Kamboçya ve Laos’ta 1 milyon insanı katlettiler.1975’e kadar Vietnam’da 4,5 milyon insanı öldürdüler. 1976–1983 arasında Angola’da tetikledikleri fesat sonucu 300 bin kişi öldü. Ruanda’da Hitularla Tutular arasındaki iç savaşta 2,5 milyon insan öldü. Son yüzyılda batılıların tahrik ve teşvikleriyle, birçok yerde 50 bine yakın insanın ölmesine sebep olan çatışmaları söylemiyorum bile…

Son yirmi yıldan beri İran-Irak Savaşı bu savaşta her iki taraftan 1,5 milyon insanın ölmesi, her iki Körfez Savaşından bu zamana Irak’ta 2 milyona yakın insanın çatışmadan, çoğu çocuk olmak üzere en az 2 milyon kişinin ambargodan ölmesi, en son Bosna’da Sırplara işlettikleri cürümler ortadadır.

ABD 1946–1975 yılları arası 215 kez askeri güce başvurdu 19 kez insanlığı nükleer silaha başvurmakla tehdit etti. Sizce; bu kadar insanlığa karşı suç işlemiş olan batılıların, kendi zulüm ve insafsızlıklarını bir tarafa bırakarak Ermeni haklarının peşine düşmeleri mantıklı mı? Anadolu’da bir laf var: On sene önce ölmüş eşeğin semerini yeni mi arıyorsun, diye… Yapılan onun gibi bir şey…

Bizce planladıkları senaryolar için gerekçeler hazırlıyorlar, bir şeyin olup olmamasının, doğru olmasının hiçbir önemi yoktur. Onlar vardır ve olmuştur derseler, vardır. Gerekçe her zaman bulunur veya düzmece yollarla sahte gerekçeler yaratılır. Allahtan bizden önce Anadolu’da Romalılar vardı da antik uygarlıkların hesabını soramıyorlar. Ya Romalılar olmazsa idi Sümerlilerin, Babillilerin, Etilerin, Fenikelilerin, Truvalıların hesabını nasıl verirdik??…

ADL’NİN KARAMCILIĞA KARŞI MÜCADELESİ NASIL BİR ŞEY?

30 Ağustos 2007

ABD’de Yahudilerin kurduğu ADL (Karalamacılığa Karşı Birlik veya Mücadele Birliği) adı verilen bir dernek var. Bu derneği şunun için kurmuşlar: Hani dünyanın her tarafında bir takım fıkralar anlatılır; İskoçlar için cimri, Kayserili için uyanık, Arnavut için dik kafalı, Temel için şapşal adam vs gibi… Yahudiler için “Çıfıt, pis, korkak, pinti, açıkgöz, paragöz, kurnaz ve güvenilmez vs“ sıfatları dünya edebiyatında müşterek bir tema haline gelmiştir, bu sıfatların kullanılmasına karşı mücadele etmek… Hatta Fransa’daki Yüzbaşı Dreyfus olayı bu tür zihniyetin edebiyata ve sinemaya ilginç bir yansımasıdır. ADL Yahudilere mal olmuş kötü sıfatlardan arınmayı amaçlayan bir hedef gütmüştür. Bunu ne ile yapacaklar? Hukuk yoluyla, tehdit yoluyla, para yoluyla kısaca her yolla… Ne demek istediğimizi siz anlayın! Gerekirse Amerikan Başkanlarını bile öldürerek …(Mesela Kennedy suikastında olduğu gibi) ADL’nin zamanla gücü artmış; Yahudilerin çirkin sıfatlarla yad edilmesini engellemiş,Yahudilere karşı düşmanlık manasına gelecek her türlü fikir,düşünce ve eylemle mücadelede etkin rol oynamıştır.Dünya literatürüne soktukları “antisemitik,terörist,fundemantalist düşman,insanlık suçlusu,Nazi faşizmi “gibi terimlerle düşmanlarını ve muhalifleri susturmuşlardır.1985’de “Nefret Suçları” diye bir kavram icat etmişler.Yahudilere karşı haklı gerekçe ile olsa bile düşmanlık besleyenleri iki defa suçlu ilan etmişlerdir.Birinci suçları Yahudi düşmanı olmaları,ikinci suçları da düşmanlığı nefrete dönüştürerek azdırmaları şeklinde tanımlanmıştır.Yani siz Yahudi ırkçı ve zalimdir derseniz,hem Yahudilere hakaret ettiğiniz için cezalandırılırsınız hem de nedensiz yere Yahudilerden nefret ettiğiniz için cezalandırılırsınız.İnsanlık tarihine,suç tarihine ve hukuk tarihine geçen bu ilginç tanımlama gelecek nesiller tarafından yeni bir dinozor yumurtası keşfedilmiş gibi hayretle ve ilgi ile izlenecektir.Tam bir hükmi karakuşi…Bu durumu şöyle bir örnekle izah edebiliriz.Mesela siz birini öldürüyorsunuz.Önce öldürdüğünüz için cezalandırılıyorsunuz,sonra öldürdüğünüz şahsa husumet ve kin beslediğiniz için,daha sonra öldürme fikrini aklınıza koyduğunuz için,daha sonra aile bireylerini bir üyeden mahrum bıraktığınız için,karısını dul,çocuğunu yetim,ülkenin nüfusunu bir eksilttiğiniz ,bakkalı müşteriden,sokakları yürüyen adamdan mahrum bıraktınız diye suç üstüne suç konuyor suçlanıyor ve ceza alıyorsunuz!!!Böyle bir suç tanımı ve böyle bir cezalandırma mantığı olur mu?Yahudiler yaparsa bal gibi olur…Bu suç neye karşı icat edilmiş? Nefrete karşı…Tarih boyunca Yahudiler bu tür kurnazlıkları hep yapıyorlar,yaptıkları hareketler insanlığın dikkatini çekince yeni bir takım sıfatları hak ediyorlar,bunları duyunca kuduruyorlar…İşin ilginç yanı kendi kutsal kitaplarında da anlatıldığı üzere Allah’ı bile kandırmaya teşebbüs ediyorlar;bilindiği üzere Cumartesi balık avlama yasağı getiriliyor, bu yasağı nasıl deliyorlar,Cuma gününden ağları seriyorlar Pazar günü topluyorlar böylece Cumartesi günü av yasağına uymuş oluyorlar.Bunu yapanlara Allah nasıl bir ceza veriyor aşağılık maymunlar olun!!!

Yahudilerin ucuz kurnazlığı dünya tarihi boyunca başlarına her zaman bela olmuştur. İcat ettikleri cin fikirler daima ayaklarına dolaşmıştır. Uydurdukları her şey, her terim daha sonra başlarına bela olmuştur. Bizim oralarda argo bir söz vardır;”sen b.k yersen adın b.k yiyenin Hasan olur,” derler… Hiçbir zaman kabında durmamışlardır. Kendilerine takılan bütün sıfatları hak etmişlerdir. Şimdi ne yapıyorlar dünya tarihini yazmış, dünya tarihine mihver olmuş bir milleti karşılarına alıyorlar, yaptıkları iş akılla mantıkla bağdaşır mı?

Düşünebiliyor musunuz, koskoca ABD başkanları, başkan yardımcıları bile bu adamların mantıksızlığına takılıp gidiyor? Mesela Al Gore diyor ki “nefret suçu işleyeceklere açık ve güçlü bir mesaj göndermeliyiz” Allah Allah; düşünce suçlarının, keyfi suçların telin edildiği bir çağda “nefret suçu” diye ne düğü belirsiz bir suç icat ediyorsun, sonra mazlum rolüne soyunup her suçu işlemek için alan yaratıyor, bizzat kendin başkalarına iftira atıyorsun… Başkalarına meydan okuyorsun, diyorsun ki;”ben suç işlerim ama sen bana karşı suç işleyemezsin. Hatta suç işlediğimi söyleyemezsin, söylersen bu nefret olur.” ABD’de Yahudiler 100 yıllık mücadele sonunda toplumu o derece sindirdiler ki kendilerine gözünün üstünde kaşın var diyebilmek bile imkânsız hale geldi.1980’lerde Paul Findley adlı bir senatör Araplarla görüştü diye aforoz edildi bir daha seçilmesin diye akla hayale gelmeyecek şeyler yapıldı. Amerika’da İsrail Devleti İsa Mesih’in ahir zaman mucizesi diye tanıtıldı, halkın inançlarıyla dalga geçen hurafeler icat edildi, İsrail’e laf söylemek Tanrı’ya kafa tutmak olarak gösterildi. Ortadoğu politikalarında reel politiği (akıl ve mantığı) tavsiye edenlere saldırıldı, islama küfretmek, Arapları aşağılamak, Müslümanları terörist olarak tanımlamak olağan hale getirildi. Nefret yasaları o derece şümullendirildi ki ABD’de Müslüman olmak, Kuran’dan Yahudilerle ilgili bir ayet okumak nefret suçu işlemekle eşdeğer hale getirildi. ADL’nin son kararını hak hukuk ekseninden değerlendirmek son derecede yanlıştır. Biz şöyle yapsaydık böyle olurdu gibi bir akıl yürütme hatalıdır. Böyle bir kararın zamanı gelmiştir ve alınmıştır. Bu kararın alınmasında zamanlama, şantaj, Türkiye’nin durumunu zayıf görme, politik tavize zorlama gibi faktörler rol oynamıştır. Yahudilerin Türkiye’yi de Türkleri de karşılarına alacak kadar dengenin lehlerine değiştiğini düşünmeleri de mümkündür… Türkiye’yi çok zayıf içi boşaltılmış fos bir devlet olarak görmeleri de mümkündür…

Nasıl düşünürlerse düşünsünler; ADL’nin kararı dünkü karar değildir.150 yıllık planın aşama aşama uygulanmasıdır. İsrail’le dostluğumuzu daima şüphe ile karşıladım, savaş öncesi ateşkes gibi düşündüm.2.Dünya Savaşı’ndan önce Hitler ve Stalin’de ittifak yapmışlardı, aniden savaşa tutuştular. Bizimki de öyle olacak galiba…

ADL’NİN SOYKIRIM KARARI VE SONUÇLAR – 1 

31 Ağustos 2007

ADL=Amerikan Yahudilerinin Karalamaya ve İftiraya Karşı Mücadele Birliği adıyla kurduğu bir örgüttür.İsrail Devletiyle birlikte çalışır İsrail’in Amerika’daki uzantısıdır.Böyle bir kararın İsrail’den habersiz İsrail’i zor durumda bırakacak tarzda alınması düşünülemez.Yasemin Çongar Hanımefendi’nin Amerika’dan bildirdiğine göre ADL şimdiye kadar gerçekleri inkar ederek bir yere varamayacağını anlamış (!?) ahlaki sorumluluğun gerektirdiği çizgiye dönmüş…

Sn Hanımefendiye göre “siz HAMAS’ı davet ederseniz İran’la yakınlaşırsanız olacağı bu…”Bu konuda kendilerinin külliyen yanıldıklarını Türkiye’nin bu yöndeki politikalarının(Belki de AKP’nin bütün dış politika kararları içinde en doğru olanı) en doğrusu olduğunu kabul etmek gereklidir. Dış politika taviz üzerinden başkalarına boyun eğerek yürütülemez. Dış politika çatışma ve işbirliği, anlaşma ve zorlama, taviz verme ve alma sarmalı üzerinden gerçekleştirilir. Taviz verirseniz daima verirsiniz hiçbir şey alamazsınız. Zorlarsanız hep zorlanırsınız, işbirliğini ihmal ederseniz huzur bulamazsınız, kendinizi hep güvensiz hissedersiniz. Karşı taraf bir çizgiye getirmek için boyun eğerek taviz vererek politika yapmaya kalkarsanız, kıyamete kadar başkalarının önünde eğilmekten ve diz çökmekten kurtulamazsınız. Dolayısıyla Türkiye ve İsrail’in dış politikalarının zıtlaştığı ve ayrıldığı K.Irak, Kürt meselesi ve Filistin politikası bizim açımızdan doğrudur, bu alanda çatışma kaçınılmazdır. Türk dış politikasının İsrail ile paralel gitmesinin zorunluluğu da yoktur. Türkiye’nin İsrail ile çatışması yanlış politika izlediği anlamına da gelmez.Mesele soykırımla mücadelede Türkiye’nin müttefikini kaybetmesi gibi dar bir mantıkla da değerlendirilemez.Dış politikada ebedi işbirliği alanları yoktur,ilelebet birlikte çalışmak diye bir prensipte yoktur…

Yasemin Hanım’ın bildirdiğine göre ADL’nin soykırım kararı duyulur duyulmaz Sn Başbakan bir mektup yazmış derhal olaya el koymuş, bu karardan dönmelerini söylemiş, söylentiye göre onlarda kararlarından vazgeçmişler(!) Türk kamuoyuna böyle anlatılan durumun bir iki gün sonra gerçek olmadığı ortaya çıktı. Türk medyasında ADL geri adım attı gibi yazı ve söylentiler ortaya atılınca, ADL yeni açıklamada bulunarak böyle bir şeyin söz konusu olmadığını ifade etti ve gerçeği kaynağından öğrenmek zorunda kaldık… Bu defa hayal kırıklığına uğrayan biz olduk…

Uluslararası ilişkilerde bir karar, daha doğrusu karar alma süreçleri nadiren aniden değişir, ani zikzaklar çizer. Aleyhinize alınan kararların birçoğunda ben şunu yapmasaydım böyle olmazdı gibi bir mantık hatalıdır. Siz öyle değil böyle yapsanız da, hiçbir şey yapmasanız da, aleyhinize bir süreç başlatılmışsa o mutlaka yapılacaktır. ADL’nin bu kararının birden bire ortaya çıktığını, yukarıda zikredilen yanlış politikalarımızın, buna sebep olduğunu söylerseniz; dış politikada karar alma süreçlerini tesadüfîlik faktörüyle izah etmeye kalkan biri durumuna düşersiniz. Bu karar karşısında sizin yapmanız gereken nedir? Yahudiler bu kararı neden almış olabilirler? Bizi neye zorlamak istiyorlar? Devlet olarak bünyemizin zayıfladığına dair kesin bilgiler mi elde ettiler? AKP’nin ezici üstünlük kazanması, TSK’nın devlet içindeki etkinliğini zayıflatacaktır, Türk devlet aklı bundan sonraki süreçte bölünmeye uğrayacağından artık gerçek niyetimizi saklamanın lüzumu yoktur mu demek istiyorlar? Kısaca bu kararla ne yapmak istiyorlar? 1.Taviz mi almak? 2.Ver al mı yapmak? 3.Türkiye’yi bir takım politikalarında geri adım atmaya mı zorlamak? 4.Bu açıkgözlülüğü her zaman yaparlar. Lobicilik faaliyetleri için daha fazla para mı koparmak? Kısaca bu kararın hedefi ve ortamı nedir? Türkiye’yi zayıf mı düşürmek istiyorlar, zayıf mı buldular?

Dış politikayı hissi ve kişisel faktörlerle izah etmeye çalışan anti realist kimi kişi ve çevreler; Yahudileri kazanmak veya yola getirmek için hemen 500. yıl vakfını harekete geçirelim, Jak Kamhi’ye mektup yazdıralım, İspanya’dan, Engizisyondan kurtulan Yahudiler için bir takım anıtlar diktirelim, Türk-Yahudi dostluğunun tarihi derinliğinden ve ebedi sadakatinden söz edelim, gibi bir takım saçma sapan görüş ve teklifler ortaya atacaktır. Bu tür düşüncelerin reel politik hiçbir anlamı yoktur. Kamhi’nin mektubunu Bay Foxman çekmecesinde açılmamış vaziyette bulursunuz. Sn başbakanın mektubunu da ADL’nin çöp kutusundan toplar kendin söyler kendin okursun.

Reel politik gerçek süreçleri gerektirir asla hayale gelmez. Dış politika hiçbir zaman bireysel ve hissi çabalarla izah edilemez. Sizi tavize zorlarken; neyi söyletmek, neyi yaptırmak istiyorlarsa hedef odur.

Yasemin Hanım diyor ki ADL’nin bu kararından sonra her taşın altında Yahudi komplosu gören çevreler antisemitizm üretecektir.Biz mi dedik onlara böyle karar alın..Böyle kararlar alırlarsa sonuçlarına da katlanacaklar…Bu kararın bir takım sonuçlar üretmesi doğal değil mi?Nasrettin Hoca’nın deyimi ile” hırsızın hiç mi suçu yoktur”? Kaldı ki bu karara gelen süreçte uygun zemin ve süreçler aşıldı.Türkiye’de kimi çevrelere sözde suçumuzu itiraf ettirdiler.Nobel Barış ödülü verdirttiler.Nobel Barış ödülü almış Elie Wiesel gibi ahlak otoritesi nice kişiler (esasen kendilerinin abarttığı ve ön plana çıkarttığı istihbarat örgütlerinin ajanı) soykırım demiş(?!)Bunlarda ahlaken kendilerini mecbur hissetmiş(?!) Bunu söylerken; Filistin’de halk liderlerine yönelik suikast politikasını hiçbir ahlaki norm tanımadan, hiçbir uluslar arası kuralı takmadan, çoluk çocuk demeden katleden, Cenevre Sözleşmesi ile yasaklanmış silahları kullanmaktan çekinmeden, insanlara kötü muamele etmeyi Arapları aşağılamayı ihmal etmeden bir tek gün geçmediği halde ahlaktan söz etmeleri ilginçtir. Filistin topraklarındaki uygulamalar açıktır. Ülke toprakları açık hava hapishanesi haline getirilmiştir. Halk hayvanat bahçesinde yaşayan hayvanlar kadar bile hukuka sahip değildir. Kadın erkek demeden sınır kapılarında yapılan onur kırıcı muameleler, çırılçıplak soyarak yapılan arama ve aşağılamalar ahlaken sorumluluk almayı gerektirmemektedir. İsrail son 60 yıldan beri bölgede terör ve zulüm devleti olarak mevcuttur. İnsanlık tarihine Hasan Sabah’ın izinden giden tek devlet olarak geçmiştir. Filistinlilere yaptıkları ortada, evlerini başlarına yıkan buldozer zulümlerinden birinde bir Amerikalı bayanı bile kasten çiğneyerek öldürdüler. Bunu yapan bir toplumun ahlakından söz edilebilir mi?

Bütün bunlar yapılıyorken ADL’nin söylediklerine bakın:”Ahlaken ve vicdanen çok rahatsız olmuşlar !? Artık daha fazla vicdanları el vermemiş, soykırımı tanımak zorunda kalmışlar…”

Bu uyduruk gerekçelere kim inanır?

ADL’NİN SOYKIRIM KARARI VE SONUÇLARI -2 

1Eylül 2007

Türkiye İsrail’in bölgeye yerleşmesi dâhil her şeyi sorgulayacak bir çalışma başlatmalıdır. Karşı tarafı tavize zorlamak çoğu kere uyum içinde çalışmakla, onun dediğini yapmakla olmaz. Çoğu kere zorlama, çatışma daha etkili sonuçlar verir. Şimdiye kadar batıya ve bütün dünyaya yutturulan Filistin toprakları boştu, Yahudi göçmenler geldi ve yerleşti söyleminin yalan olduğundan başlamak üzere, bu topraklar Yahudilerin ata yurdudur gibi adaletten ve hukuktan mahrum görüş düşüncelerin eleştirilmesinin zamanının geldiğini değerlendiriyorum. Dedemin 50 sene önce bir tarlası varmış, satmış. Tarla üç dört kez el değiştirmiş, ben çıkıp diyorum ki bu tarla bana aittir. Böyle bir fikrin mantığı var mı?4000 sene önce Yahudilerin yaşadığı söylenen topraklara sahip çıkabilir misiniz? Aynı analojiyi kurarsanız; Viyana, Budin, Belgrat, Yeni Delhi, Pekin vs bizim şehirlerimiz dersiniz. Böyle bir düşüncenin mantıki ve hukuki bir temeli olabilir mi? Yahudilerin Filistin’e yerleşmeleri dâhil, bu gün uyguladıkları devlet terörünü de içeren binlerce eser yazmamızın, bu eserleri yabancı dillere çevirmemizin İsrail’in bölgedeki meşruiyetini sorgulamamızın zamanının geldiğini değerlendiriyorum.

1915 hadiseleri yaklaşık 90–100 sene önce olmuştur. Mahiyeti herkesçe biliniyordu. Şimdiye kadar eğer siz bile bile Ermeni soykırımı olmamıştır diyor ve Türkiye’nin tezlerini destekliyorduysanız ve gerçekte soykırım olmuşsa siz karaktersizin tekisinizdir. Gerçekte soykırım olduğu halde sırf Yahudilerin başına gelen olayların yeryüzünde tek ve biricik olmasını temin etmek için görmemezlikten geliyorduysanız ikinci defa karaktersizsiniz. Düne kadar olmamıştır diye yemin ettiğiniz bir şeyi bu gün olmuştur diye savunuyorsanız üçüncü defa karaktersizsiniz. Bu işi para kapmak için yapıyorduysanız karaktersiz oğlu karaktersizsiniz. Bu gün mücadelesini yaptığınız aslında Yahudilerin gerçek yüzünü yansıtan Çıfıt Yahudi, para için anasını boyar babasına satar Yahudi ve pis Yahudi gibi aşağılayıcı isim ve sıfatları hak ediyorsunuz demektir. Ne değişti de dün inkâr ettiğiniz bir şeyi bu gün kabul ediyorsunuz? Mademki soykırım olmuştur bu güne kadar niye inkâr ediyordunuz? Olaylar sabit durduğuna göre siz mi değiştiniz gerçekler mi değişti? Söyledikleri en dayanaklı gerekçe şu: Birçok parlamento ve hükümet soykırımı tanıma kararı almış, bunlarda artık mecbur kalmış mış mış…

Bir şeyin yanlış olması, olmamış bir şeyin olmuştur denmesi, çoğunluk tarafından savunuluyor diye onu doğru hale getirmez. Çoğunluğun yanlıştan yana tavır koyması yanlışın haklılığına delil teşkil etmez. Eğer öyle olsaydı halka ve resmi otoritelere rağmen dünya güneşin etrafında dönüyor diyen Galile haksız olmaya devam ederdi. Gerçekler çoğunluğun veya kudreti elinde tutan adamların isteğine göre bir öyle olurdu, bir böyle olurdu… İlelebet Galille’de tek başına haksız kalmaya mahkûm olurdu.

Tarih boyunca milletimiz elini kana bulaştırmamıştır, Ermeni soykırımı olmamıştır, bundan sonrada olmayacaktır. Bu konuda söylenenlerin hepsi iftiradır. İftiracıları safına Yahudilerde katılmıştır. Ben tehlikeli sükûtu olan adamlardan korkarım. Adamın konuşması da susması da tehlikeli… Bakın! ADL Başkanı Abraham Foxman ne diyor?”…Son zamanlarda alevlenen Türk-Ermeni meselesinin ışığında ve Yahudi halkına yöneltilen tehditlerin arttığı bir zamanda, Yahudi cemaatinin birliğinin zarar görmesine ilişkin kaygımız nedeniyle ADL olarak Ermenilerin başına gelen trajediyi yeniden gözden geçirmeye karar verdik. Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere karşı işlenen acılı 1915–1918 olaylarını asla inkâr etmediğimiz gibi, her zaman katliam ve gaddarlık olarak tanımladık… Derinden düşündüğümüzde… Soykırım sonuçlarıyla eşdeğer olduğu düşüncesine katıldık. O zamanlarda soykırım diye bir kelime olsaydı olanlara soykırım derlerdi… Türkiye’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesini ve Ermenilerle tarihin bu karanlık sayfasına ilişkin uzlaşmaya varmaya çalışmasını tavsiye edenlerin Türkiye’nin dostları olduğunu anlamasını umuyoruz.”Foxman Sn Erdoğan’ın mektubuna verdiği cevapta şunları söylüyor:”Yahudiler kendilerine ait olmayan bir tartışmanın içine çekiliyorlar”,diyor. Şu üsluba bakınız; sanki biz demişiz ki tartışmaya sizde katılın, bize akıl verin, bu meselede sizin fikirlerinize ihtiyacımız var… Size ait olmayan tartışma alanında ne işiniz var? Anlatırlar gencin biri arkadaşını kötülemek için demiş ki; benim anam senin ananı kerhanede görmüş, bunların ki o hesap…

Bay Foxman bununla da kalmıyor Sn Erdoğan’a bir mektup yazıyor;”Sn Başbakan size zor zamanda yazarak yol açtığımız derin acıdan dolayı derin üzüntülerimizi dile getiriyorum”. Sanki biz onlara demişiz ki Bay Foxman artık gerçekleri inkâr etmeye devam etmeyin, işin doğrusu ne ise söyleyin,bize akıl verin…! Bay Foxman’ın sözleri neye delalet ediyor? Bir şeyler istiyoruz… Ya verirsiniz ya da siz bilirsiniz…

Bizce Yahudilerle ittifak sürecine son verilmeli, İsrail Devleti üzerinde baskı kurulmalıdır. Dikkat edilirse 1915 olayları ve Ermeni soykırım masalı İsrail’in kurulduğu 1950’li yıllardan sonra ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin Kürt meselesinde İsrail’le politikalarının ayrışması, Irak’a girmeye hazırlanmamız, Yahudi plan ve politikalarını bozmuştur. Olay Türkiye’nin soykırımla mücadelede müttefikini kaybetmesi hadisesi değildir. Amerikan Yahudilerinin İsrail üzerinde İsrail’in Amerikan Yahudileri üzerinde etkisi vardır. Ayrıca her ikisinin de Amerika üzerinde etkisi vardır. Yahudilerin istediği Türkiye ile ABD’nin çatışması hedefi gerçekleşmemiş, Pentagon ve Beyaz Saray Türkiye’nin vazgeçilmezliğine olan inancını sürdürmüştür. Bu gün Yahudilerin yapmaya çalıştığı şey müşterek planın bir parçasıdır. Karalama ve nefretle mücadelede yeni nefretler yaratılarak başarılı olamazsınız. Bütün acılar unutularak giderilir. Yeni delil ve belgeler uydurarak, acıları ateşleyerek, yeni tartışma alanları açarak trajediye son veremezsiniz. Acılar bunlara sebep olan delil ve belgeler ortadan kaldırılarak, nefrete sebep olan anıların yerine dostluğun güzelliklerini anlatacak yeni deliller toplayarak başarılabilir. Atatürk ve Venizellos acılara son vermek için Türk-Yunan nefretini körükleyen bütün belgeleri yok etme emrini vermişlerdir. Soykırım müzeleri açarak, nefrete sebep olan olayları kurcalayarak, körükleyerek, yeni delil ve belgeler toplayarak, bir takım gerekçeler uydurarak nefrete son verilmez.

Tehcir tek başına soykırım anlamına geliyorsa ABD ve İngiltere’nin onayı ile gerçekleştirilen 1944–45 Ahıska ve Kırım sürgünleri de soykırımdır. Dünya tarihinin son 50 yılında olmuştur. Bu sürgünlerde 1,5 milyon insan yollarda ölmüştür. Bu gün Ermenistan’ın başkenti olan Erivan (o zamanki adı Revan’dır) 1850’de yüzlerce camileri ve mescitleri olan halkının çoğunun Müslüman olduğu bir Türk şehridir. Bu gün tek cami tek mescit tek Türk kalmamıştır. Bunlar nereye gitti?

Bize ne yaptırmaya, neyi itiraf ettirmeye çalışıyorsunuz? Diyelim ki soykırım vardır ve yaptık: Gelin siz de bizi katledin dememizi mi bekliyorsunuz. İnsan psikolojisinde şöyle bir durum vardır: Yapmadığı bir şeyi zorlar itirafa ve anlatmaya ikna ederseniz halüsinasyon (varsanım)görmeye başlar ve olmamış şeyleri olmuş gibi anlatır. Stalin metotlarında bu vardır. SSCB döneminde Sovyet gizli polisi milyonlarca insanı işlemediği suçlardan itiraf ettirerek yargılamış ve idam etmiştir. Bunlarda bize bunu yapmaya çalışıyorlar. Önce itiraf et. Sonra senaryoyu söylediğimiz şekilde anlat. Sen imzayı at biz altını doldururuz diyorlar.

Gözümüzü açmak zorundayız. Bunun karşılığı geri adım atmak değil üstüne gitmektir. Filistin’de, Bosna’da, Irak’ta ve diğer bütün coğrafyalarda daha aktif çalışarak milletimize karşı sürdürülen soykırımı açığa çıkartarak önleyebiliriz. Ama biz ne yapıyoruz; Yahudi fesadını anlatan KAVGAM’ı bile yasaklıyoruz. Hâlbuki dinsizin hakkından imansız gelir.

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 2 22.01.2011

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 2 22.01.2011

Milliyet’ten Metin MÜNİR Sn. Davutoğlu’nun politikasını iki açıdan değerlendiriyor. “Bu politikanın bir boyutu megaloman boyut meydana getiriyor, Türkiye’yi sıkletinin üstünde güreştirme merakı, Osmanlı Devletler Topluluğu kurma projesi, hiperaktif seyahat programları, arabuluculuk tutkusu, dünya satranç tahtasında oyuncu olma iddiaları…”

“Ben kendi adıma, her konuda alçakgönüllülükten yanayım. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Davutoğlu’nun egzotik beyanatlarından hoşnut olmadığını gizlemedi.”

“Bu politikanın faydalı tarafını ise dış ticarette meydana getirdiği patlamadan anlıyoruz. 2002-2010 arasında Türkiye’nin dış ticaret hacmi üç misli büyürken komşularla olan ticaretteki artış neredeyse on misli oldu. “ “…Bu gün Almanya’nın dış ticaretinin %60’tan fazlası doğrudan kara komşularıyla…”

Metin Münir; Türkiye’nin bağımsız ve batıdan farklı bir yol izlemesini megaloman bir politika olarak takdim ediyor. Türkiye’deki beyinlerin nasıl bir tutsaklık içinde olduğunu göstermesi bakımından çok ilginç bir ifadedir. Ne yani bu ülke batının dayatmalarıyla kurulmuş, daha doğrusu dayatılmış bu ülke halklarını ayrı milletler mi sanacak? Adları soyadları, yemekleri, mantıkları aynı, fizyonomileri aynı olan birçoğu Türk kökenli ve halen Türkçe konuşan bu insanları batı siz ayrı devletsiniz dediği için ayrı devlet ve halk mı sayacağız? Bunların yabancımız mı olduğunu söyleyeceğiz.

Osmanlı’nın fetret devrinden biliyoruz ki; Türkler ayrı yönetimlere ayrıldığında da bir araya getirilemiyor. gayretler birleştirilemiyor. Beylikler ve devletçikler arasında rekabet başlıyor. Bundan ötürü küresel etki meydana getiremiyoruz. Türk birliği kurulduktan sonra Osmanlı küresel etki meydana getirmeye başlamıştır.

Büyük bir güç olmak için birinci şart içte birliği sağlamak ikinci şart etraf coğrafyada kendi ihtiyaçlarınıza göre istikrarı temin etmektir. Başkalarının ihtiyaçlarına ve emperyalist ihtiyaçlarına göre tanzim edilmiş düzenin çözülmesini istemek megalomanlık olarak anlatılıyor. Batının sömürge ağlarını sadece bu coğrafyalarda kurmadığını, kimi beyinlerde de kurduğunu anlıyorsunuz. Sami COHEN 7 Ocak tarihli Milliyet’teki yazısında bu politikaları eleştirirken; “Gerçekleşme şansı nedir? Bu yeni yaklaşım ne kadar gereklidir ve Türkiye’ye ne kazandıracaktır?”, diyor.

Büyük devlet olmak Almanya, Rusya, İngiltere, Fransa, ABD, Çin gibi ülkeler hem doğal hem ihtiyaç hem de hak ama Türkiye küçük kalmaya mecburdur, gerekte yoktur demek istiyor. Bu adamların çelişkileri nerden geliyor? Birinin söylediği ötekini tutmuyor. Metin Münir diyor ki komşularla ticaret 10 misli arttı, COHEN, bu iş faydasız, böyle bir şeye ihtiyaç ta yoktur diyor…

Halkınızın refahı çevre ülke halklarının refahı ve mutluluğu için çalışmak istikrarlı bir iktisadi yapı meydana getirmek, huzuru ve güvenliği artırmak bu beylere göre fuziliyattan işler ve gereksiz. Batının onayladığı projelerin taşeronluğunu yaparsanız yaptıklarınız büyük vizyon ve rasyonel (en akıllıca)! Kendi aklınıza ve kendi çıkarınıza göre hareket ettiğinizde megaloman hayalci oluyorsunuz! 50 yıl önce Afrikalı diplomat Nkrumah’ın ” köleliğin efendiliğine özgürlüğün fakirliğini tercih ederim” sözünü unutuyorlar. Kaldıki rakamlar ortada, komşularla ticaret 10 misli artmış. Bunlar bize köleliğin efendiliğini bile layık görmüyorlar ki…Batı bizi köleliğin fakirliğine mahkum etmek istiyor.Bunları göremeyen adamlara fikir adamı diyebilir misiniz?

Bunların aklına göre hareket edebilir misiniz?

Konuya devam edeceğiz.

SAYIN TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI PROF.YUSUF HALAÇOĞLUNA YAPILAN SALDIRILAR

SAYIN TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI PROF.YUSUF HALAÇOĞLUNA YAPILAN SALDIRILAR

Ermeni soykırımı kararları için son aşamaya gelinen bir süreci yaşıyoruz. Bu safhada Türkiye ile ABD’ni karşı karşıya getirmek için Yahudi lobisinin oyun içinde oyun tezgâhladığı görülmektedir. Türkiye’yi Ortadoğu’da plana uygun teslimiyete zorlamak için” Ermeni meselesi” en son ve en nihai kozdur. Yahudi lobisinin 1915 olaylarını başlangıçtan itibaren ret ediyor gözükmesi taktik icabı idi, bir düzenin bir oyunun, bir yalanın parçasıydı. Bu işin esas çıkış ve çıkartılış mihrakı Yahudilerdir.

Bizim atasözlerimiz içinde şu iki söz bu işe ışık tutmaktadır.”Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış”,”Yalancı yalan söylemiş(kendi duymuş) kendide inanmış”.Avrupa Yahudi lobisinin kışkırtarak başlattığı olaylar önüne geçilmez hal aldıktan, Türk ve Ermeni halkı arasındaki güven duygusu ortadan kalktıktan sonra, Ortadoğu haritalarının istedikleri yönde çizilmesinin yolu açılmıştır. Sonraki aşamada Ermeni meselesinden iki post çıkartmak için, soykırım söylemi keskin kılıç gibi hazır tutulmuş, zamanı gelince söyledikleri yalana suret-i haktan görünerek inanma rolüne soyunmuşlardır. Bu rol ikiyüzlülüğün, tarafların duygularıyla ve gururuyla oynamanın, tavşana kaç tazıya tut oyununun tipik bir numunesidir. İnsanlık tarihine rezil bir iki yüzlülük olarak geçecektir. Yahudiler bu ikiyüzlülüğün hesabını da veremeyecektir. Sonucun ne olacağı görülecektir…

Prof. Yusuf Halaçoğlu saygın bir tarihçi olarak milletimizin itimadını kazanmış bir ilim adamıdır.1915 olaylarıyla mücadelede milletimize çok büyük hizmetleri olmuştur. Bu konudaki azimkâr tutumu düşman çevrelerin dikkatini çekmiş, bu şahıs bertaraf edilmeden sözde soykırım dayatmasının kabul ettirilemeyeceği anlaşılmıştır. Uzun zamandan beri kimi yıkıcı çevreler; batılı mahfillerden aldıkları talimat üzere tetikte bekliyorlar, bir fırsatın zuhur etmesini umuyorlardı. Kendilerince bu fırsat Sn Halaçoğlu’nun Kayseri konuşmasıyla ellerine geçti. Soros Vakıfları’nca desteklenen kimi tarih vakıfları ve onların sözcüleri “Bulgaristan’da Jivkov’un yaptıklarıyla Halaçoğlu’nun söyledikleri mantık olarak aynıydı”,dediler. Hatta bazı sözde tarihçiler ünlü tarihçi G.R Elton’un bir sözünü hatırlatarak,”Geçmişin hemen her yorumu için bir yerlerde mutlaka bazı belgeler vardır. Yeter ki diğer belgeler görmezlikten gelinsin.”dediler. Güya bilimsel söylemlerle Sn Halaçoğlu’nu tarihi çarpıtmakla suçladılar. Bu suçlamaların esas hedefinin Halaçoğlu’nun azim ve dirayetine yönelik olduğu açıktır. Eleştirilerden bazıları şunlar: Bazı Kürt aşiretlerinin uzak veya yakın geçmişte Türkmen kitlesi içinde görünmesinin birlik bakımından bir anlamı yoktur. Onlar bu gün kendilerine ne diyorlarsa, hangi dili konuşuyorlarsa, aidiyetlerini hangi çerçevede açıklıyorlarsa, kendilerini nasıl hissedip tanımlıyorlarsa odurlar.”,”Kendini Türk ve Müslüman olarak tanımlayanlara Jivkov’da siz aslında sonradan Müslüman oldunuz. Siz Bulgarsınız demişti.”Halaçoğlu kendisinde Ermeni dönmelerinin listesinin bulunduğunu açıklamıştır. Bu açık bir tehdittir. Resmi bir kurumun başında bulunan bir kişinin böyle şeyler söylemeye hakkı yoktur.””Ermeni yurttaşlarımızın bizzat devlet tarafından potansiyel tehlike ve sorun olarak görüldüğü izlenimi doğabilecek olması, tablonun vahametini daha da artırmaktadır.””Halaçoğlu, bu günkü bazı Kürt topluluklarının 15–16 yy’larda Türkmen olduğunu söylüyor. Acaba 10.yy’de ne idiler.”

Kürt aşiretlerinin Türk kökenli olmasının bir anlamı yoktur diyen sözde=batının işbirlikçisi tarihçilere şunu sorsanız; Darwin insanların soyunun maymundan geldiğini söylüyor. Bunun anlamı var mı? Hep bir ağızdan derler ki; var… Deseniz ki insan artık insan olmuştur ve ayrı bir soydur, bu maymunluk meselesini konuşmayalım. Hayır derler, konuşalım, bu bilimdir. Halaçoğlu diyor ki; Türk devlet kimliğinin (Türk etnik kimliğinin) oluşumunda zaman içinde aşiretler hercümerç olmuşlardır. Devletimiz kökene değil sadakate baktığından, kimin Türk kimin Kürt olmasına önem vermemiş, kimlik değiştirmeyi önlememiş, bu yüzden bize bu gün dayatılan birçok etnik sorunlar bu dikkatsizliğimizden neşet etmiştir.

Günümüzde sadakatin temeli din ve etnik kökene dayanıyorsa veya öyle olduğu söyleniyorsa ey ahali uyanın siz aslen Kürt değil Türksünüz diyor. Bu sözlere sözde tarihçiler ne diyor; Niye böyle söylersin, bu sözler doğru bile olsa geçerli değildir. Onlar kendilerini nasıl biliyorlarsa öyle söylesinler, doğruları ve geçmişi hatırlatarak niçin oyunu bozuyorsun!

Deseniz ki halkı bölmek birbirine düşürmek doğru bir şey mi? Derler ki ona karışma, doğruyu söylemek sana mı düştü, batı ne istiyorsa bilimdir, ne söylüyorsa tek doğrudur. Peki, birleştirici sözler söylesek ortak bir söylem geliştirsek olmaz mı? Olmaz: Böyle yaparsanız bu Jivkof’luk olur.

İşbirlikçi tarihçiler Jivkof’la Sn Halaçoğlu’nu mukayese ederken sözde bir delil getirseler, kıyaslamada doğru bir şey yapsalar(elmalarla armutları toplamak gibi benzetmeler yaparak analiz yapılmaz) gam yemeyeceğim. Bu gün okumuş Bulgar aydınlarının tamamı bilir ki Bulgar kavmi aslen Türk kökenlidir ve Turan asıllıdır. Bulgaristan’da yaşayan Müslümanların bir kısmı Anadolu üzerinden gelenlerdir, bir kısmı da yerli halktan Müslüman olanlardır. Hıristiyanlık Bulgar Türklerinin sadakat merkezini değiştirerek Türklükten uzaklaştırmış, Slavlaştırmıştır. Müslümanlık ise Türklüğü Türklük merkezinde muhafaza etmiştir. Bu durumda özünden uzaklaşan Jivkof’mudur? Müslüman olarak özüne dönen Bulgar Müslümanları mıdır? Mukayeseleri yaparken doğru deliller üzerinden yapmak gereklidir. Kaldı ki daha ileri, daha tekâmül etmiş, ilahi tebliğin en son merhalesine ulaşmış bir dinden insanları yanlış bir itikada döndürmek, boğulan adama ip atacağına kafasına tokmakla vurmak gibi bir şeydir, azim bir yanlıştır. Kaldı ki Jivkof’un asimilasyon çalışması zorla ve insan tabiatına karşı en hunharca bir metotla başlatılmıştır.

Hâlbuki Türkiye’de kavimlerin dönüşümü kendiliğinden hatta Türkiye’nin aleyhine neticeler doğuracak şekilde olmuştur. Bunu bununla mukayese etmek sapla samanı birbirine karıştırmak gibidir.8.yy’dan itibaren Irak ve Suriye topraklarına Türkler girmeye başlamıştır, bu gün bunlar nerededir? Başlangıç nüfuslarıyla mukayese edilemeyecek şekilde yoklardır. Bu coğrafyada yüzyıllarca savaş olmadığına göre bu insanlar nereye gitti, ne oldu? Keza 10.yy’da Anadolu’ya 2,5 milyon Türkmen göçmüştür. O tarihte Anadolu’da her türlü etnisiteden toplam azami 1 milyon insan bulunuyordu, her yer boştur. Anadolu öyle kavimler halitası değil öz be öz Türklerden meydana gelmiş bir yapıdır. Bu nüfusun 50 yılda bir iki katına çıktığını varsaymanız halinde bu gün Anadolu ve bitişik çevre coğrafyada en az 500 milyon Türk yaşaması gerekirdi. Demek ki Türklerin kimi Araplaştı, kimi Farslaştı, kimi Kürtleşti… Bu gün Sudan’a gidiyorsunuz 10–15 milyon insan ben Türküm diyor. Mısır’a, Tunus’a, Cezayir’e, Yemen’e, Mekke-Medine’ye, Libya’ya gidiyorsunuz ben Türküm diyen ve Arapça konuşan milyonlarca insana rastlıyorsunuz. Çevre ülkelerin insanlarına baktığınızda(Gürcistan, Romanya, Arnavutluk, Kafkasya) hepsi Anadolu Türküne benziyor. Türkler kolay asimle olan bir toplumdur, gittikleri her yere uyarlar. Bunları söyleyerek oyunları açığa çıkartmanın neresi yanlıştır?

Halaçoğlu kimin kim olduğunu söylemeye neden mecbur kaldı? Sözde tarihçiler(Soros tarihçileri) diyor ki bunları söylemeye hakkı yoktur. Bu sözler açık tehdittir. Neden tehdittir? Hani diyordunuz ki kim kendini nasıl tanımlarsa odur? O zaman gizlenmeye ihtiyaç yoktur herkes esas kimliğini açıktan tanımlasın! Kişi Türk kimliğini ret ediyorsa isminin Ahmet, Mehmet, Ayşe olduğunu söylemesin; Kirkor, Kevork, Antranik, Manukyan… Vs, ne ise onu söylesin! O olmaz: Niye olmaz: Biz kendi aramazda birbirimize, Şelefyan, Varokyan diye hitap eder tehcir hikâyeleri anlatır, sizinle bir araya geldiğimizde Türk ülküsünden söz ederiz,çifte kimlik,çifte sadakat daha iyidir,iki yüzlülüğün çok avantajları var…Sn Halaçoğlu diyor ki kimse iki yüzlülük yapmasın kimin kim olduğunu biliyoruz,herkes otursun oturduğu yerde,vay sen nasıl böyle dersin…?Böyle söylersen faşizm olur.Esasen Halaçoğlu’na niye kızıyorlar biliyor musunuz? İki yüzlülüklerini açığa çıkarttığı için… Zaten Hrant Dink’in cenazesinde ‘hepimiz Ermeni’yiz’ pankartları açılınca çifte kimlikleri ortaya çıkmıştı. Niçin Sn Halaçoğlu’na bu kadar yükleniyorlar? Soykırım masalını tarihi belgeleri ortaya koyarak toz etti. Ermenistan hükümeti delil getiremiyor, diaspara delil getiremiyor, Ermenileri kışkırtan çevreler(Yahudi örgütleri ve kimi devletlerin resmi istihbarat çeteleri) getiremiyor. Bu durumda kabul edilebilir bir delil getiremeyince makul bir şey söyleyemeyince ne diyorsun? Bu adam kötü, faşist ve ırkçı sözler söylüyor… Dikkat edilirse Sn Halaçoğlu’na yüklenen çevreler soykırım vardır diyen çevrelerin Türkiye uzantılarıdır.

Sn Halaçoğlu diyor ki; Alevi Kürt olarak kendini tanıtan kimi çevreler aslen Ermeni’dir. Bunlar eski benliklerini eski kimliklerini biliyorlar. Kürtleri kasıtlı olarak kışkırtıyorlar, bunların izinden gitmeyin! Başka ne diyor? Kürtçülük yapmayın bu konudaki çabalar yanlıştır. Muhtemelen sen Türkmensin gel senin soyunun nereye, hangi Türkmen aşiretine çıktığını söyleyeyim. Sözde tarihçiler ne diyor? Türkiye’nin birliğini bilimsel deliller getirerek savunamazsın, kimsenin kökünü söylemeye hakkın yoktur, bırak herkes kendini nasıl biliyorsa öyle kalsın, bölücülüğe devam etsin!

Halaçoğlu’nun bu çıkışından sonra hakiki Türkmen Aleviler ne dedi; Halaçoğlu haklı… Ermeni kökenli Kürtler ne dedi? Bu bir tehdittir, bizi açığa veremezsin! Bu meselenin bir de şu yönü var;1915 olayları sebebiyle 1,5 milyon Ermeni öldürülmüştür diye iddia eden çevrelere diyor ki Anadolu’daki Ermeni nüfus birden bire buhar oldu bunlar nereye gitti? Tehcire giden rakam şu dönen bu, göçen şu, gerisi nerede? Halaçoğlu diyor ki fazla üstümüze gelmeyin 1900’e gider nüfus kütüklerini çıkartır tek tek sayarız, biz diyorsak ki tehcirde ölen öldürülen sayısı 80 bin, bu 80 bindir. Ne bir eksik ne bir fazladır. Bu sayı kadar Türk ve Kürt ‘de Ermeniler tarafından öldürülmüştür, bu bir mukateledir. Olmuştur. Üstümüze gelmeyin eksik kalan rakam Alevi Kürtlerdir.

Sn Halaçoğlu’nun Kürdoloji Enstitüsü kuralım noktasındaki fikride çok önemlidir. Bu işlere ilmi karşılık vermezseniz, mutlaka mağlup olursunuz. Kürtlerin tarihini Paris’te, Ermenistan’da kurulmuş enstitüler araştırırsa Türk-Kürt ayrışması mukadder hale gelir. Ben öteden beri açık öğretimde Türk dili ve edebiyatı, Türk tarihi, İlahiyat gibi sosyal bilimlerin niçin koyulmadığına hayret ederim. Hâlbuki ne kadar derinlikli tarih eğitimi yaparsanız vizyonunuz ve hinterlandınız o kadar geniş olur. Atatürk’ün tabii mirası da budur.

Sonuç Sn Halaçoğlu’nun son çıkışı soykırım cephesini sersemletmiştir, doğru olanı yapmıştır, siyasi karar mercileri arkasında durmalıdır. Bu tezler gerçekleri, bilimi ve Türkiye’yi savunmada hayati derecede önemlidir. Gerçekleri ve hakkı savunmak için her zaman yeterli belge vardır, yeter ki bunlar cesaretle ve dirayetle kullanılabilsin.

AYŞE HÜR’ÜN HALAÇOĞLU VE GELENEK YAZISI

2 Eylül tarihli Radikal Gazetesi’nin ekinde Ayşe Hür’ün “Yusuf Halaçoğlu ve Gelenek “adlı bir yazısı çıktı. Bu yazıya; Atatürk dönemi Türk tarih zihniyetini çarpıtarak eleştirilmesi açısından cevap verilmesi gereklidir. Cevap vermeden önce Ayşe Hür makalesinde neler söylüyor, neleri nasıl anlatıyor bunun bilinmesi gereklidir. Özet olarak çarpıcı eleştirileri şunlardır:“Türkiye’de ırkçılığı besleyen damarlardan biri, Osmanlı döneminden miras kalan Adriyatik’den Orta Asya’ya uzanan Türk(Turan) Devleti kurmayı hedefleyen ideolojidir.” “Batının medeniyet seviyesine ulaşmayı takıntı haline getirmiş olan Kemalistler.” Faşizmin yükselişe geçtiği 1930’larda Türk milliyetçiliğinin de şiarı “tek parti, tek devlet, tek ulus, tek kültür, tek lider, tek doktrindi.” “1932 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulan Antropoloji bölümünde geliştirilen Türk tarih tezlerinin ana teması; dünya yüzündeki tüm medeniyetlerin yaratıcısının Türkler olduğu idi.” ”Batılı önyargıların tahrik ettiği savunmacı bir psikolojinin ürünü olan bu tez tarihi haklar iddia ederek Anadolu’yu sahiplenmeye çalışıyordu.” ”Güneş dil teorisi ile Türk ırkı dünyadaki bütün medeniyetlerin kurucusudur, dolayısıyla en üstün ırktır; denirken aslında Anadolu’da geçmişte yaşamış bütün halklar Türk’tür, Türklüklerini unutmuşlardır denmek istenmiştir.” ”Bilimsel bir araç olarak antropolojiyi kullanarak Türk ırkının üstünlüğünü kanıtlamak için kafa patlatmışlardır.” “Türk tarih tezlerinin mucitlerinden Afet İNAN; Türklerin brakisefal(beyaz) Alpin ırkının mükemmel temsilcileri olduğunu göstermek üzere yaptığı doktora çalışmasının ön sözünde şöyle der:’…1936 yılında bütün memlekette büyük ölçüde antropometrik bir anket yaptırmak arzumu Atatürk’e anlattım. Uygun gördüler beni teşvik ettiler. Bunu hükümetten rica etmemi emir buyurdular…” ”Atatürk döneminde yapılan öjenik çalışmaları bilimsel kıstaslara göre yapılmıyor; arzu edilen sonuçları çıkartmak için kişiler, ortam, ölçüm aletleri değiştiriliyor, bazen de tek bir örneğe dayalı olarak sonuçlar çıkartılıyordu. Buna rağmen arzu edilmeyen sonuçlar çıktığında birçok özür sıralanarak sözde sonuçların doğruluğu savunuluyordu.” “Atatürk’ün Türk dili üzerinde çalışmak üzere görevlendirdiği Ermeni asıllı Agop Dilaçar (Agop Martanyan)1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması vesilesiyle söylediği: Birçok beşer toplulukları tarihlerinin bazı noktalarında dil ve mezhep değiştirmişlerdir(.)Bu gün Arapça konuşan Hatay Türklerinin Samilikle hiçbir alakaları yoktur. Onların kafatası indisi, vasati olarak 85 olduğundan, bunlar eski brakisefal Alpinlerin öz ahfadıdırlar.(.)Bu gün Hatay’da Arapça konuşan halk aslen Türk olup(.) Kemalizm Türkçülüğü bu gün onlara kendi öz benliklerini, öz menşelerini bildirmiş ve Türk etnisitesinden olduklarını göstermiştir.”

Sonuç; Yusuf Halaçoğlu’nun ırkçılık kokan sözleri ne densizliktir, ne ideolojik bir anormalliktir. Aksine geleneklerle uyum içindedir…

Ayşe Hür’ün İngiltere’den gelmiş turist gibi söylediği bu sözlerin bilimsel dayanağı olmadığı daha ilk ifadelerinden ortaya çıkmaktadır. Atatürk’ün görev verdiği bilim adamları antropolojik çalışmalarda istenen delilleri toplamak için mademki ölçüm aletleri dâhil ortamı ve denekleri istedikleri gibi değiştirerek bazen tek örneğe dayalı olarak sonuç çıkartabiliyorlardı da, neden, aykırı, bazen de istenmeyen sonuçlar çıkmıştır? İstenen sonuçların çıkmamasını örtmek için neden sözde bahaneler uydurmak zorunda kalmışlardır(?) Araştırmalar Sn Hür’ün dediği gibi yapılmış olsaydı 2=3 olduğu çok rahatlıkla ispatlanabilirdi. Sadece bu ifade bile Ayşe Hür’ün o dönem yapılan tarih ve antropoloji çalışmalarını küçük düşürebilmek için ideolojik ve batı yanlısı hareket ettiğini, Türk milleti hakkında iyi şeyler duymak istemediğini göstermektedir. Esasen bu ifadeden bu temel çelişkiden sonra Ayşe Hür’ün makalesini ciddiye almanın imkânı ve ihtimali ortadan kalkmaktadır. Fakat diğer sözlerinin de ne derece mesnetsiz, bilim ve mantık dışı olduğunun gösterilmesi gerekmektedir.

Atatürk ve arkadaşları Trablus Savaşı, Balkan Savaşı, ve 1.Dünya Savaşından çıkmış bir imparatorluğun(Devlet-i Aliye=Büyük Devlet=Ulu Devlet) varisleridir. Büyük düşünme alışkanlığına sahip üstünlük şuuruna ulaşmış bir nesile mensuptur. Ülkenin savaşlardaki yıkılmışlığına, geri kalmışlığa, yaygın cehalete rağmen her türlü müşkülatın yenileceğine batıyı aşma azim ve kararlılığına ulaşılacağına inanıyorlardı. O gün için tarih alanında yapılanlar İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve ABD’de yapılanlar ile benzerlik gösteriyordu. Bu gün batılı birçok ülke yapılan bu araştırmalardan(Öjenik çalışmalarından) dolayı ne nedamet duyuyorlar nede aşağılık duygusuna kapılıyorlar. Bu tür çalışmalardan utanç duymamızı gerektiren hiçbir özre ihtiyacımız yoktur. Bizim ülkemizde Atatürk’ün hayal ettiklerini anlamaktan aciz kimi kişi ve kurumlar bahane yaratarak, onu küçük duruma düşürmek için kendilerince delil topluyorlar, bir kısım uygulamaları zorlayarak faşizmle benzeştirmeye çalışıyorlar. 1980’lerden öncede Marksistler zorlama yorumlarla onunun inkılâpçılığını, sürekli devrim, icraatını tarihin maddeci yorumuna benzeterek, bilimsel sosyalist vetirelerden geçirerek nihai amacın komünist bir toplum düzeni kurmak olduğu savunuyorlardı. Atatürk’ü çarpıtmaktan çekinmeyen kimi çevreler; bu defa Atatürk’e sığınmak, onda kendi tezlerine uygun kanıtlar toplamak yerine artık direkt saldırıyorlar. Atatürk döneminin kimi uygulamalarını haksız gerekçelerle eleştiriyorlar, kimi uygulamaları faşizmle benzeştiriyorlar. Bunlardan biri de batıyı aşma ülküsüdür. Batıyı aşma; milletlerarası ortamı maraton gibi kabul ederek yarışma, dünyada söz ve itibar sahibi olma gibi bir hedefe yöneliktir, bu amacın neresi kötüdür, bu amaçlar niçin tenkit edilmektedir bunu anlamak mümkün değildir. Bunların isteği geri kalmakta devam edelim, batının üstünlüğü ve aşılmazlığı tezine bir din gibi inanalım bu hakkımızda daha uygundur mu demek istiyorlar, ne demek istiyorlar bunu öğrenmek isteriz. Her şeyi tenkit etmek isteseniz bile en azından muasır medeniyet seviyesini aşma hedefini eleştirmemeniz gerekir. Bu bir projedir. Yapılabilir büyük projeler daima; hareketsiz durmaktan iyidir…

Atatürk’ün 1919–1938 arasında söylediği her söz ve demeci toplayın hareket ve eylemlerini üst üste koyun faşizmin temelinde yer alan tek devlet, tek millet, tek parti gibi toplumu şartlandıran fikir ve ideolojilere yer vermediği görülür. Bu tür hedefler İsmet İnönü devrinde olmuştur, doğrudur ama Atilla İlhan’ın dediği gibi İnönücülük ile Atatürkçülüğü birbirine karıştırmamamız gereklidir. Atatürk hayatı boyunca defalarca tek partiden çok partiye geçişle ilgili denemelere girmiştir, Nazi tipi örgütlenme ve Stalinist yapılanma modellerine geçit vermemiş, bu konuda İsmet İnönü’ye ters düşmüş, 1936’dan itibaren görevden almıştır. Atatürk çoğu kere ideolojilerin gerçeği temsil etmedeki yetersizliğini görmüş fikriyatını doktrine etmekten kaçınmıştır. Onun tek bir doktrini vardır milletin ve memleketin menfaatine olmak kaydıyla hukuku ve ahlakı zorlamadan ne mümkünse yapın! Bu zihniyette olan bir zatı memleketini ve milletini çok sevdiği için tenkit etmek, batıyı aşma hedefini gösterdiği için karalamak, Gençliğe Hitabeyi yazdığı ve milletimizi uyanık olmaya davet ettiği için faşist düşünce kategorisinde saymak ne derece ilmi, ne derece ahlakidir.

Atatürk’ün Türkleri Anadolu’dan Orta Asya’ya sürmeyi amaçlayan batı düşüncesine ve onun askeri güçlerine karşı savaşan bir gazi olduğunu unutmamak gereklidir. Atatürk’ün başlattığı tarih ve antropoloji çalışmalarının hedefi de batının tezlerini çürütmek ve Anadolu’yu savunmak amacına matuftur. Bu çalışmalar ölümünden sonra yarım kalmıştır, bu çalışmaların devam ettirilmesine büyük ihtiyaç vardır.

Aşağılık psikolojisine düşürülmüş bir topluma yeniden güven duygusunu kazandırmak kolay bir iş değildir. Atatürk’ün tarih tezlerinin temel hedefi de budur. Bu hedefi Onuncu Yıl Nutku’nda açıkça vasiyet etmiştir. Tarihler boyu Türkiye’nin hedefi böyle olmak zorundadır. Milletimiz bu hedefe ve Atatürk’ün tarihi mirasına sahip çıktıkça; Sn Hür’ü tenzih ederim ama; milletimize düşman nasihati veren kimi çevreler çok rahatsızlık duyuyorlar.

Türk ırkının bütün medeniyetlerin kurucu atası olduğunu iddia etmek, en üstün ırk olduğunu iddia etmek manasına gelmez, aksine üstün olan ve olmayan herkesi kapsayan bir manaya gelir ki bu da mütevazı bir iddiadır. Bu iddiayı kanıtlayan binlerce delil bulunmuştur.(Tahsin Mayatepek’in Atatürk’e gönderdiği belgelerden anlaşıldığı üzere Uygur-Maya uygarlığı insanlığın köküdür) Atatürk’ün yaptırdığı da budur. Tarih araştırmalarındaki amacı milletimize güven duygusu kazandırarak tarihte büyük işler yapan bir milletin atide de aynısını yapacağını göstererek güven duygusunu tekrar kazandırmaktır.

Atatürk’ün Afet İnan’ın çalışmalarına destek vermesi bilme ve bilimsel araştırmalara duyduğu bir inancın ürünüdür. Bu inancı ve bu zihniyeti tenkit etmenin bilim adamlığı ile bağdaşır hiçbir yönü bulunmamaktadır. Atatürk şunu düşünmektedir: İçinde yaşadığınız dünyayı ya siz idare edeceksiniz ya da başkaları… Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Atatürk başkalarının idare edeceği bir dünya yerine Türklerin idare edeceği bir dünya tasarlamaktadır. Bu hayalin tenkit edilebilir yönünü bulmak ve eleştirmek insanda şüpheler uyandırıyor. Ya; siz, siz değilsiniz, ya da başkalarının(batının) taşeronluğunu yapıyorsunuz?

Sn yazar; Atatürk’ün dil çalışmaları için görevlendirdiği Agop Dilaçar’ın(Martanyan)sözlerini de eleştiriyor, onu bile Türk ırkçılığına hizmet etmekle suçluyor. Hâlbuki meseleye nasıl bakması gerekirdi; Büyük Atatürk bir Ermeni asıllı vatandaşımızı bile milli ülkünün tahakkuku istikametinde konuşturabiliyor, hedeflendirebiliyor. Bu nasıl bir iştir, bu nasıl bir kişidir ki bir Ermeni’yi bir Türk kadar bu ülkeye sadakatle hizmet ettiriyor? Sn yazar buradaki büyüklüğü buradaki liderliği göreceğine Agop Dilaçar’ın ırkçı söylemlerde bulunduğunu söylüyor. Şayet o söylemler ırkçı söylemler olsa aslen Ermeni olan bir şahıs böyle söyler mi? Onu düşünmüyor. Peki niçin söylüyor? İfade ettiği tezler gerçek olduğu için… Gerçeğin er geç ortaya çıkmak gibi bir özelliği olduğu için…

Sn Hür “Atatürk’ün milli ülküye tam bir azimle yürümekte olan Büyük Türk milleti” tabirini kullanırken, insanları nasıl mıknatıslıyor, gönüllü işbirliğine ve çalışmaya nasıl teşvik ediyor, bu liderliği nasıl yapıyor onu anlamaya çalışsın. Bunu anlamayacak kadar şartlanmamışsa; sussun. Hani bir laf var “söz biliyorsan konuş, konuş ki herkes senden ibret alsın. Bilmiyorsan sus, sus ki herkes seni adam sansın”

ANAYASADAN MECBURİ DİN EĞİTİMİNİN KALKMASI SORUNU

ANAYASADAN MECBURİ DİN EĞİTİMİNİN KALKMASI SORUNU

AKP muhafazakâr kökenli bir parti olduğu iddiasındadır. Bütün dünyada muhafazakâr partiler genel eğilim itibarıyla geleneksel değerleri, manevi değerleri savunurlar, bizde de bunun böyle olması beklenir. İlginç olan ise bizdeki muhafazakâr partinin anayasada yazan din eğitimi mecburiyetini kaldırmak istemesidir. Bu çelişki başlangıçta basit bir olgu kabul edilebilir ve önemsiz sanılabilir. Kimi laik çevrelerde bu mecburiyetin kalkmasını laikliğin zaferi olarak kabul ederek sevinebilir.

Aslında din eğitimi anayasal bir zorunluluk olmadan önce tabii bir zarurettir. Yer çekimi kanunu gibi insan iradesi üzerine her an tesir eden bir çekim alanıdır. Sosyal kanunlar çoğu kere zorunlu kanunlar değilmiş gibi zannedilerek hafife alınır, kolayca çiğneneceği sanılır. Bu yanılgı vahim bir yanılgıdır. Fizik kanunları karşı koymanıza rağmen her zaman galiptir. Hata yaptığınızda, damdan düştüğünüzde, elektriğe kapıldığınızda, şimşek çaktığında sonuçların ne olacağını bilirsiniz. Bunu bildiğiniz için mesela anayasanıza elektriğin çarpma kanununu ortadan kaldıran, ayı-güneşi durduran, kışı ortadan kaldıran bir hüküm koyamazsınız. Koyarsanız engizisyon papazlarının gülünç durumuna düşersiniz. Hâlbuki sosyal kanunların bazıları elektriğin çarpma, şimşeğin çakma, ateşin yakma, yerçekiminin çekme kuvvetinden daha icbar edicidir. Bu icbar edici yön çoğu kere havanın teneffüsü gibi fark edilmez, yok sanılır. Din ve din eğitimi bir yönüyle havanın insanlar üzerindeki tesiri gibi rol oynar, önemsiz zannedildiği anda ölümcül rol oynar.1982 Anayasası ile getirilen zorunlu din eğitimi uygulaması bu ihtiyacın, bu zorunluluğun bilimsel, mantıki, ahlaki ve manevi bir ifadesidir. Kaynağını bizzat hayattan, hayatın tecrübelerinden ve mecburiyetlerinden aldığı için zorunludur. Bu mecburiyetin anlamı şudur. Farklı din ve mezhepten olan insanları bir potada eriterek bütünleştirmek… İnsanlara hem kendi itikadını hem karşı itikadı öğreteceksin, öteki insanların inançlarını ve felsefelerini tanıtacaksın, bunu yaptığınızda çatışmacı birçok problemin kendiliğinden hallolduğunu göreceksiniz. İnsan bilmediği şeyin düşmanıdır. Aleviliği öğrenmemiş bir Sünni, Sünniliği öğrenmemiş bir alevi sadece kendi itikadını öğrendiği zaman ötekini bilmediği için kendini tek doğru sanabilir ve karşı tarafa saygı göstermeyebilir. Hâlbuki birbiri hakkında bilgi sahibi olduklarında aynı ağacın dalları olduklarını hissedecekler, demokrasinin temeli olan tolerans kültürüne ulaşacaklardır. Bir Sünni’ye Aleviliğin ne olduğunu öğretmezseniz Aleviliği kuran dışı bir inanç sanacak, Alevi’ye de Aleviliği öğretmezseniz kendini ayrı bir din sanacaktır. Bilmemenin doğurduğu kutuplaşmayı izale etmek için iki yolunuz vardır: Ya hiç kimseye hiçbir şeyi öğretmeyeceksiniz. Sıfır dini bilgide birlik sağlayacaksınız. Bu uygulama SSCB tecrübesinden sonra iflas etmiştir. Yanlıştır. Ayrıca sosyal kanunların zaruret hükmüne ters bir uygulamadır. Bu uygulamalar dünya tarihinde yıkılan devletlerin ibretli mezarlıklarıyla doludur. İkinci yolunuz nedir? Herkese belli bir seviyede din eğitimi vermektir. Bu din eğitiminin gayesi ve hedefi nedir? Toplumsal birliği sağlamak, çatışmayı önlemek, gönüllü itaati temin ederek kamu güvenlik harcamalarını küçültmek, toplumu uyum içinde huzurla yaşatmak, insani duyguların gelişmesini temin etmek… Bu amaçların yanında insanın manevi tekâmülünü sağlamak, hiçlik ve boşluk duygusunu izale etmek, kâinatı algılamasında ve anlamlandırmasında felsefi ve mantıki cevapları aramak ve aramaya teşvik etmek. İnsan kâinatı anlamakta zorlandığında boşluğa düşer ve sapkın hareketler yapar, bu sapkınlıklar hırsızlıktan, cinayetlere kadar uzanan bir dizi sosyal-psikolojik sorunlara yol açar, bu da sadece kişinin kendisine zarar vermekle kalmaz toplumun hepsine zarar verebilir. Zorunlu din eğitimi bu nedenle zorunludur. Toplumu korumak için zorunludur, birlik beraberliği sağlamak için zorunludur, kişiyi manevi olarak tatmin etmek için zorunludur. Bunu zorunsuz hale getirmek bilimle ve akılla çatışmaktır. Kötü niyet belirtisidir. Bizce anayasadan din eğitimi mecburiyetinin kaldırılması laikliğe ve laik sisteme büyük zararlar verir. Bu durum sadece sisteme zarar vermekle kalmaz, demokrasiye, tolerans kültürüne, ahlaka ve insanın özel manevi dünyasına zarar verir. Ayrıca uluslar arası sistemde yabancıların Türkiye’nin iç sistemine müdahale etmelerinin yolu açılır. Yabancıların kontrol ettiği tarikat ve cemaatler dini hayata hâkim olur.

Burada temel tercih nedir? Türkiye’de dini hayat Türklerin ve devletin kontrolünde mi olsun yabancıların kontrolünde mi olsun? Din eğitimi mecburiyetini ortadan kaldırdığınızda bir boşluk doğacaktır. Yer çekimi kanununa karşı çıkamayacağınız gibi dini eğitim zaruretine karşı çıkamazsınız. Bu boşluk muhakkak surette doldurulacaktır. Bunu ya siz ya başkaları yapacaktır. Bu işi başkaları yapsın, bu işe yabancılar parmak atsın diyorsanız; buyurun mecburi din eğitimini kaldırın…

Bir partinin muhafazakâr olup olmadığını söylemleri değil icraatı belirler, bir parti dış sisteme ne kadar bağımlıysa söylemleriyle icraatı arasında büyük çelişkiler oluşturur; savunduğu değerleri bir bir yıkar…Biz bunun tersine inanmak istiyoruz.

MİLLİ GELİR HESAPLARI VE SAHTE BÜYÜME HİKÂYELERİ

MİLLİ GELİR HESAPLARI VE SAHTE BÜYÜME HİKÂYELERİ

Nasrettin hoca bir gün 2 okka et almış eve götürmüş.Hanımına demiş ki yarın güzel bir yemek yaparsın yeriz .Kadın ertesi gün eti pişirmiş ve kendi yemiş.Hoca akşam eve gelmiş;hanım demiş şu eti getir de afiyetle yiyelim demiş.Hanımı demiş ki Hoca eti kedi kaptı.Hoca bir kediye bir de hanımına bakmış,kediyi kapmış ,kantarda tartmış.Bakmış iki okka, hanım demiş ;et bu ise kedi nerde,kedi bu ise et nerde?…Bizim zenginlik hesapları,bizim milli gelir hesapları aynen böyle…

Milli Gelir (MG) bir ülkede bir yıl içinde üretilen mal ve hizmetler toplamıdır. Milli güç hesaplarında dikkate alınan en önemli kapasitedir. GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) milli gelirin üzerine dış alem gelir ve giderlerinin koyulmasıyla elde edilen nihai ekonomik güçtür. GSMH ve MG’nin muhtelif hesap yöntemleri vardır. Bunlardan biri de Y=m.v olarak adlandırılanY= Milli Gelir m=para hacmi, v=paranın dolanım hızının çarpımıdır. m= yani para stoku hacmi; nüfus, halkın gelir seviyesi, döviz kazançları miktarının bir fonksiyonudur. Halkının gelir seviyeleri aynı olan iki ülkeden nüfusu fazla olanın toplam para stoku daha büyüktür. M=Para iki kalemden oluşur. Asli para +Kaydı para… Asli para=Yerli para(milli para)+Yabancı paradan(döviz) oluşur. Kaydı para: Banka kredileri, kredi kartları, çek –senet, vadeli ödemeleri kapsayan para benzeri tedavül stokudur.

Bu durumda Milli Gelir =Y=(m1 +m2+m3).v olmaktadır.

M1=Yerli para, M2=Yabancı para, M3= Kaydı para v =paranın harcama hızı

M2= Yabancı para ;bir ülkeye giren toplam döviz hacmidir.Toplam döviz gelir ve giderleri cari işlemler hesabının bir yansımasıdır.Mal alım ve satımları,turizm gelir ve giderleri,işçi döviz gelirleri,yurtdışı sağlık gelir ve giderleri,yurt dışı öğrence giderleri ve Türkiye’de okuyan öğrencilerin harcamaları,dış yardımlar(gelir ve gider olarak),finansman gelir ve giderleri ayrı ayrı toplandığında sizin net fazla veya açığınızı meydana getirir.

Yurt dışından bir borç almış ve ona bir faiz ödüyorsanız, sizin anapara ve faiz gideriniz olacaktır. Yabancılara borç vermişseniz zaman içinde anapara ve faizi ile paranızı geri alacaksınız. Verdiğiniz borç(aldığınız) M ise faiz miktarı m1 ise dönem sonunda elinize M+m1 kadar para geçecektir veya borç almışsanız bu para sizden çıkacaktır.

Bir ülkenin asli para stoku yerli para + yabancı para toplamı olduğuna göre para stokunu artırarak bunu da vatandaşa harcatarak(diğer bir deyimle paranın dolanım süratini artırarak) milli geliri artırabilirsiniz. Bunun manası nedir? Bir taraftan vatandaşın gelirini artıracaksınız, diğer taraftan harcattıracaksınız. Bunun tersi de va, geleceğe yönelik iyimserlik yaratırsınız halkın gelirini artırmadan harcamaya(tüketmeye) teşvik edersiniz, bir müddet sonra piyasalardaki iyimserlik kalkınca vatandaş borcunu ödeyemez, icra kapısına gider ve toplum bunalıma sürüklenir. Bu da bir yöntemdir. Son dönemin iktidarları bu konuda kabağı milletin başında patlatmakta çok ustadır.

Milli geliri harcama gelir dengesini kurarak artırmanın bir sınırı vardır.Son25 yıldan beri (göklere çıkartılan Özal ve Demirel dönemleri dâhil) çok kötü yönetilmektedir. Ülkemiz kendi kendine yeterlilikten uzaklaşmıştır.(otarşi) Bu yüzden iş yapmak için muhakkak surette dövize ihtiyaç vardır. Eskiden tarım bakımdan kendi kendimize yeten 5 ülkeden biri diye övünür dururduk; domates tohumu hatta karpuz tohumu ithal etmezseniz bu sebzeleri bile yetiştiremiyorsunuz. Böyle bir sanayileşme, böyle bir tarım politikası, böyle bir döviz gelir gider idaresi olur mu? Sanayileşmede ve teknoloji üretiminde tamlaşma ve kendi kendini idame ettirecek bir model kurmuşsanız gittikçe dövize ihtiyacınız azalacak bir müddet sonra döviz fazlası vermeye başlayacaksınız.

İç para stokunu(milli para stokunu)artırarak toplam para hacmini ve parayı dolgun ücret ve ödeme olarak halka aktararak milli geliri ve fert başına milli geliri artırabilirsiniz. Burada kurgulanan model şudur: Dövize gittikçe daha az ihtiyaç duyan milli otarşik planlamadır.

Dövizi putlaştıran, dövize tapan sanayileşme modelinde ekonomi büyüyor. Büyüyor ama nasıl büyüyor? Her birim gelişme iki birim döviz ihtiyacını gerektiriyor. Ekonomi büyüdükçe döviz açığı tahammül edilemez şekilde artıyor.Döviz açığının iktisadi gelişmeden daha hızla artması,ekonomiyi yabancıların keyfi kararlarına açık hale getiriyor.Ekonominiz için akşam yatarken övgüler düzebilirler,sabah kalkarken yedi kat yerin dibine sokabilirler.Burada tek sıkıntımız toplam para stoku içindeki yabancı para miktarını kontrol edip edememek veya döviz gelirlerini istediğiniz gibi artırıp artırmamak meselesi değildir.Yabancılar sizin finansman açıklarını karşılamak için size para verirken döviz girişi karşılığı olmadan milli paranı basamazsın diye sınır koymuşlardır,bunu IMF ve Dünya Bankası yoluyla sıkı sıkıya kontrol ediyorlar.Siz ne kadar döviz girerse o kadar para basabiliyorsunuz.Bu yolla hem uluslar arası enflasyonu ithal ediyorsunuz hem de toplam para hacminizi onların kontrolüne veriyorsunuz.Paralarını toplayıp götürdüklerinde sadece döviz değil yerli parada ortadan kaybolduğu için ekonomi iki kat şiddetli çöküntüye uğruyor.İş bununla da kalmamıştır.Finans sermayesi(sıcak para) şu şartı da koymuştur. Dövizi hangi kurla getirmişsem daha aşağı bir kurla çıkartırım, bir de faiz alırım. Yabancı sermayenin dayattığı bütün bu kurallara uyulmuştur ve uyulmaktadır. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sözde bağımsızlıktır. Dalgalı kur rejimi sözde dalgalıdır. Dalgalı kur halkla dalga geçmede ve halkı soyup soğana çevirmede gerçekten dalgalıdır.

Sonuç; Biz sanayileşme ve mali bağımsızlıkta Atatürk’ün tam bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik hedeflerinden vazgeçmiş bulunuyoruz. İktisadi büyüme ve küreselleşme adıyla yutturdukları modelle hem milli tesislerimizi, hem mali yapımızı hem para ve maliye politikamızı onların kontrolüne veriyoruz, sonra işler rengini almayınca iktisat biliminin yanıldığını söylüyoruz. Bu ülkeye borç yolu ile(sıcak para) para getirenler hem toplam para stokunu, hem döviz kurunu kendi çıkarlarına göre tanzim ediyorlar. Sanayileşme ve üretim politikası da onların isteklerine göre tazim edilince Türk halkının Afrika’dan Amerika’ya taşınan zenci kölelerden tek farkı kalacak o da şu; mukim köle(=yerli köle) …Türkiye gittikçe bağımsız karar veren bir devlet olmaktan çıkartılıyor. Anayasa değişince bu işin felsefi engelleri de ortadan kalkacak millete ot saman ye diyecekler… Bana ne kardeşim paran varsa adamsın… Hasan Pulur köşesinde şöyle bir ibare kullanmıştı: Nasihat-ı a’da yani düşman nasihati…

İktisatçılarımız, devlet adamlarımız bilumum karar mercilerimiz batının ağzının içine bakıyor, ne söylerse söylesinler ilim, neyi tavsiye edelerse tek doğru, ne yaparlarsa en iyisini yaparlar… Bu kafa ile özde değil sözde Atatürkçülüğe sarılır gideriz… Yanlışlara karşı çıkıyoruz ya: Yakında Atatürkçü olmayı aptallıkla eşdeğer hale getirilerse şaşmayın…

ILIMLI İSLAM

ILIMLI İSLAM

Türkiye’de mütareke medyasının uzantısı mahiyetindeki gazeteleri taradığınızda şu sonuçlarla karşılaşırsınız:”Aman İslam gelmesin, Şeriat tehlikesi, abdest hurafesi, Hilafeti yeniden ihya etmeye çalışan radikal İslamcılar var, İslam gelirse tek tip koşullanmış bir topluma dönüşeceğiz, laiklik tehlikede, laiklik Türkiye’nin olmazsa olmaz temel felsefesidir.”gibi başlık ve haberlere hemen hemen her gün rastlarsınız.

Gerçekte bir şerit tehlikesi var mıdır, varsa şeriat tehlikeli midir, şeriat kötü müdür, şeriat nedir, bunları öğrenemezsiniz. Şayet şeriat tehlikeliyse bu durum neden ve sonuçlarıyla izah edilir, bu bilgilerin hangi güvenilir kaynaklardan alındığı anlatılır, topluma gerçek ve doğru bilgiler verilir. Üç beş kişinin bir araya gelmesi, bir takım aykırı söylemlerde bulunması tehlike yaratır mı? Bundan da öte gerçekten de şeriat tehlikeli midir, tehlikeliyse neden tehlikelidir, şeriat gericiliği mi temsil eder, gericilik için ölçüt nedir? Bunlar hakkında hiçbir şey öğrenemezsiniz. Karşılaştırmalı bir analiz duyamazsınız. İslamı temsilen Müslim Gündüz’ler, Fadime Şahin’ler, eli değnekli Aczimendiler gösterilir.Arkasından da yüce dinimizin yüksek faziletlerinden söz edilir.Bütün bunların b. yemenin Arapçası olduğu fark edilmez.Şeriatın kendisinin din mi ,yıkıcı bir ideoloji olduğu söylenmez,söylenen şudur:Şeriat kötü olduğu için kötüdür.Yüce dinimiz de çok iyidir!?…

Ayrıca Hilafetin kaldırılması, laik sisteme geçilmesi hangi koşulların ürünüdür? Bu koşullar Türkiye’ye dayatılmış mıdır, Türkiye kendiliğinden kendi iç dinamikleriyle mi bu sisteme geçmiştir, tercihini bu yönde mi koymuştur bunları asla öğrenemezsiniz. Ayrıca Hilafetin kendisi bir siyasi kurum mudur, bir din kurumu mudur, bir fetva merkezi midir, dini inanç ve itikada kodifikasyon sağlayan bir düşünce kuruluşu mudur bunları da öğrenemezsiniz. Tek söylenen söz şudur hilafeti getirmeye çalışanlar var! Rahmetli Büyük Komutanlarımızdan Muhsin Batur anılarında diyor ki; Hilafetin kaldırılması batı ile yapılan ateşkesin bir sonucudur, onlar din üzerinden siyaset yaparlarsa biz de yaparız! Bunları duyunca söylenenlerle gerçeğin örtüşmediğini görüyorsunuz.

Şeriatın temel öğretisi şudur: Allah insanı bir imtihan için yaratmış, bu imtihanın sonucunu tayin etmek için yeryüzüne göndermiştir. Peygamberler aracılığı ile eğriyi doğruyu, yasayı, hükmü tebliğ ederek, insanı eyleminde ve tercih hakkında serbest bırakarak bir sınav yapmaktadır. Nefsi emareye kapılanlar kaybedecek, sabredenler, emirlere riayet edenler, kendini koruyanlar kurtulacak… Bu prensibin uygulanmasında iki tercih hakkına sahipsiniz.1.Her şey serbest,2.Her şey kontrol altında. Siz bu iki tercihten birini tercih ederken insanlara daha fazla iyilik yapayım gerekçesini ileri sürerek; toplumu suç ve günahtan korumak için cebri yollara başvurabilirsiniz. Suç ve günah işlemeyi imkânsız hale getiren bir model üzerinde çalışırsanız, uygulayacağınız model totaliter ve baskıcı bir rejim olur. İkinci modelde hiçbir şartlandırma yapmadan suç ve günahın ne olduğunu tebliğ eder, insanları kendi haline bırakırsınız, sonuç kendi haline belirlenir.

Sistem ve rejim uygulamalarında görülmüştür ki aynı fikir hem demokratik hem totaliter metotlarla uygulanabilir. Karl Marks ve Engels’in kurduğu Marxism Avrupa’da demokratlaşmış(sosyal demokrasi),Stalin SSCB’sinde tirani bir totaliter rejim olmuştur. Hâlbuki ikisinin de temel aldığı aynı fikirdir. Tatbikatta görülmüştür ki; dini veya ideolojik prensipler aynı gerçeğin ifadesinde birbirine zıt yönde uygulama bulabilmektedir. Demokratik laik modelde insanların dini öğrenmesi, yaşaması ve günah olan fiilleri işlemesi serbesttir. Bu serbestiyet insanların Allah karşısında sınava hazırlanmalarını daha gerçekçi, daha hak edilmiş ortamlar üzerinden sürdürmelerine imkân sağlamaktadır. Bu modelde dinin baskı altına alınması söz konusu olmadığı gibi, suç ve cezanın asgariye inmesi için dini inanç ve sembollerden geniş şekilde istifade edilir. Toplumu kontrol altına almak için polis gücüne olan ihtiyaç en alt seviyeye düşürülür, güvenlik masraflarının en asgariye inmesi toplumu üretim ekonomisine, yaratıcı iş yapma alanlarına yönlendirir. Totaliter teokratik düzende insanların serbest hareket etme, günah işleme hakları baskı altına alındığı için insan iradesinin serbest ortamda hakiki yüzü ile ortaya çıkması engellenmektedir. Suç ve günahlar görünür ortamlardan, gizli ortamlara çekilmekte ve gene işlenmektedir. Hukukta karanlık noktalar olarak adlandırılan kriminolojik bir sorun ortaya çıkmakta, güvenlik harcamaları artmakta, insanlar gizli polis ve hafiye uygulamalarından ötürü sindirilmekte, huzursuz edilmektedir. İnsan ruhu özgürlüğe iştiyak duyan bir karakterle yaratılmıştır, totaliter uygulamalar gizli ve görünmez bir muhalefeti doğurarak toplumda içten içe gelişen bir çürümeye ve huzursuzluğa sebep olmaktadır. Yer altında din karşıtı örgütlenmeler, yapılan yanlış uygulamaların din olduğuna dair şaibeli bilgiler, dini bozucu bir takım fikir ve felsefeler totaliter toplumlarda daha çabuk yayılabilmektedir. Görünüşte kalın kabuklu, kuvvetli bir sistem sanılan birçok totaliter uygulama örümcek ağından daha çürük olabilmektedir. Altından bir taş çekilmesiyle heybetli bina birden bire yıkılabilmektedir. Demokratik-laik toplumlar aşılı toplumlardır, zehir ve vitamin aynı anda verildiği için yıkıcı tesirlere karşı daha mukavemetlidir.

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılına bakıldığında dinde reform isteyenlerle, liberal-batıcı bütün görüş ve düşünce sahiplerinin batının çıkarına hizmet ettiği görülür. Osmanlı’da devlet sofi(radikal diyelim) islamı temsil eder, halk ılımlı islamı temsil ederdi. Halka hâkim olan tekke ve tarikatların temsil ettiği İslam daha toleranslı daha ılımlı idi, yer yer devletin savunduğu sistemle ters düşüyordu. O dönemde halk ılımlı islamı temsil ederken aydınların bir kısmı radikal islamı temsil itmiştir. Aydınların diğer bir kısmı da radikal islama ve mevcut düzene karşı çıkmıştır. Zihniyetteki bu bölünme bu günlere yansıyarak halen devam etmektedir.

Günümüzde devlet ılımlı islamı temsil etmektedir. Atatürk inkılâplarının yarattığı bu süreçte halkın tabii eğilimleri devlet zihniyetine yansıtılmıştır. Bu durumda devlet zihniyetine batılı demokratik değerleri kullanarak itiraz etmek mümkün olmadığından liberal değerleri savunmak, küresel bir takım zorunluluklardan söz etmek, İslami ekoller arasına fitne sokmak, bunların bir kısmını devlete karşı kışkırtmak, etnik sorunları ön plana çıkartmak iç sistemimize müdahalede yeni yollar olarak ortaya çıkmıştır. Yönetim sisteminde bir zihniyetin doğruluğu ve yanlışlığı önemli değil, kimin çıkarına hizmet ettiği önemlidir. Bu gün radikal islamı savunan kimi kişi kurum ve örgütün yabancı istihbarat örgütlerinin kontrolünde olduğunu görürsünüz. Bu kontrolü zayıflatmak ve halkı devletin yanında tutmak için hiçbir çabada bulunmazsanız, halkı ve dini dışlamaya devam ederseniz, halk başkalarının kontrolüne girer.Halkınız size olan sadakatını kaybeder. Radikal İslam batının işine gelmemiştir, uygulamada kendilerine daha fazla zarar vermiştir. Mesela dün SSCB’ye karşı destekledikleri, kahraman ve mücahit ilan ettikleri Afgan Müslümanlarını bu gün fundamantalist terörist olarak ilan etmişlerdir. Uygulamada dinini iyi bilen Müslüman yerine bilmeyen bir Müslümanlık üzerinde çalışmışlar, işlerine gelen zararsız bir model kurmuşlardır bunun adı ılımlı islamdır. Burdaki ılımlılık tölerans anlamında değildir.Dinini yarım yamalak bilme ve dini hassasiyetleri zayıf olmak bakımından değerlendirilmektedir ve uygun bulunmaktadır.

Bana deseniz ki; şeriat kötüdür, şeriat tehlikelidir, şeriat yanlıştır, ben delillerinizi sayın derim. Siz delillerinizi getirseniz bunu alıp şeriatı savunan birine götürsem o da en az yüz delille şeriatın üstünlüğünü ispat eder. Bir şeyi aynı sebepten dolayı hem yüceltebilirsiniz, hem kötüleyebilirsiniz, bu büyük ölçüde sizin bakış açınıza bağlıdır. Hiç bir sistem, hiçbir ideoloji, hiçbir din, dış dinamiklerle onların iyi ve kötü kavramlarıyla değerlendirilemez. Bir Müslüman’a göre bir Hıristiyan’ın İsa Tanrı’dır demesi küfürdür, bir Hıristiyan’a göre bir Müslüman’ın İsa’nın Tanrılığını ret etmesi küfürdür.

Şeriat kötüdür derseniz aynı duruma düşersiniz. Osmanlı Devleti şeriatla idare edilen örfi bir devlet değil miydi? Övündüğümüz tarihi dinamiklerimizi yaratan şeriat mantığı değil midir? Şehitlik, gazilik, hak yolunun yolcusu, yeryüzüne hakkı ve adaleti hâkim kılmak gibi fikir ve ideolojiler şeriatın sosyal kurum ve ilkeleri değil midir?

Bir fikri bir ideolojiyi istediğiniz takdirde aynı gerekçelerle yüceltebilirsiniz, istemediğiniz takdirde aynı gerekçelerle aşağılayabilirsiniz. Burada ideolojinin tayin edici fonksiyonu son derece sınırlıdır. Burada temel ölçüt şudur: Bu ideoloji kime hizmet ediyor? Halka ben sahip çıkmazsam kimin kontrolüne girer? Halkın tümünü kendi eksenimde(milli) tutmak için ne yapmalıyım? Aynı neticeyi verecekse daha huzurlu, daha masrafsız bir yönetim modeli daha avantajlı değil midir?

Çağı ve uluslar arası ortamı iyi algılayarak toplumu başkalarının çıkarına hizmet etmekten kurtarmak mümkündür. İyi liderlik, vatanseverlik, millete sadakat bunun temelidir. Çağlar boyu toplumlara sürü psikolojisi egemen olmuştur. Kızı kendi haline bırakırsanız ya davulcuya ya zurnacıya gitmiştir. Bu fıtri bir eğilimdir. Hiç bir toplum bu eğilimlerden kurtulamaz. Bu nedenle şartlar ve ortam neyi gerektiriyorsa onu yapmalısınız. Elinizdeki malzemeyi fıtrata uygun ve ideolojiler üstü kullanmasanız onun tabii eğilimlerinden başkaları istifade eder.

Ya halkınızı kendiniz kontrol edeceksiniz, ya da başkalarına kaptıracaksınız. Tercih sizin. Yönetimde ne mümkünse, hangi tedbir gerekiyorsa o doğrudur. Ilımlı İslam bir modeldir. Batının çıkarına uygun olarak icat edilmiştir.Esasen yarım yamalak islamlık anlamındadır.Fakat bir modeldir. Sizin karşıt bir modeliniz yoksa tesir altında kalmaya devam edersiniz. Stratejideki kesin sonuç taarruzla elde edilir prensibi burada da geçerlidir, savunmada kalarak korunamazsınız. Bir şey yapmalısınız…

İSRAİL HAVA HAREKÂTI

8 Eylül 2007

İSRAİL HAVA HAREKÂTI 8 Eylül 2007

6 Eylül gecesi bir de duyduk ki; Suriye’nin Rakka şehri yakınlarında bir yere İsrail hava harekâtı düzenlemiş. Kimi haberlere göre Suriye topraklarında bir yeri bombalamışlar, kimilerine göre de Türkiye topraklarına yakıt deposu düşürmüş, çok şükür üslerine zayiatsız dönmüşler(!)(?)

Suriye Hava Kuvvetleri önleme harekâtı yapmışsa da hasmı kaçırmış, zaten 300–400 Km’lik (gidiş dönüş 700–800 Km’lik ) bir harekâtta havada nöbet tutan uçağınız yoksa meydandan uçak kaldırıncaya kadar hasmınız hedefine gider ve döner. Düşman sizi basar, geçer, ağzınız açık kala kalırsınız. Bu işler gaflete gelmez, güvenlik içindeymiş duygusuna kapılarak hasmı küçümsemeye kalkarsanız yapılanların haberini BBC’den duyarsınız, ne zaman gelmiş gitmişler diye konum komşuya sorarsınız. Bu işlerde reaksiyon müddeti, radarla tespit, hava savunma mukabele sistemi, her irtifada caydırıcı yetenek, hava savunmanın kesintisiz ve boşluk bırakmayacak şekilde örgütlenmesi hayati derecede önemlidir.

Bizim asıl üzerinde durduğumuz konu şudur; Gazete haberlerinden elde ettiğim bilgilere göre gece 01 00 civarında İsrail uçakları Hatay’ın en güney uç noktası olan Samandağ’dan girmişler, Kırıkhan üzerinden Gaziantep istikametine doğru uçmuşlar, Oğuzeli ilçesinin yakınlarından geçerek, Urfa istikametine doğru gitmişler Suruç civarında Suriye topraklarına geçmişler. Hatay’dan girdikten sonra 300–400 Km Türk sınırları ve sınır boyları içinde hareket etmişlerdir. Bu uçuş esnasında da hatıra olsun diye iki tane yakıt deposu atmışlar.

Bu olay üzerine İsrailli yetkililere konu hakkında sorular soruluyor; ortada cevap verecek hiçbir yetkili yok… Herkes kafasına göre yorum yapıyor; kimi diyor ki bu işten Türkiye’nin haberi var, kimileri de diyor ki Türkiye’nin haberi olsa böyle şeye izin verir miydi? Bir başkaları da diyor ki İsrail bu kadar uzun uçuşu Türkiye’den izin almadan nasıl yapar? İsrail bu yapar! Öteki cevap veriyor; Sen deli misin bizim ordumuz kuş uçurtmaz Alimallah Amerika gelse geçemez İsrail kim oluyor? Gazetelere yansıyan haberlere bakılırsa harekâtın amacı Suriye’de son zamanlarda etkinliğini artıran Rusya’ya gözdağı vermekmiş(!)… miş …miş…

Bu konu bizim Sn Başbakan’a soruldu; Bizim haberimiz yoktur mealine gelecek bir şeyler söylerken; esasen ne söylediğini, ne söyleyeceğini ve olduğunu bilmiyor gözüküyordu(!)(?) Burada iki ihtimal insanın aklına geliyor.1-İsrail bu uçuş için Türkiye’den geçiş izni aldı. Harekât haberli yapıldı.2-İsrail dedi ki izin almaya gerek yoktur, Türk hava sahası deliktir. Örümcek ağından geçer gibi gider geliriz. Kim diplomasiyle,yazışmayla, Türklerin ağız kokusuyla uğraşacak, BBC’i tembihlersek kimse duymaz zaten 5 dakikalık işimiz var, Türkler sonradan duysa da olur… Bu uçuş esnasında Türklere iki tane yakıt deposu hediye ederiz, incelerler teknik detaylarını çıkartırlar, belki PKK’nın mayını zannederler, PKK uçak almış diye bir şayia çıkartırız, bunu yutmazlarsa ufolar Türkiye’den geçti der işi karambole getiririz, nasıl olsa herkes aptal, biz uyanığız. Türkler depoların teknik detayını inceleyip aynı depolardan yapmak için Amerikan Patent Enstitüsüne başvurduğunda ne lüzumu var yapmaya siz kaça mal ediyorsunuz biz 10 misli düşük fiyata size veririz deriz ve veririz. Böylece teknik gerektiren hiçbir şeyi yaptırmayız, tavanları devamlı delik kalır, aklımız estikçe yolgeçen hanı gibi topraklarından geçip gideriz. Biraz hicvederek anlattığımız her iki ihtimalde sonuçları itibariyle çok vahim bir olaydır. Kamuoyuna yansıtılan bilgilere göre; TC Dışişleri Bakanlığı düşen yakıt depolarının ne olduğu konusunda bilgi istemiş(!)? Şayet İsrail uçakları Türk hava sahasından izinsiz geçmişse hesap sorulacağına diplomatik izahat isteniyorsa, bu olay TC’nin devlet ciddiyetinin İsrail karşısında bir anlam ifade etmediğine işaret eder, her seviyedeki yöneticilerimiz tarih karşısında töhmet altında kalır. Bu iş sadece töhmet altında kalmakla bitmez; şayet Türkiye kendi hava sahasını kontrol edemeyecek kadar acziyet göstermişse bu durum son derece üzüntü verici ve can sıkıcıdır. Eğer İsrail Türkiye’den izin almadan Türk hava sahasından delip geçiyorsa, buna Türkiye mukabele edemiyorsa, olay öğrenildikten sonra tepki gösterilemiyorsa bu asla hazmedilir gibi bir şey değildir. Bu hadise TC’nin büyük devlet olma ve devlet şuuru ifade etme karakteriyle asla bağdaşmaz.İsrail’in bu davranışının anlamı nedir? Bu coğrafyada ali kıran baş kesen benim. Ermeni meselesi için ABD Yahudi lobisini eleştirmeye kalkmayın hava sahanızı duman ederim. Senin silahını ben onarıyorum, ben yapıyorum. Bana mukabele edemezsin! Senin emniyet prensibin bana karşı sökmez.

Bu olayın bir başka yönü de şu: Şayet İran’a saldırmak için keşif uçuşu ve menzil denemesi yapıyorlarsa, buna da Türk yetkililer de müsaade ediyorsa bunun devlet ciddiyetiyle bağdaşır bir yönü olduğunu söylemek zordur. Hele hele İsrail’e sen bir deneme yap; biz görmedik, duymadık, bilmiyoruz numarası yaparız demişlerse bu davranışın yakışık alır bir yanı olduğunu söylemek gene zordur.

Hele hele bu hava harekâtı İsrail’le yapılan halkın bilmediği bir takım gizli antlaşmaların bir ürünü ise ortaya daha vahim bir tablo çıkmaktadır. Türkiye kendi halkının ve komşularının aleyhine terör ve fesat devletiyle bir takım mecburiyetlere girmesi tarihini ve kimliğini inkâr etmek manasına gelir. İsrail uçaklarının Türkiye’den izin alarak uçması hali daha üzücü tablo olarak ortaya çıkmaktadır. Yahudilerin Türkiye aleyhinde bir takım çabalara hız verdiği bir dönemde (Amerika’daki Yahudi örgütünü ADL’nin soykırımı tanıma kararından sonra)böyle bir izin veriliyorsa Türkiye’nin karar alma sürecinin iç tutarlılığı sorgulanmayı gerekli kılmaktadır. Bu davranışın halk zihniyetindeki yansıması şudur; arsızın yüzüne tükürmüşler yağmur yağıyor sanmış… Gerçekten çok üzüntü vericidir…

Hadisenin ikinci yönü de şudur: Suriye halkı ve Suriye toprakları bizim insanımız, bizim mirasımız, bize ait topraklardır. Bu halkın kıblesi halen İstanbul’dur. Halep, Hama, Humus ve Şam’a gidin dedesinin Osmanlı subayı, Osmanlı askeri, Osmanlı valiliği yaptığı gibi gerekçelerle övünen binlerce insana rastlarsınız. Onlarında çocukları Galiçya’da, Yemen’de, Çanakkale’de çarpıştı ve şehitler verdi. Milli menkıbelerimizde ve kahramanlık şiirlerimizde bunların yüzlerce izine rastlarsınız.(mesela Arap Binbaşı askere öğüt verir gibi ifadeler kahramanlık şiirlerimizde geçmektedir) Bu ifadeler tarihi bütünlüğün aynı kadere ait olmanın parçasıdır. Emperyalist dayatmalardan sonra ortaya çıkmış olan bu devletçikleri ayrı millet ayrı halk sayamazsınız, tarihe karşı koyamazsınız. Aynı durum kardeş Irak halkı içinde geçerlidir. Onlarda milli tarihimizin gelecekteki müşterek beraberliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Uydurma devletlerin, terör zihniyetlerinin suyuna girerek, tarihi rolümüzü inkâr edemeyiz. Böyle yaparak da bir yere varamayız. Sahte ittifakları reel politiğin bir parçası zanneden anlayışın Atatürkçülük ile hiçbir bağlantısı yoktur. Atatürk milli ülküye matuf projelerde reel politiği zorlayan bir mantığın adamıydı, şartlara ve imkansızlıklara teslim olmak yerine kendi şartlarını yaratmaya çabalıyordu. Atatürk’ün reel politiği hasmı kendi planına uygun davranmaya zorlamaktan geçiyordu. Şu an bizim reel politiğimiz başkalarının politikasına itaat etmeyi bilge adamlık ve vizyon sanıyor. Bu zihniyeti muhakkak surette değiştirmek zorundayız. Bir projeye karşı koyarken bir tavır tespit ederken felsefi duruş ortaya konmalıdır. Mantıksız tavrın, hedefsiz tutumun, dağınık aklın herhangi bir getirisi olmaz. AKP’nin icraatlarına karşı çıkarken batının güdümünde hareket ettiğini söylüyor milli duruş sayılacak bir yönde hiçbir eylemde bulunmuyor, batının dümen suyunda gitmeyi gizliden gizliye sizde reel politik sanıyorsanız; siz de batıcılığın bir başka kanadını teşkil ediyorsunuz demektir. Bu tutum ne Atatürkçülüktür, ne millidir, nede reel politiktir. Atatürkçülüğün en temel prensibi nedir? Bağımsızlık benim karakterimdir… İkincisi millet çıkarlarının azimkâr savunuculuğu… Üçüncüsü gerekirse bu millet için canımı vermeye hazırım diyen bir kafa yapısı…

İnanın İsrail’in şu yaptığı hava harekâtı, bende; tarih adına, coğrafya adına, kendi duruşumuzun ipe sapa gelmez mantığı adına yüz kızartıcı bir suç işlemişiz gibi bir his veriyor. İsrail’in yaptığından haberimiz yoktur dersek daha da kötü… Hani derler ya şuyu vukuundan beter…(Söylentisi olmasından daha kötü…) Askerlikte komutan; birliğinin yaptığı ve yapmadığı her şeyden sorumludur prensibini burada uygularsak şu sonuçlar ortaya çıkıyor. İsrail’in Türk hava sahasını izinsiz kullandığını söylerseniz acziyetiniz, izin verdiğinizi söylerseniz terör devletine destek verdiğiniz ortaya çıkıyor. Bir politika aynı anda bu kadar yanlış olamaz ki…

Bir işi yaparken hata yapıyorsunuz, hatayı düzeltirken yeni bir hata yapıyorsunuz, bunun adı politika değil şaşırmadır…

İSRAİL UÇAKLARININ TÜRK HAVA SAHASINI İHLALİ SORUNU 

11 Eylül 2007

Hadisenin olduğu günün hemen sabahında yazdığım makalenin mürekkebi kurumadan son derece üzücü haberler geldi. Gazetelerin konu ile ilgili başlıkları şöyle:”İsrail’in ihlalleri Türkiye’yi kızdırdı.”,”İsrail’in sınır ihlali asla kabul edilemez”,”Türkiye’den İsrail’e sert çıkış”,”Hava sahamızın ihlaline karşı İsrail’den izahat istedik”,vs… Kimi gazete ve medya kuruluşları bir hava sahası ihlali yapıldığını duydu, duymasına rağmen yazmadı. Malum bütün dünyada antisemitizm suçtur. Yahudiler yanlış bir iş yapsalar dahi söylemek cesaret ister. Ancak söz konusu gazetelerin Patnos’un kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde; mesela aptes alırken şarkı söylenebilir diyen imamdan haberi olur. Şunu da itiraf etmeliyiz ki; bir çok medya kuruluşunun kredi borçları Musevi asıllı banka ve kredilerden kaynaklanıyorsa, buna Mossad tehdidi de eklenirse susmaları, mide bulandırıcı ilişkileri gizlemeleri beklenmelidir. Zaten işlenen haksız cinayetlerin çok az bir kısmı kamuoyuna yansıtılmaktadır. Biz meseleye bu ilişkileri sorgulamak da dâhil olmak üzere Türk-İsrail ilişkilerine bütün cephelerden bakılması gerektiğini değerlendiriyoruz.

Böyle bir hava sahası ihlalinin Atatürk devrinde olduğunu düşünüyorum. Cemal Granada’nın anılarında yazan bir ortamda bu haberi Atatürk’ün gazetelerden okuduğunu düşünüyorum: Olayın aslını öğrenmek için Başbakan’ı, Milli Savunma Bakanı’nı, Genel Kurmay Başkanı ile Hava Kuvvetleri Komutanı’nı yüksek huzurlarına çağırdığını düşünüyorum. Soruyor; bu olaydan haberiniz var mıdır? Olmamışsa neden yoktur? Oysa millet sizin her saatte uyanık olduğunuzu biliyor, geceleri rahat uyuyor? Ne gibi mukabeleniz oldu? Hiç olmazsa 1–2 tanesini düşürmeniz gerekmez mi, demez miydi? Benim ilke ve inkılâplarımı korumakta gösterdiğiniz hassasiyeti yurt savunmasında hiçbir gedik bırakmadan göstermeniz gerekmez mi demez miydi? Bunları derdi ve bu meseleyi başta kendisi dert edinirdi gece gündüz çalışır, ABD ve Rusya’nın bile delemeyeceği hava savunma sistemi kurardı. Büyük Atatürk artık başımızda yok, bize doğru tutumu gösterecek bir pusulamız da artık yok, ancak milletimizi koruma konusunda Allah’a karşı sorumluğumuz devam ediyor.

Biz diyoruz ki bu ülke özellikle son 24 seneden beri çok kötü idare ediliyor, bunun son 15 yılı başlı başına bir fecaattir… Rahmetli Özal devri diye başlayan Demirel’le devam eden bütün cümleler yanlıştır, kötü yönetim zafiyetinin, TC’nin devlet olarak iflasının itirafıdır. Türk hava sahası ihlal ediliyor, Türkiye’den başka herkesin haberi oluyor. Üç gün sonra İsrail protesto ediliyor,’bu hadise bizim açımızdan kabul edilemez’ deniyor. Bu süre zarfında ne yapılırsa beğenirsiniz? Türkiye’nin orta irtifa hava savunma sistemlerinin ihalesine iki İsrail kamu şirketi katılıyor. Bu olay göstermiştir ki bu ihaleleri İsrail’e bedava bile verseniz;”ciğeri kediye emanet etmiş olacaksınız.”Soruyorum: Bu anlayış kabul edilebilir bir anlayış mıdır? Atatürkçü duruşla bir bağlantısı var mıdır?

Basına yansıyan haberlere göre Hatay’ın Samandağ ilçesinden giren İsrail uçakları Amanos dağlarını yanlarına alarak Türk radarlarından saklanarak Maraş’a doğru ilerliyorlar, buradan doğuya dönüp Urfa istikametinde gidiyorlar, birden bire Suriye hududunu geçip ilgili yerleri bombalıyorlar aynı güzergâhı kullanarak geri dönüyorlar. Böylece Türkiye toprakları üzerinden bir saldırı beklemeyen Suriye’yi gafil avlıyorlar, onların takip imkânlarını ortadan kaldırıyorlar Türk radar mevzilerinin kör alanlarından geçip gidiyorlar.(veya köreltiyorlar) Bu radarlar İsrail’e karşı neden çalışmamıştır, havada nöbette bekleyen uçağımız yok mudur? Bari dönüp kaçarken neden vurulmamışlardır? İsrail bu harekâtı bir karargâh çalışması sonucunda yaptığına göre Türk istihbaratı daha başlangıçtan itibaren neden haberdar olmamıştır? İsrail’in ne yaptığını Türkiye’yi hedef alan planlarını izlemeye gerek yok mudur?

Biz İsrail meselesinde öteden beri şunu savunuyoruz: Bu devlet bu coğrafyada aslanları kediye boğdurmak üzere kurdurulmuştur. Bölge devletlerinin birbirine düşürülmesi ve dövülmesinde kör hasan sopası gibi kullanılmaktadır. Bu coğrafyada olan bütün terör ve fesat hareketleri içinde fail veya meful olarak mutlaka vardır. Bu ülkenin ne sadakatine ne de antlaşmalarına güvenebilirsiniz. Amerika’daki Yahudi’ler bile biz yalnız ABD’ye sadakat göstermeyiz, biz çifte sadakat gösteririz diyorlar. Çifte sadakat çiftetelli oynamanın diğer adıdır. Bu ülke ile ilgili bütün antlaşmaları gözden geçirmek zorundayız. Bu olay olunca aklıma İsrail Savunma Bakanı’nın söylediği söz geldi: Gazeteciler şöyle bir soru sormuşlardı.1967 Arap –İsrail Savaşı’na Türkiye katılsaydı sonuç ne olurdu sonuç değişmezdi, demişti. Haklıymış sonuç değişmezdi. Olan olaylara ülkem adına üzülüyorum. Atatürkçülük adına üzülüyorum. Devlet şuuru adına üzülüyorum

Şimdi bizimkiler ne yaparlar biliyor musunuz: Karşı hava ihlali yaparlar demeyin! Hazreti İsa gibi yaparlar “Sana tokat atana öteki yüzünü de çevir” tavsiyesini uygularlar Hava Savunma ihalesini İsrail’e verirler. Bu ülkede mühendis, bilgi ve akıl yokmuş gibi davranır ADL’nin (Soykırım olduğunu kabul eden Amerikan Yahudi örgütü) aldığı kararı sineye çekerlerse hiç şaşırmam…

Az daha unutuyordum: İsrail Başbakanı Ehud Olmert bu olay üzerine şöyle demiş:”olağanüstü ve cesaret verici”

Ben ülkem adına üzülürken sana helal olsun diyorum: İki ülke arasından geçerek gol atıyorsun, cesaret gerektiren kararlara imza atıyorsun, ne yapacağını gizlerken, dikkatleri başka yere çeviriyorsun, övünmek senin hakkındır. Onlar bu olayı tamir edecek, hatta unutturacak operasyonları bile kesinlikle önceden hazırlamışlardır. Ankara’da bir minibüs içinde yakalanan patlayıcı maddeleri ve terör saldırısının istihbarat bilgilerini İsrail, vermişse şaşmam…

Bizim şu anki sorunumuz zihniyet sorunudur. Bu zihniyetle, birbirimizle uğraşmak yüzünden; kendi kendimizi yer, bir yere varamayız.

İDAM CEZALARININ KALDIRILMASI İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR

20-9-2007

İDAM CEZALARININ KALDIRILMASI İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR 20-9-2007

Son zamanlarda öyle şeyler söyleniyor, öyle şeyler ters düz ediliyor ki doğru ile yanlış arasındaki fark ayırt edilemez hale geliyor. Bazen de doğru tutum olarak önünüze şunu çıkartıyorlar. Yanlışla doğru arasında herhangi bir tercih yapmamak, ikisi arasında orta yerde durmak… Bu tıpkı şuna benzemektedir: İki kere iki dört eder diyenle altı eder diyen arasında tarafsız kalmak ve beş eder demek gibi bir şey olmaktadır. Mesela iki kişiyi karşınıza alıp 5 kere 5 kaç eder deseniz, bunlardan biri 20 ötekide 30 eder dese siz ikinizde bilemediniz 25 ettiğini söylerseniz, tarafsızlığınızı yitiriyorsunuz, apayrı bir şeyi savunduğunuz söyleniyor.

Gerçekleri görmemekle itham ediliyorsunuz, bu adam kendini ne sanıyor uzayda mı yaşıyor, bu nasıl matematik diye eleştiriye uğruyorsunuz, çoğunluğun tercihine karşı çıktığınız için; ne demokrasi düşmanlığınız, ne insan haklarına saygısızlığınız kalıyor her cepheden eleştiriliyor, her cepheden hücuma uğruyorsunuz. Beş kere beş 20’dir diyen Ahmet’te 30’dur diyen Mehmet’te size karşı çıkıyor, gerçekleri ve uzağı görmemekle suçlanıyorsunuz. Bu ne biçim matematik, bu ne biçim hesap… ?Bu adam sayı saymayı öğrensin de gelsin deniyor.

Bu gün ülkemizde hüküm süren akıl yürütme mantığı aynen böyle işliyor. AB(Avrupa Birliği)dese ki şu şu mevzuatı değiştir, şu uyum kanunlarını yasalaştır; sürü psikolojisiyle hareket eden bir gurup zevat derhal ayağa kalkıyor; bu yasalar kaldığı müddetçe adam olamayacağımızdan başlayarak, gerçek ilerleme ve modernleşmenin temel dinamiğini ıskalamamamız gerektiğinden dem vuruyor, yüzümüzü batıya döndüğümüzden bunları yapmamızın şart olduğuna, bu reformlarla çağdaş dünyayı yakalamamızda vazgeçilmez ivme kazandırdığından başlayarak, slogan düzeyinde onu on para etmez, ipe sapa gelmez bir sürü şeyler söylüyorlar. Değiştirin adil olmayan, demokratik olmayan, katılımcı olmayan bu yasaları… Kimi, ortaçağdan gelen fi tarihinin yasalarıyla bu ülke idare edilebilir mi? dedi. Kemalist kafa 1930 model fikirler… Hepsi geride kaldı, bunlar dünün dünyası… TCK 301 faşist zihniyetin gerici statükoculuğun temel kaynaklarında bir tanesi, bu çağda idam cezası ilkel olmanın ta kendisidir… Bu çağda böyle yasalar olur mu? Bir devletin ceza yasalarında idam cezası varsa o devletin anti demokrat olduğuna derhal karar verebilirsiniz.(ABD hariç, aoo o süper güç ona karışamazsın)Bunları söyleyen zevat, Londra Metrosu’ndaki patlamadan sonra İngiliz polisinin yaptığı kışkırtıcı ve çağdışı uygulamaları ve Blair hükümetinin çıkarttığı terörle mücadele yasasını görmezlikten geldiler. Daha mürekkebi kurumamış olan faşist karakterli Alman Göç Yasası’nın eleştirildiğine şahit olmadık… Bizimkilerdeki temel zihniyet şu: Onlar demokrat ve modern olanı temsil ediyor, sen onu arkadan takip eden vagonsun bu trene takıl seni mutlaka iyi bir yere götürür… Trenin nereye gittiğinin, kaç kişilik olduğunun, yer bulunup bulunmadığının hiçbir önemi yok, sana da mutlaka bir yer bulunacaktır. Mevkiinin önemi yoktur, ayakta durmaya razıyım, serbest dolaşım olmazsa da olur, aile birliğinin ülke bütünlüğünün hiçbir önemi yoktur, onlar Kemalist kafanın ürünü korkulardır, ailem ve ben dağınık gitsek de olur. Neticede ne değişecek bu gün bölge olarak adlandırılan isimlere bir iki hecelik takı gelecek, bir iki cümle için bir bardak suda fırtına çıkartmanın âlemi var mı? Ne diyorlarsa yap, bu trende bir yer kap…

Bu zihniyetin ürünü alan düzenlemelerden biri de maalesef idam cezalarının kaldırılması gibi gayri insani, gayri ahlaki bir yasa değişimi olmuştur. İdam cezalarının kaldırılması toplumu tatmin edecek mi? Devletin vatandaşına karşı adil ve tarafsız olduğuna dair anlayışını zedeleyecek mi? Adalet terazisinin bir kefesini kopartacak mı? Bu düzenlemeler kriminolojik hangi sorunlara sebebiyet verecektir, suç işlemeyi ve suç işlemeye cesaret psikolojisini artıracak mı eksiltecek mi? Bu düzenlemeler doğal hukuka ve insan fıtratına uygun mudur? Haksız yere, hunharca, canavarca cinayet işleyenlere verilecek cezaların kaldırılması Allah’ın hoşuna gider mi? İdam cezasının kaldırılması insanlığın tecrübelerine, milletin geleneklerine ne derece uygundur? Psikolojik açıdan yeni düzenleme suçların cezasız kaldığına dair bir his oluşturarak devletin adaletine olan güveni zedeler mi? Kişiler haksızlığa uğradıklarına dair bir hisse ve strese kapılırlar mı? Cinayet işleyeninin yaptığı yanına kâr kalır mı? Olan ölene ve geride kalanlara olur sözü gerçek olur, adalet hissine olan itimat öfkeye dönüşür mü? Suç işlemek için tasarı plânı yapanlar hangi yöntemle caydırılacaktır? Ceza yasalarının mevcut caydırıcılığı nedir? Suçlara karşı az ve orantısız ceza uygulanması suç işleme vakalarını azdırmaz mı? Gibi soru ve hukuki sorunların sonuçlarının düşünülmesi ona göre hareket edilmesi gerekmektedir. Her toplumun değer yargıları ve tarihi tecrübeleri farklıdır, inanç dinamikleri sürükleyicidir. Her değişiklik her yerde aynı neticeyi vermez, her toplumun hassasiyetleri farklı farklıdır. Bu yaptığımız bünyeye uygun mudur değil midir, bunun araştırılması gereklidir.

Suç ve cezalandırmada modern araçlar, kriminolojik bulgular, insan psikolojisine dair keşifler, bu konularla ilgili araştırma metotları; suç işlemeyi önleyen modern caydırma yöntemleri, eğitimin insan ruhunu şekillendirmedeki faydalı baskısı suç işleme oranlarını düşürebilir. Bu yönde yapılacak çalışmalar her zaman lüzumludur, her zaman yapılmalıdır. Bir toplum için ideal ölçü nedir? Herkesin herkesten emin olduğu, hiçbir zaman can ve mal emniyetinin tehlikeye düşmeyeceğine dair inanç ve güvenlik duygusu mudur? Sıfır suç oranları hedeflenmeli midir? Teorik olarak hiç suç işlenmeyecek bir ortam nasıl yaratılır, bunun için dini, milli, mahalli nasıl bir eğitim modeli uygulanabilir, ailelere ne gibi sorumluluklar yüklenmelidir? Toplumu fark ettirmeden denetleyen ve gözetleyen bir sistem nasıl kurulabilir, suç işlenmesi halinde suçluların en seri şekilde yakalanması için bilimden ve adli tıpın tekniklerinden nasıl istifade edilebilir? Bütün bunlar topluma hizmet etmek için kafa yormayı ve ter dökmeyi gerektiren analiz konularıdır. Bunlar yapılmalıdır, yapılacaktır. İdam cezaları kaldırılırken yukarıda ifade ettiğimiz analizler yapılmış mıdır? Bizim burada yaptığımız tartışmanın esas konusu şudur; İdam cezalarının kaldırılması insan haklarına aykırı değil midir? Söylendiği gibi gerçekten idam cezaları gayri insani midir? İnsan onuruna karşı bir saldırı mıdır? Gerçekten idam cezası hak edilmemiş bir ceza mıdır? İnsan şahsiyetine yakışmayan bir ceza mıdır? Vahşet midir, nedir? İdamı hak etmiş bir mücrimin beslenmesi insan neslini korumak anlamına mı gelmektedir? Günümüzde sık sık ortaya çıkan seri katiller bu işi psikolojik gerginlikle mi yapıyorlar, gerçekten bunlar hasta kabul edilmeli midir, suçun bir bedelinin olmamasından doğan bir cesaretin sonucu mudur, meydan boş bırakılmış mıdır, bu konular bilimsel bir metotla değerlendirilmelidir. Çoğu kere adam öldürmeyi leblebi çekirdek yemek kadar hafife alan psikopat karakterli seri katiller, cani ruhlu mafya babaları, Stalin ve Şaron vari katil ruhlu askerler orantılı bir cezaya çarptırılmayacaklar mı? Bunları susturan aynı ile mukabele eden bir ceza yok mudur? İşlediği cinayetin bedelini aynı ile hak ettiği halde, sırf adam öldürmemek için mücrimi cezaevinde süs çiçeği gibi tutmanın bir mantığı var mıdır? Mücrimin hayatına suç işlemeyi caydıracak, ibretlik bir son vermek varken; neden idam etmek hakkaniyetsiz ve kötü bir şey olarak gösteriliyor. Suçluya hak ettiği cezayı vermemek toplumdaki öfkenin yatışmasına ne gibi zararlar verir, suç işleyecek başka insanlara ne tür cesaret kazandırır? Ölüm cezasını hak eden durumlar için verilen müebbet hapis ve sınırlı hapis cezaları toplumu ne derece koruyabilir?

Tabiatta hiçbir şey israf edilmez hiçbir boşluk kabul edilmez. Doğal hukuk açısından bize insafsız gelen birçok şeyin zulüm değil adalet olduğu anlaşılmıştır. Kurdun kuzuyu yemesi, katilin idama çarptırılması doğal durumun doğal hukukun bir parçasıdır. Tersi uygulamalar ekolojik denge, toplumun huzuru, kişinin emniyet hissi içinde bulunması gibi dengeleri bozarak doğaya ve topluma zarar vermektedir. Bu durumda doğal ve ilahi olarak da kabul görmüş mekanizmalar en adil, en güvenli, en asayiş sağlayıcı, en huzurlu, insan tabiatına ve insan onuruna en uygun yöntemler olarak ortaya çıkmaktadır. Tersi uygulamalar doğaya ve yaratılış kanunlarına aykırıdır. Siyasi suçlar için idam cezası uygundur ve gereklidir demiyoruz. Elini kana bulaştıran, bunu haksız gerekçelerle yapan herkes idamı hak eder. Başkasının canına, malına, ırzına önem vermeyen kişilerin can emniyetine saygı duyulmaz. Kâinatta her şeyde ölçü prensibi hâkimdir. Birini haksız yere öldüren zat onun sonuçlarına katlanmalıdır. Yaşama hakkı insanın en temel hakkıdır. Bu hakkı şu veya bu sebeple ortadan kaldıran her şahıs insan haklarından istifade etme hakkını kaybeder. Mücrim, esasen sadece öldürdüğü kişiye saldırmış kabul edilmez, bütün toplum karşı suç işlemiş sayılır. Bu saldırı toplumun bütünlüğüne, kendi adaletini keyfi şekilde kurmaya, birleşik adalete karşı saldırı olarak ta kabul edilmelidir. Son bir hafta zarfında iki tane cinayet işlendi: Bunlardan bir tanesi tarla meselesi yüzünden bütün aile fertlerini çoluk çocuk demeden öldüren Afyon’daki hadise, öteki de; bizzat öldürdüğü insanların etini yiyen yamyamlık olayı… Yamyamın işlediği cinayet sadece adam öldürme hadisesi olarak telakki edilemez. Biz bunu söylüyoruz fakat; yarın öbür gün bizim medyamız böyle bir cinayet normal şartlarda işlenemez, adam akıl hastası olmazsa böyle yapmazdı der ve mücrimi temize çıkartabilir… Yamyamın işlediği cinayet; öküz eti yerine insan eti yemiş, ne var yani, mantığı ile geçiştirilecek bir şey değildir. Yalnız yakaladığı bira içmekte olan gariban bir vatandaşı gözünü kırpmadan öldürüyor etini parçalıyor, götürüp buzdolabına koyup yiyor. Ben bu yaşıma kadar böyle bir hadise duymamıştım, işitmemiştim, Afrika’da bu tür hadiselerin olduğuna dair rivayetler söylenir ama Türkiye’de ilk defa böyle bir şey oluyor. Gene kendi ifadesine göre başka birine 8 el ateş etmiş fakat öldürememiş, öldürseymiş onu da yiyecekmiş…

Şimdi bu adamın idam edilmemesi gerektiğini savunuyorsanız, sizin insan haklarına saygılı biri olduğunuza hükmedilebilir mi? Bu işleri yapan cani zaten itiraf ediyor diyor ki; en fazla birkaç on yıl yatar çıkarım. Bu durumda idam cezalarının kaldırılmasının insan haklarına uygun bir şey olduğunu iddia edebilir misiniz?

Demek ki toplumu korumak, nesli korumak adaleti hakkaniyetli bir şekilde bütün toplum teşmil etmek, orantılı bir ceza sistemi ile mümkündür. Biz diyoruz ki Avrupa’nın her yaptığı şey iyi ve doğru değildir. Son iki hadise ispat etmiştir ki idam cezasının kaldırılması evrensel adalet prensiplerine aykırıdır, insan haklarına aykırıdır. Sırça köşklerde oturarak ahkâm kesmek yerine toplumun bütünü kucaklayan lekesiz gölgesiz bir adalet nizamı geliştirmek için kafa yormalıdır. İdam cezasının kaldırılması ahlaka, hukuka, tarihe, insanlığın adalet tecrübelerine, insanın doğasına ve insan haklarına aykırıdır. Her şeyden önce doğal hukuka ve Tanrı’ya muhalefettir. İnsan hakları ihlallerine son vermek için yeniden idam cezası getirilmelidir. Hak edene, ettiğini, karşılığı ile vermek adaletin evrensel ilkesidir. Şu iki olay karşısında Avrupa’nın hukuki dayatmalarının adil ve iyi olduğundan insan haklarına yaraşır bir şey olduğundan söz etmek paranoya değilse nedir? Şeytan diyor ki doğruyu söylemek sana mı düştü, iki kere iki beş eder de ve otur.

İDAM CEZASININ KALDIRILMASI İNSAN HAKLARINA AYKIRIDIR: ALEGORİK BİR ANALİZ

 21-9-2007

İdam cezasının kaldırılmasını alegorik açıdan değerlendirdiğimizde daha gülünç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Konu birkaç örnek ve canlandırma ile tasvir edildiğinde ilginç neticelere ulaşılmaktadır.”Ben öldürürüm ama siz öldüremezsiniz: Her mücrim suçunu tazminle mükelleftir. Her kişi karşı tarafa verdiği zararı aynı ile tazmin etmeye mecburdur. Bu kural yanlız adam öldürmede geçerli değildir. Siz seri cinayet işleyen birine yapsın yaptığı kadar er geç yakalanır diyebilir misiniz? Yakalanıncaya kadar cinayet işleyebilir ne zaman yakalanırsa o zaman durur… Bırakın öldürdüğü kadar öldürsün, günde on kişiyi öldürecek hali yok ya… İşlediği cinayetlerin birinde yaptığı haksızlıktan tiksinir, pişman olur ve nedamet duyar, kendiliğinden vazgeçer, insanın içgüdüsel doğası çok fazla cinayet işlemeye müsait değildir. İnsan doğası kötülüğü ayırt etmede harika bir mekanizmaya sahiptir kötülüğü anlar er geç vazgeçer. Adamı durdurmayınız… Tecrübe en iyi eğitim metodudur, kalıcı etkisi en uzun olan öğrenme yoludur. İnsan hatasını yapa yapa anlamalıdır. Toplumsal maliyeti çok ağır olsa da kimsenin elini tutmayınız; yaparak hatayı öğrenme suçu önlemede en kalıcı yoldur. Canilere karşı duyulan nefret toplumda suç işleyeceklere karşı caydırıcı etki de yapmaktadır. Bu faydası göz ardı edilmemelidir. Cinayet işlenmeseydi nefret duygusunu nasıl pekiştirecektiniz? Adam öldürmenin kötülüğünü başkalarının eylemi üzerinden öğreniyorsunuz. Bazıları öldürülmeyi iyi sanabilir…

Geçenlerde sarhoş bir sürücü yaya kaldırımda yürümekte olan fidan gibi iki genç kızımızı bir dakika ara ile çiğniyor ve kaçıyor. Bir çay bahçesinde bira içerken yakalanıyor. Polisler adamı yakalayınca ne yapıyorsun diyorlar. Hiiç stress atıyorum, buyurmaz mısınız size de bir şey ikram edeyim diyor. Adam katilde olsa misafirperverliğini yitirmiyor. Ne gereği var? Yakalayacaksın, tutuklayacaksın, yargılayacaksın, boş yere idam edeceksin, olayları birde tersten düşüneceksin. Kızların o saatte sokakta ne işleri vardı? Otursun oturdukları yerde… Belayı çekersen bela seni bulur. Sakın işten geliyorlardı deme… Aylak aylak gidersen olacağı budur. Adam dinamik bir şoför arabayı cambaz teline bile çıkartır. Yaya kaldırım, araç yolu, tretvar, demir üstü fark etmez; her yerden gider. Kuş misali tepene biner. Sen sakınacaksın, o değil… Katile dokunmayın darılırım, kim bilir kimin gizli kalmış intikamını almıştır? Allah’ın adaleti şaşmaz. Ölen haksızdır, sağ kalanlar bizimdir. Sen ölene değil diriye sahip çık. Bir adamın eceli gelince Azrail tepesinde dolaşır, ne yaparsan yap; ölecektir. Katil dediğin Azrail’in gizli elidir. Ölüm meleğinin görevini hafifletiyor. Katile dokunma çarpılırsın! O tabii ki öldürecek… Oğlum o ilahi emri yerine getiren gizli bir görevli… Kimin ölmesi gerekiyorsa ölür, ölüm ölmesi gerekeni bulur. Ne yakalıyorsun adamcağızı? Bırakınız yapsınlar, bırakınız öldürsünler… Adam öldürmek suç olsaydı, Tanrı önce Azrail’i idam ederdi. İdam cezasının adil olmadığı buradan da belli…

Ben modayı takip etmek için yırtık pantolon giyerek gezenlere kızdığım gibi yabancılardan aferin almak için bilimi çarpıtan sahte profesörlere de kızıyorum. Bunlardan birine gidip deseniz ki; idam cezası insan haklarına aykırı mı hocam? Çok bilge çok ekâbir bir takım pozlara girdikten sonra der ki; bu konu ta Romalılar devrinden beri tartışılmaktadır: Avrupa kara hukukuna 18.yy’da girmiştir. Bunun ilk uygulamalarını Tanrı yapmıştır.(laik toplumlarda bunlar temel etken olarak söylenmez ama fakat…)İdam cezasına çarptırılan İsa peygamberi göğe çekmiş ölümden kurtarmıştır. Buradan anlıyoruz ki teolojik olarak ölüm cezası yok… Tabii ki o ilkel devirlerde insanoğlu Tanrı’nın meramını anlayamamıştır. Yalnız Roma’da ilginç bir uygulama var… Arenalarda gladyatörler dövüşüyor, bunlar seçkin dövüşçülerdir, dövüşeceği rakibi ile bir husumeti yoktur, kader mahkûmudur, esir kovuşunda beraber yatarlar. Kavgada öldürmek mecburidir. Rakibini alt eden acır ve öldürmezse kendisi öldürülür, geleneğin çiğnenmesine asla müsaade edilmez. Burada öldürmede bir zorunluluk var… İlginç olan öldürdüğü için değil öldürmediği için idam edilir. Rakibini öldüren cezalandırılmaz, ödüllendirilir, zaten idam cezasına karşı ilk uygulamalar buralardaki hukuki birikimler sonucu ortaya çıkmıştır. Hukukun yeknesak uygulamaları da adalete uygundur. Her olayı bir şablona oturtmanızı engeller, üst yargı mercilerine geniş içtihat alanları açar. Hukukta çelişkili kararlar almanın bir mahsuru yoktur, bu hukukun doğasında vardır. Devlet otoritesi güçlü ise herkes tıpış tıpış itaat eder. Zaten hayatın ve insan faaliyetlerinin kodifiye edilmesi imkânsızdır, aynı konuda zıt kararların çıkması demokratik çoğulculuğa işaret eder. Hangisini kabul edersen et aynı yola çıkarsın. Dünya yuvarlaktır, dolaşır dolaşır aynı yere dönersin. Roma’nın vahşet sanılan uygar=ilerici uygulamaları günümüze kadar yansımıştır. Bunun günümüze uzanan uygulamalarını İspanya’da boğa güreşlerinde görebiliyorsunuz.(Ah ah ne ilerici ne modern bir yerdir bu Avrupa, her yeri ayrı bir güzellik saçar) Geçen sene İspanya’ya turist olarak gitmiştim. Her yıl boğa festivali olur. Halk kızdırılan boğaların önü sıra kaçar, bu festivallerde her yıl birkaç on kişi yaralanır, birkaç kişi de ölür. Öküzler hakkında hiçbir soruşturma açılmaz. İdam cezası olmadığı için hiç kimsenin aklından suçlu öküzleri mezbahaya göndermek fikri geçmez. Ancak acıkınca sizi kovalayanların et çuvalından başka bir şey olmadığı fikri akıllarına gelebilir. Bu tür çağdaş uygulamalar, medeniyet prensipleri halka halka yayılarak idam cezalarının kaldırılması sonucunu doğurmuştur. Töre cinayetleri boğa saldırısında ölmekten daha alçakçadır. Boğa saldırısında aptalcasına ölüyorsunuz, hâlbuki töre cinayetinde bilinçli bir azmettirme var… Tabiatta her şey doğaldır, insan eli değen her iş doğallığa ve çevreye zararlıdır. Boğa olayının gülünç bir yönü de vardır. Öküz kovalıyor siz kaçıyorsunuz, yere düşüyor ayakaltında kalıyorsunuz, azizim adrenalin en yüksek seviyeye tırmanıyor, bu heyecan asla unutulmaz. Siz boynuz yiyorsunuz seyredenler gülüyor, böyle bir heyecan nerede var? Hâlbuki töre cinayetlerinde namus gibi sübjektif kavramlar, burjuva fikirleri, batı karşıtı zihniyet, modernizme karşı bir isyan vardır. Çağdaşlaşmaktan ve çağdaş değerlerden kaçış söz konusudur. Tabi ki boğa güreşleri, horoz dövüşleri daha uygardır.

Bak yavrum; dağda geziyorsun sana bir kurt saldırdı ve kafanı koparttı, düştün öldün. Bu kurt suçlu mudur? Değildir, doğal vazifesini yapıyor. Çünkü onun doğada bir işlevi vardır. Seni yiyecek, içecek, sıçacak, gübre olacak, bitki bitecek orman olacak, tıpkı Nasrettin hocanın yün toplayan çiti gibi bir şey… Orman bitince ne olacak? Gelecek nesiller yeşil bir dünyada yaşayacak. Bu durumda kurt suçludur, vahşidir, kötü yapmıştır diyebilir misin? Diyemezsin… İnsanlar arasındaki cinayet vakaları da bunun gibidir. Yukarıda bilimsel olarak izah edildiği gibi öküzün boynuz darbeleriyle ölenler ölmüştür. Öküz cezalandırılamaz. Patozlama yapılan bütün işler doğaldır, doğal olanı yansıtır. Bunun sosyal hayata yansıması nasıl olmaktadır? Katili bırakacaksın, doğal olan özgürlüktür, adamı niye tutuyorsun? Ölen nasıl olsa bir gün ölüp gidecekti, akıbet belli, bunun bir gün evvel bir gün sonra olmasının bir yararı var mı? Mezarlıklar yeşillik ortamlarıdır, göbeğinizden bir çınarın yükselmesi, bunun biran önce olması az bir mutluluk mu? İdam cezası bu koşullarda bilime aykırıdır. Bu konularda Darwin ve Lamark adlı bilginler de çok çalışmışlardır. Güçlü olan ezer, güçsüz olan ezilir. Kalleş olan arkadan vurur, gariban olan ayakta uyur. Bunlar doğal yasalardır. Darwin ne demiş? Tabiatta doğal bir ayıklanma vardır. Güçlüler güçsüzleri ezer, pusu kuranlar pusuya düşenleri yer, kalleşler garibanları avlar… Bu durum kanundur. Bu düzene itiraz etmek doğal yasalara aykırıdır. Bitkiler, öteki hayvanlar ve insanlar arasında bir denge vardır. Yer küre insan lehine bozulan bu dengeyi kaldıramıyor, küresel ısınma bu dengesizliğin bir sonucudur. Tabiatta birçok canlı kendi soyuna karşıda saldırgandır. Ayı ayıyı, aslan aslanı parçalar akrep akrebi sokar, yılan yılanı yutar. İnsan nesli bu yapıdan farklı bir tez geliştirmiştir. Öteki canlılara karşı üstünlük sağladıktan sonra kendi neslini tam koruma altına almıştır. İnsanın bu bencil tutumu çevreyi altını üstüne getirmiş tam bir kaos yaratmıştır. Buna bir son vermek lazımdır. İnsan biran önce doğal yaşamdaki formata uyum sağlamalıdır. Bu yapılmadığı takdirde topyekûn insanlık yok olacaktır. Ayı ayıyı öldürürken nasıl ki kimseye hesap vermiyorsa, cani adı verilen doğal çevre düzenleyicilerine de hesap sorulmamalıdır. Onlar özgün bir çevrecidirler, çevre savaşçısıdırlar, tabiatın özüdürler. Ölme öldürme eylemlerini kimin adına yaparlar; uzay, boşluk ve evren adına… İnsansız bir tabiat anlamsız bir tabiat değildir, varlığının farkına hiç kimse varmazsa da ona ne yakışıyorsa o olmalıdır. Hocam çok felsefi şeyler söylüyorsun: Atalarımız demiş ki; hayırsız evliyanın türbesi başına yıkılsın. Kimsenin farkına varmadığı, kimsenin yararlanmadığı bir dünyanın ne gibi manası olabilir ki… Olsun olsun… Kâinata ne yakışırsa o olmalıdır. Nerede kalmıştık? Mahkemeler, hapishaneler, sorgulamalar insanlığa vurulmuş prangalardır. Doğal özgürlüklere ve liberal değerlere aykırıdır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız dağıtsınlar, bırakınız öldürsünler. Bu işler kaos zannedilebilir ama çevreye ve doğaya en uygun format budur. Yukarıda ne demiştik; patozlama yapılan işler daima doğaldır. Nasıl ki doğmak ve ölmek insanın yaratılışında varsa; ölmek ve öldürülmekte vardır. Çevreye ve doğaya uygun en uygun düzen budur. Ölmemek zorunluluğunu aşmak lazımdır. Birçok ceza, sanki; insan kaim varlıkmış gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi düşünülüyor ve veriliyor. Bu algı yanlıştır. Hukuka uygun değildir. Doğal ortam bunu yanlışlamaktadır.

Ne lüzumu var katile ceza vermeye, alışkanlıklar kolay değişmiyor. İdam cezası kalktığı zaman yarın öbür gün hapis cezası da kalkar nihai hedefimiz budur. Cezasız, suçsuz, günahsız bir dünya… Kim ne yaparsa en iyisini yapmıştır, kim ne işlemişse en iyisi olmuştur, müstahak olanda budur.

Suçluya ceza vermek,hak aramak kalkınca mahkemeler işsiz avukatlar aç kalmaz mı?Gitsinler ot saman yolsunlar gül gibi geçinir giderler.Bu çağda böyle bir soru olur mu?Her yer orman her yer orman kanunu;yasa istemez,kural istemez,hukuk istemez.Her yer orman her yer ot,geçim kolay her şey umut…Herkes özgür, herkes ali kıran baş kesen,ne yaparsan yap yaptığın yanına kâr kalıyor…Böyle bir özgürlük ortamı ele mi geçer!?Orman yasaları hukuk kanunlarından üstündür,doğal işleve sahiptir.Hukuk kuralları doğal temeli olmayan insanların uydurdukları uyduruk yasalardır.Batıcı,ilerici ve işlevsel bir sistem, doğa ile bütünlük teşkil etmelidir.Modern,özgürlükçü ortam eşittir el değmemiş doğal düzendir.Bu; yeni kurallar koyarak değil, koyulmuş uyduruk kuralları yıkarak başarılır,ne devlet düzeni ne yasa,her şey gitmelidir kaosa…Doğal olan ne ise o olmalı,adam öküzse öküz kalmalı…Nihai hedef orman yasası,katile ne sebepten vereceksin idam cezası…?!Ne hukuk kalmalı ne ahlak, garibanın başında patlamalı kabak.Haksız yere ölenden sana ne,görme geç;mücrimin affını savun haksızlık yolunu seç…Doğada vahşet zulüm değildir;idam tabiata uygun değildir.Dinlersen söylerim bir sürü nakarat;alimsen ölenden bir zerre yarat…

Anladın mı oğlum bilimi, tespitleri, insan haklarına aykırıdır eksikleri… AB ekseninde idam cezası kalkmalı; bütün mücrimler saldırmalı, azmalı… Doğru olan budur; insanın hamuru sudur; kudurduğun kadar kudur…

Teşekkür ederim hocam; orman kanununu anladık; tabiatın özü olduğunu kavradık. Ne güzel anlatıyorsun; dört kulağımı açar dinlerim sizi; yamyamlar yesin dilinizi… Söylediklerini anlamaz olur muyum âlim hoca; bu bilimle, bu akılla ancak öküz yetiştirirsin bolca…

SAYIN TAHA AKYOL’UN K.IRAK’TA SINIR DÜZELTME TEKLİFİNİ ÜZÜNTÜ İLE KARŞILADIM

SAYIN TAHA AKYOL’UN K.IRAK’TA SINIR DÜZELTME TEKLİFİNİ ÜZÜNTÜ İLE KARŞILADIM

Sn. Taha Akyol’un 23–10–2007 tarihli Milliyet Gazetesi’nde “Irak Sınırını Düzeltmek” adlı bir makalesi çıktı. Bu makalede Atatürk’ü yanlış projeye yanlış bir anlatımda fail göstererek adeta bir tarih cinayeti işlenmiştir. Sn Akyol Atatürk’ün Türk –İran sınırını “ al ver yolu” ile düzelten Tevfik Şükrü’ye ARAS soyadı vererek ödüllendirdiğinden hareketle, bu düşüncesini günümüzün bilge diplomatlarından Gündüz AKTAN’a sorduğunu onunda bu fikri olumlu karşıladığını belirten bir ifade kullandığını anlatarak yanlış fikrine destek aradığı görülmektedir.

Sn Akyol’un fikrini değerlendirmeye geçmeden önce makalesinde özet olarak ne anlattığını okuyucularımıza aktarmakta yarar vardır: Tarihçi Mete Tunçay’a sordum; o da; İran’la anlaşarak sınırın dağlardan indirilip düzlük bölgelerden geçirildiğini belirtti. Doç.Dr. Çağrı Erhan’ın “İki Dünya Savaşı Arasında Türkiye ve Orta Doğu” adlı araştırmasında; Türkiye İran’dan Küçük Ağrı denilen yeri alıyor, karşılığında Kotur denilen yeri veriyor. 1932’de bu sınır düzeltmesinden sonra Türk-İran ilişkileri altın çağa giriyor.1930’a kadar Türkiye’ye karşı Kürt kartını kullanan Rıza Şah, Türkiye’nin ve Atatürk’ün yakın dostu oluyor.

Türkiye o zaman İran’a ağır bir siyasi baskı uyguluyor. Hatta şahin olarak bilinen Hüsrev Gerede Tahran Büyükelçiliği’ne atanıyor. Başvekil İsmet Paşa ona şu talimatı veriyor:”1919’da İstanbul’daki Müttefik Yüksek Komiserliği nasıl birtakım şeyleri dikte ettirdiyse sen de öyle davranmak zorundasın.” Bu sırada Türkiye’nin İngiltere ile dostluğunu geliştirmesi, Milletler Cemiyetine girme yolunda bulunması gibi diplomatik gelişmeler de uygun bir uluslar arası konjonktürün bulunduğunu gösterir.

Sonuç: Sn Taha Akyol Atatürk’ün İran’la yaptığı sınır antlaşmasını örnek göstererek Irak’la da bir al ver yapılabileceğini ballandıra ballandıra anlatıyor, taraftar bulmak için bu görüşünü kimi tarihçi ve diplomatlara hatırlatarak taraftar toplamaya, kimilerinin de aklına karpuz kabuğunu düşürmeye çalıştığı görülüyor.

Sn Akyol’un bu teklif ve anlatımları şu nedenlerle yanlıştır: Evvela Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk toprak kazanımı İran’a karşı başarılmıştır, genişleme istikametindeki ilk adımdır. İkinci adım Hatay’ın alınmasıdır.(Çoğu kimse Doğudaki sınır düzeltmemizin ilk toprak kazanımı olduğunu bilmez.) Sn Akyol’un makalesinde ifade ettiği gibi güzel ve mümbit topraklar İran’a verilmiş, fedakârlık yapılarak eşit bir toprak takası yapılmıştır demek bizce, Büyük Atatürk’e karşı tarihen hakarettir. Büyük vebaldir. İran halkını tatmin etmek için sembolik bir toprak parçası İran’a verilmiş bunun karşılığında stratejik açıdan yaklaşma istikametlerini kapatan hâkim arazi parçası alınmıştır. Büyüklük itibariyle ver al yapılan alan bire on seviyesindedir. Askeri açıdan hâkim arazi ile mahkûm arazinin değiştirilmesi anlamındadır. İran’dan alınan arazi İran içlerinden ve Kafkaslardan gelen askeri yaklaşma istikametlerini tıkayan bir role sahipken, aynı arazi buralara el atmak isteyecek Türk kuvvetlerine yol açmaktadır, son derece stratejiktir. Türk kuvvetlerine Aras vadisini açtığı için Büyük Atatürk bu işi başaran Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü’ye Aras soyadını vermiştir. Yani ARAS vadisi alınmıştır.

İkinci nokta da şudur:Bu iş basit bir alışveriş veya toprak takası olsa idi; Hükümete ve İsmet Paşa’ya Hüsrev Gerede gibi bir şahini Tahran’a niçin göndersin niçin ağır bir baskı uygula desin?!

Üçüncü nokta şudur: İran’dan alınan toprak İran’a karşı bir ileri harekâttır. Hâlbuki K.Irak Misak-ı Milliye tabi eski Osmanlı toprağıdır.

Dördüncü nokta; Türkiye’nin 1926 yılında Musul-Kerkük’ü almak üzere harekete geçmesi üzerine Doğuda İngilizlerin Kürtleri ayaklanmaya teşvik etmesi sebebiyle harekât durmuştur. Bunun en önemli sebebi ise şakilerin İran üzerinden yardım almalarıdır. Atatürk, Musul’u alma hedefine engel teşkil eden hâkim araziyi ele geçirerek o günkü şartlarda iç güvenliği teminat altına almaya çalışıyor. Dış tesirlerle harekete geçirilecek iç tehdit projelerini ileriden akamete uğratıyor. Ayrıca İran’dan alınan arazi Türkiye ile Nahcıvan’ı birleştiren Aras vadisi boyunca uzanan bir topraktır. Bu toprak Nahcıvan üzerinden Azerbaycan’a uzanan yüksek vizyonu hedeflemektedir. Bu vizyon bu gün karşı karşıya bulunduğumuz Ermeni meselesini de ileriden karşılayan yüksek bir zekâya tekabül etmektedir.

Beşinci nokta; Sn Akyol Atatürk’ü İngilizlerle beraber olmaya çok hevesli gibi gösteriyor ki külliyen yanlıştır. Atatürk Milletler Cemiyeti kurulduğunda İngilizlerin davetini ret ediyor, sömürgeci zihniyetin diplomatik aracı olarak görüyor, bu projeye uzun yıllar kuşku ile yaklaşıyor. Uzun yıllar, Türkiye Milletler Cemiyeti’ne katılmıyor.

Altıncı nokta; Türkiye’ye karşı Kürt kartını İran değil İngilizler kullanıyor. Kürt teröristlere karşı o günkü şartlarda İran sınır güvenliğini sağlayamadığı için bu olaylar oluyor. Atatürk’ün İran Şahı’nın da halk nezdinde itibarını sarsmamak için, yapılanları toprak alış verişi yapılmış şeklinde göstermesi diplomatik dehasına işaret etmektedir. Kaldı ki doğu hudutlarımız hem içten hem dıştan emniyete alındıktan sonra İran’la Sadabat Paktı imzalanmıştır. Bu pakt Nazi Almanya’sını değil bölgede varlığını sürdüren İngiliz-Fransız emperyalizmini hedef alıyordu.

Sonuç; burada bir toprak kazanımı ve stratejik avantaj söz konusu iken bunun basit bir takas olarak nitelenmesi Atatürk’ün yüce ruhunu incitir. Bu antlaşmanın esas hedefi Türkiye’nin iç işlerine dışarıdan karışmayı engelleyerek, çıkacak ilk fırsatta Musul-Kerkük üzerine güç teksifi yapabilmektir.( Kabul etmeliyiz ki Musul meselesini halletmeye Atatürk’ün ömrü yetmemiştir.)

Ne var yani; bu günkü sınırlarımıza mahkûm ve razı olalım, bir al ver yaparak hudut güvenliği sağlayalım tarzı mantık sakat bir mantıktır. Birincisi Irak toprakları bizim Osmanlı topraklarıdır. Bizden koparılmıştır, bize karşı alacaklı kabul edilmesi mümkün değildir. İkincisi TC’nin bir milimetre toprak kaybına tahammülü yoktur. Asla kabul edilemez: Bu tılsım bozulduğu takdirde toprak kayıpları ve bölünmeyi kimse asla durduramaz.1683’den sonraki gerilememiz ilk toprak kaybını kabul etmemizden sonra başlamıştır.2,5 asır boyunca durdurulamamıştır. Bunu ilk defa Atatürk durdurmuştur. Nekahet döneminde hastalıktan ölmesi pahasına Fransızlardan Hatay’ı almıştır. TC’nin ilk toprak kazanımı da İran hudut düzenlemesidir. Sn Akyol’un olayı ters yorumlamasını üzüntü ile karşıladım. Günü kurtarmaya matuf dar görüşlü teklifler, yarınları sıkıntıya sokabilir. Ben Sn Akyol’un şunu demesini beklerdim: Bu gün karşılaştığımız sorunlar Musul-Kerkük meselesi o günlerde halledilemediği için tekrar Kürt sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Ya bu sorunu ileriden halledeceğiz, ya da Demirel gibi düşünüp Atatürk’ün halledemediği bir işi ben mi çözeceğim diyeceğiz. Ya sorunu ileriden çözeceksiniz, ya da sorun gelip sizi çözecektir.

TC, Kuzey Irak’la bir sınır düzeltmesi yapılacaksa vererek değil alarak yapmalıdır. Başka bir hal tarzı kabul edilemez. Başka bir hal tarzını kabul etmek; bu günkü Orta Doğu düzenini kuran İngiliz görüşünü savunmak anlamına gelmektedir, Türkiye’nin çözülmesine gönüllü talip olmaktır.

BESLENME KÜLTÜRÜNÜN STRATEJİK DÜŞÜNCEYE ETKİSİ

BESLENME KÜLTÜRÜNÜN STRATEJİK DÜŞÜNCEYE ETKİSİ

İslam’da Kurban bayramı var ama ıspanak bayramı yoktur.

Taamların efendisi ettir. Hz. Muhammed

Bilinen en eski tarihlerden beri insan yiyeceklerini pişirerek yer. Doğal besin zincirinin en üst tabakasında yer alır. Hem etçil hem otçul karma beslenme alışkanlığına sahiptir. Yediğimiz besinlerin molekül yapısı vücut yapı taşları tarafından emilip sisteme kolayca entegre ediliyorsa düşünce melekesini hızlandıran etki yaratmaktadır. Bunu şöyle ifade edebiliriz. Bir binanın yapımında kullanılan taşlar ne kadar iri kesilirse o bina daha çabuk inşa edilir. Eğer binanın bazı bölümleri kavisli ve dairesel biçimde ise buralarda düz taş kullanmanız veya onları yerlerine yontarak oturtmanız daha zaman alıcı olacaktır. Hâlbuki binanın yapısına göre bu taşların hazır dökülüp getirilmesi örme işine hız katacaktır. Vücut yapı taşlarının şak diye yerine oturması aynı misaldeki gibidir. Çevre bitki ve sebzeleri bir başka vücudun işlemesi yapı taşlarını dizayn etmesi bilgisayarlardaki entegre devreler gibi bir etki yaratmaktadır. Nasıl ki transistorlar zinciri entegre devreleri entegre devreler zinciri cipsleri oluşturuyorsa, bu oluşumda hafıza dediğimiz bilgi toplama ve işleme kapasitesini harekete geçiriyorsa insan vücudu da aynı özelliklerden hareketle çalışmaktadır.

Bitkisel hücreler hayvansal hücrelere oranla insan vücut yapı taşlarına daha zor uyum sağlamaktadır. Bu da bitkisel hücrelerin odunsu doku dediğimiz yapısı ve hayvan hücrelerine benzemeyen özelliklerinden kaynaklanmaktadır.

Sindirim bir besinin insan mide ve bağırsaklarında işlenerek emilim yapılacak hale getirilmesi ve emme işlemidir. Besinin emiliyor olması vücuda intibak ediyor anlamına gelmemektedir. İşe yaramaz bir maddede, zehirde insan vücudu tarafından emilebilir. Vücuda intibak eden moleküller dinamizm verirken, edemeyenler zarar vermekten başlayarak ölüme kadar giden hasarlara yol açabilir. Bu durum şunu gösteriyor; alınan besinlerin molekül yapısı insan vücudunun yapı taşlarına kolayca uyum sağlayacak bir yapıda ise besin zincirinin bir alt halkasını teşkil ediyorsa; bu besinler vücut dinamiğini yaratıcı yönde harekete geçiriyor aksi halde yıkıma götürüyor demektir.

Çevremizdeki hayvanlara ve beslenme alışkanlıklarına baktığımızda besin zincirinin en üstünde yer alan hayvanlar birbirlerini yemediklerini görüyoruz. Demek ki yenecek besin beslenme zincirinin bir alt kademesinde olacak ve otçul beslenecek. İkinci özellik kendi cinsini yiyen yamyamlık özelliğinin de olmadığını görüyoruz. Demek ki molekül kotları aynı olan yapı taşları benzer yapı taşlarını öğütecek şekilde dizayn edilmemiş. Tıpkı un değirmeninin unu değil buğdayı öğütmesi gibidir. Etçil beslenme; beslenme zincirinin bir alt kademesindeki hayvanlara yönelik olarak bir üst kademe arasında olmaktadır. Beslenme mekanizması bu mantığa göre sistematize edilmiştir.

Etçil hayvanlarla otçul hayvanlar arasında ilk bakışta göze çarpan özellik farkları şu şekilde sınıflandırılabilir.

Etçil hayvanlar yaratıcı düşünceye sahiptir. Plan kurabilirler. Strateji üretebilirler. Otçul hayvanlar boyut itibariyle olağanüstü iriliğe sahip olabilirler fakat birçok şeyi akıl edemezler, tehlikeden kaçma konusundaki güdüleri doğrusaldır. Zekâya dayalı bir refleksleri yoktur. Mesela bir araba ile giderken yolunuza çıkan bir yılanı çiğnemeye çalışsanız hayvan biran önce kendini kenara atmaya ve tehlikeden en seri şekilde kurtulmaya çalışır. Hâlbuki aynı şeyi bir tavşana karşı yapsanız, ya arabanın önü sıra kaçar ya da donar kalır. Bu durum inekler için de geçerlidir. Koyunlar içinde böyledir.

Hayvanların zekâlarına olan itimat dile de yansımıştır. Hiç bir dilde eşek, koyun, inek, sığır, manda, tavşan, zürafa vs olmak onur verici sıfat değildir. İnsanlar çocuklarına aslan, kaplan, şahin, kartal, Ruslarda ayı, Çinlilerde ejderha ismini koyarlar fakat otçul beslenen hayvanların ismini koymak veya ona benzetilmek aşağılayıcı bir sıfattır. Bütün dillerde eşek gibi adam, manda gibi semiriyor, öküz gibi oturuyor, koyun gibi kendini uçurumdan atıyor, keçi gibi inatçı derseniz aynı anlama gelir ve aşağılama sıfatını ifade eder. Etçil olan kuş ve hayvanların adı ise övünme sıfatı manasına gelmektedir. Hemen hemen bütün dillerde ortaktır.

Son zamanlarda sağlık sektöründe otçul beslenme yönünde çok ciddi, bize göre çok yıkıcı bir çalışma yapılmakta, insanları ot saman yemeye teşvik eden bir kampanya sürdürülmektedir. Türkiye’de insanları otçul beslenmeye teşvik eden çalışmalar son hızla sürdürülürken, AB ülkelerinde et dağları, depolar dolusu tereyağları, peynir depoları, süt ambarları oluşmuştur. Birçok AB ülkesinde 1Kg etin fiyatı 1 Kg ekmeğe eşittir. Et o kadar ucuzdur. Bu ülkelerin hayvan varlıkları gittikçe artıyor. Türkiye’de ise bunun tam tersi bir durum yaşanmaktadır.

Bizim milli beslenme mantığımızda bir oturuşta bir koyunu yedi, bir oturuşta bir koyunu bitirdi tabirine muhatap olan adam bileği bükülmez bir pehlivandır. Et yemek yaratıcı düşünceyi ve kudreti artırmaktadır. Peygamberimiz et taamların efendisidir, demiştir. Nane limon ıspanak nezleyi atmakta et kudret yaratmaktadır…

Yörükler sürüleriyle beraber hareket eden etini kurutan (veya salam, sucuk, pastırma, kavurma) hayvanlarını yanında taşıyan insanlardır. Etçil beslenmeye ağırlık veren strateji üreten topluluklardır. Karşılarını çıkan toplulukların sayısı ne olursa olsun mağlup etmişlerdir. Haçlı sürülerine karşı onların onda biri yirmide biri miktardaki Türk savunma gücü rakamlarını hatırlayalım.

Son yapılan iklim analizlerinde insan beyninin orta iklim kuşağında daha iyi çalıştığı tespit edilmiştir. Normal şartlarda insan beyni 15-35 mikroamper akımla çalışmakta sıcak iklim kuşağında bu güç 20-45 mikroampere çıkmakta ve ani yükselme ve alçalmalar gösterdiği için randımanlı fikir ve strateji üretememektedir. Soğuk iklim kuşağında da bunun tersi olmakta akım miktarı zar zor 25 mikroampere çıkmaktadır. Hâlbuki orta iklim kuşağında bütün insanların beyin akımı 20-25 mikroamper civarındadır. Etçil ve bilinçli beslenerek bu miktarı 35 hatta 40 mikroampere çıkartabilir. Keşif ve icatların gerektirdiği beyin gücünü elde edebilirsiniz.

Evet, Sn Başbakan’ın dediği doğrudur. Her ailenin en az üç çocuğu olmalıdır. Her aile fert başına en az 200 gram et yiyecek şekilde beslenmelidir. Etçil beslenme stratejik düşüncenin gelişmesi keşif ve icatların yapılması bakımından olağanüstü değerdedir. Büyük strateji ve siyaset dehası Fatih’in et ağırlıklı bir beslenme rejimi uyguladığını biliyoruz.

Sonuç: Türkiye yaratıcı düşüncenin gelişmesine ve üstün insan yetiştirmeye uygun orta iklim kuşağında yer almaktadır. Milli kültürü ırkçı düşünceye engel bir muhteva taşıdığından başka ırklarla karışmayı engelleyen bir zihniyet bulunmadığından dolayı genetik yenilenme ve karışma kabiliyeti açısından da büyük bir üstünlüğe sahiptir. Dolayısıyla beslenme rejiminde otçul yapıdan etçil yapıya tekrar dönmek mecburiyetindeyiz. Türkiye büyük güç merkezi olacaksa insan miktarını artıran kemiyet yapısı yanında keyfiyet yapısını da geliştirmeye mecburdur. Etçil beslenme stratejik düşünceyi geliştirdiği gibi keşif ve icatların yapılmasını sağlayan beyin gücünü ve proje kabiliyetini de geliştirmektedir.

Bu konuda ders almamız gereken alan bizzat tabiattır. Hayvanlar âlemi gözümüzün önündedir. Gördüklerimizden ibret almasını bilmemiz gerekiyor. Ya ot yiyerek koyun gibi tavşan gibi adam olacağız ya da et yiyerek aslan gibi adam olacağız…

Etçil beslenme ve bir ülkenin toplam et üretimi strateji ve teknoloji üretme kapasitesini belirleyen en temel maddi delildir.

Suat Gün 23-7-2010

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA SORUNU -I-

15.02.2006

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA SORUNU -I- 15.02.2006

Silahlanma veya silahsızlanma sorununa bakmadan önce şu soruları sormamız gerekmektedir: 
Güvenliğin temeli silahlanma mıdır? 
Silahlar olmazsa insanlar çatışmayacak mıdır? 
Daha çok güvenlik için daha çok silahlanmak mı gereklidir? 
Karşılıklı silahları bırakmak, daha güvenli bir dünya yaratabilir mi? 
Silah tek başına çatışmak için yeterli sebep midir? 
Silahlar olmazsa insanlar çatışmayacak mıdır?

Önce bu suallerin cevabını aramak gereklidir. Dünyanın bütün silahlı kuvvetlerinde her türlü öldürücü cephane bulunur; askerler her gün üzerlerinde silah taşırlar ama bu silahları birbirlerine karşı kullanmazlar. Belki de askerler arasında vuku bulan öldürme hadiseleri silahsız olduğu söylenen sivil halka nispeten daha az olmaktadır. 
Esasen silah güvensizliğin temel sebebi değildir. Güvenliği esas tehdit eden sebep niyettir. Karşı tarafın niyeti kötü olursa, mangal kömüründen tutun, fare zehrine kadar her şey silahtır. 
Çatışmanın esas sebebi silah değildir. Silah sadece çatışmanın tahribat gücünü artırmıştır. Kötü niyetli olanların şerrini katmerli hale getirmiştir. 
Silahı elinde tutan veya tetiğe basma karar gücünü elinde bulunduranlar kötü niyetli ve fesat ruhlu kimseler ise silah çok tehlikeli hal almaktadır. Muhataplarınızın ne yapacağını bilemeyeceğinize, onun iyi niyetine güvenemeyeceğinize göre sizde silahlanmak mecburiyetinde kalacaksınız demektir. 
Atalarımız bu durumu şu şekilde formüle etmişlerdir; “su uyur düşman uyumaz”. 
Bizce silahlar olmasa da insanlar çatışacaktır. Savaşların sorumlusu hiç bir zaman silahlar olmamıştır. Çatışma ve cehalet ruhu bünyeden atılmadığı sürece bu böyle kıyamete kadar sürüp gidecektir. 
Mecburen başkalarının kötü niyetine esir olmamak için siz de silahlanacaksınız. Dolayısıyla silahlanma insan ruhunun, hırsının iyilikleri yanında kötülüklerinin de bir mahsulü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum şüpheyi, şüphe endişeyi, endişe tehdit algılamasını harekete geçirmektedir. 
Karşılıklı düşmanlıklarda silah veya kuvvet üstünlüğünü elinde tutanlar, genellikle daha pervasız daha zalim olmaktadırlar. 
Silah üstünlüğünü ele geçirmiş olan tarafın çoğu kere sen benim suyumu bulandırıyorsun tarzı kurt-kuzu hikâyesini andırır bahaneler ileri sürmeleri çatışmayı tetiklemeleri çok sık karşılaşılan olağan vakalardandır. 
Mesela soğuk savaş döneminde NATO Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanı Rogers şöyle demişti; “Biz adil ve kalıcı, genel bir barışı değil hareket serbestliğimizi ve bağımsızlığımızı koruyacak bir barışı arıyoruz.”
Soğuk savaş bitti ve savaşı ABD kazandı. SSCB dağıldı. Ne oldu? ABD zincirlerden boşalmış gibi başka ulusları tehdit etmeye başlamadı mı? Hani, barışı arzu ediyorlardı? 
Karşı taraf sizinle rekabet edecek gücü elde tutuyorken, adil ve kalıcı bir barışa razısınız. Rakip güç ortadan kalktıktan sonra kendinizi egemen güç, karşı koyulmaz güç, küresel tek güç olarak tanımlıyorsunuz ve saldırganlaşıyorsunuz. O vurmadan ben vurmalıyım, o tehdit etmeden bertaraf etmeliyim diyor, önleyici vuruş doktrinini geliştiriyorsunuz. Üstünlüğü elinde tuttuğunuz için vuruyor ve bertaraf ediyorsunuz. Silahlanma yarışında geride kalmanın maliyeti savaşı kaybetmekle bitmiyor. Başkalarının emrettiği şartlardaki barışı kabul etmeye de mecbur kalıyorsunuz. 
Bu durumda başkalarının kötü iradelerine mahkûm olmamak ve şerefinizi korumak için siz de mecburen silahlanma yoluna gidiyorsunuz. 
ABD-İran çatışmasına bakınız; karşılıklı söz düelloları her şeyi ifşa ediyor. 
İran yönetimi diyor ki, enerjiden ve teknolojiden yararlanmak hakkımdır. Uranyum zenginleştirme işlemlerine başlayacağım. 
ABD diyor ki; Hayır olmaz. Sen uranyumu zenginleştirirsen (buradan plütonyum yaparsın. Uranyumu enerji amaçlı kullanmazsın silah yaparsın) ne yapacağını bilemeyiz size güvenemeyiz! 
İran halkı diyor ki, yöneticilerimiz enerji amaçlı nükleer faaliyetleri başlattılar. Nükleer silah yapmayacağız diyorlar. Kaldı ki, nükleer silah yapmak hakkımız neden yok ki? Sizde var, İsrail’de, Çin’de, Hindistan’da, Pakistan’da ve bir düzine ülkede var. Nükleer enerji deseniz 10 düzine devlette var bizde niye yok? 
Daha geçen gün İsrail Savunma Bakanı dedi ki; ABD ve Çin’den sonra dünyanın üçüncü büyük askeri gücüyüz. Yani Rusya Federasyonu, İngiltere, Fransa ve Hindistan’ı geçmişler. Bu durumda hasmımıza karşı kendinizi korumak için tedbir almanız gerekmez mi? 
İsrail diyor ki; İran’ın nükleer silahlara sahip olma arzusunu kabul edemeyiz. 
— Peki, ne yaparsınız? 
— Osirak’ta olduğu gibi vururuz. 
— Nasıl yapacaksınız? 
— Uluslararası toplumu harekete geçireceğiz ABD’yi iteceğiz, yeterli arzuyu yaratamazsak biz kendimiz vuracağız. 
— Vurur musunuz? 
— Vururuz!
— Hakkınız var mı? 
— Hak değirmende olur. Uluslararası hukukta haksızda olsanız galip gelirseniz sizin talepleriniz hak haline gelir. 
Yani hak kuvvete tabidir. Kuvvetli olan haklıdır. 
Konuya devam edeceğiz…

NÜKLEER SİLAHSIZLANMA SORUNU -II-

16.02 2006

ABD Başkanı Bush geçenlerde şöyle bir demeç verdi: 
“İran nükleer silah yaparak, halkını özgürlükten mahrum bırakmak istiyor.”
İnanın bu sözün ne manaya geldiğini, hangi mantığı taşıdığını anlamak için ya sıfır numara aptal olacaksınız ya da bu söze felsefi derinlik atfedip anlamını çözmek için aylarca düşünüp duracaksınız! Aptallaştıkça aptallaşacaksınız. 
Ne alakası var? ABD nükleer silah yapmış olarak halkını özgürlükten mahrum mu bırakıyor? 
“Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” kabilinden ipsiz sapsız bir laf… 
Karşı tarafı haksız çıkartmak ve engellemek istiyorsan bari deki; Biz sizin liderlerinize güvenemeyiz. Bunlar akşam yatar sabah kalkarlar, ne yapacakları belli olmaz. Bunların elinde nükleer güç olursa, bizi uyku tutmaz. Bunlar Ortadoğu’nun despot liderleridir. Her ne kadar seçimle iktidara gelseler dahi bizce meşruiyet taşımazlar. (Biz Soros’un getirdiklerini pembeli, turunculu devrimleri makbul sayarız) 
Halkın iradesini temsil etmezler. Bunların akşamdan sabaha ne yapacakları belli olmaz. Bu yüzden nükleer silaha sahip olmalarına müsaade edemeyiz. 
Senin esas niyetin başka olabilir: İran nükleer silaha sahip olduğu takdirde ucuz maliyetle Ortadoğu’yu çıkarına göre şekillendirme amacına engel olacağını düşünüyorsan, hedeflerine riske etmeden ulaşmak amacındaysan böyle söyleyebilirsin. Şayet gücün yeter ve kuvvet yolu ile engelleyebiliyorsan senin söylediğin tezler karşı tarafın iradesini aşıyorsa kuvvete dayalı hukukun adil hukuk olarak işlem görecektir. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi… 
Nükleer silahlanma sorunu soğuk savaş döneminde iki bloğun güç yarışında üstünlüğü ele geçirmek için manevra olarak kullandıkları politik-diplomatik bilek güreşidir. Silahlanmanın ve güvensizliğin, kendi kendini destekleyen süreç olarak işlediği yarışın zincirleme artışının bu sebepten kaynaklandığı taraflarca kabul edilmesinden sonra bu çılgınlığa bir son verelim anlayışının benimsenmesiyle başladığı bilinmektedir. 
Peki, taraflar bu sonuca nasıl ulaşmışlardı?
Öncelikle aşırı silahlanma aşırı şüphecilikten kaynaklanmaktadır. Karşı tarafın niyetini kötü olarak nitelemişseniz, onun amaçlarının öyle olmadığına sizi inandırması çok zor olmaktadır. Karşı taraf kötü niyetliyse ve öyle olduğuna inanıyorsanız o mutlaka kötülük yapar. Bu durumda siz ne yapacaksınız? Önleyici saldırı doktrini ile onu kötülükten men edeceksiniz. 
Peki, sizin herhangi bir zamanda karşı tarafa zarar vermemek gibi bir garantiniz var mı? 
— Var! Nedir o? – Biz uluslararası sorumluluğa tabi uluslarız. Sıkışsak dahi o kötü silahları kötülere karşı bile kullanmayız. 
— Ama Japonya’da kullandınız? — O zaman tesirlerinin bu kadar yıkıcı olduğunu bilmiyorduk. 
— Bilmiyorduk olur mu? Pasifik’teki savaşları kazanmanız çok zorlaşmıştı ve büyük insan kayıpları veriyordunuz. Hasmı teslim olmaya zorlamak için bilinçli kullandınız! — Hayır! O, o zamandı! 
— Yeniden sıkışık bir durumla karşılaşsanız nükleer silahlar kullanmayacak mısınız? 
— Muhtemelen kullanmayacağız!
— Geçen 3 yıl içinde Başkan Bush taktik sahada kullanılmak üzere küçük çaplı 5 bin civarında nükleer silah yapım emri verdi. Bunları süs için mi yaptınız? Kullanmayacaktınız niye yaptınız? 
— Onları caydırıcı gücümüzü artırmak için yaptık. 
— Yani küçük çaplı nükleer silahları kullanarak konvansiyonel kuvvetlerinizin zayiat vermesini önlemek gibi bir fikriniz yok? 
— Bu durumda onları süs için yaptınız. 
Şimdi gelelim cephedeki duruma: 
Tespit 1: Bizce ABD+İsrail, İran’a vurmaya karar vermiştir. 
Tespit 2: İran nükleer silah yapmazsa da vurulacaktır. 
Tespit 3: İran, ABD’nin niyetini anladığı için nükleer silahlanma meselesinde acele ediyor. 
Tespit 4: Nükleer savaş kazanılamaz savaş konseptidir. Şayet İran nükleer silahlara sahip olursa, ABD+İsrail Fars Körfezi savaşını kazanamazlar. Bu durumda acele etmek ve nükleer silah yapmak İran milli güvenliğinin en acil en ivedi ve en çabuk ulaşılması gereken ulusal hedefidir. 
Sonuç: İran nükleer silahlara sahip olmak için çaba gösterdiğinden dolayı vurulmayacaktır. İran’a vurulma kararı alınmıştır. Ortadoğu coğrafyasında Irak, İran, Mısır, Türkiye, S.Arabistan gibi bölgesel güç mikyasındaki ülkelerin ufaltılması hedefine bağlı olarak kurbanlık koyun sırası İran’a gelmiştir. Kesim işi yapılacaktır. Irak’ta kurbanın gözünü bağladılar. Öyle kestiler. Şimdi aynı oyunu İran’a oynamak istiyorlar. İran karşı tarafın niyetini anladığı için acele nükleer silah yapmak istiyor. Gözü bağlı mezbahaya gitmek istemiyor sorun budur. 
Çünkü nükleer silahı olsa vuramayacaklar… Bunlar risksiz zayiatsız savaş kazanmaya alıştıkları için İran’ı çantada keklik yapmaya çalışıyorlar.

NÜKLEER SİLAHLANMADA FELSEFE VE MALİYET SORUNLARI -I- 

17.02.2006

İran’ın nükleer silah yapması Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılması düşüncesini felç edecektir. Gerçi bu yolda ilk adımı İsrail atmıştı. İsrail’in resmen dünyada 3. büyük askeri güç olduğunu (ABD ve Çin’den sonra) açıklamasından sonra bunun zincirleme etkiler meydana getireceği beklenmelidir. 
ABD, İran’ın nükleer güç olmasını engelleyeceğini askeri güç kullanmak dahil her yola başvuracağını söylemektedir. Amerikan karşıtlığı arka bahçesi Güney Amerika’da da artmıştır. Venezüella, Peru, Bolivya, Arjantin, Şili sırayla ABD karşıtı yönetimlerin eline geçmiştir. Venezüella Devlet Başkanı Amerikan saldırılarına karşı halkı silahlandıracağını söylemiştir. 
Özetle ABD, İran’ı hedefinden vazgeçirse dahi Güney Amerika ülkelerini tutamayacaktır. ABD bu yüzyılın ilk çeyreğinde en az iki asır sürecek hegemonya iddialarından vazgeçmek zorunda kalacaktır. 
Soğuk Savaş döneminde öteki ülkelerin nükleer silah yapmasını önlemek için NPT (Nükleer Silahların Sınırlandırılması) Antlaşması yapılmıştı. Bu anlaşma ile nükleer silahları olmayanlar nükleer silah yapmayacak olanlar da karşılıklı dengeli silah indirimi ile ellerindeki silahları atacak tüm dünya nükleer silahlardan arınacaktı. Uygulama öyle olmadı. Yapanlar yaptığını daimi hak haline getirdiler. Yapmayanları kaybedecekleri klasik çarpışmaları kazanmakta tehdit unsuru haline getirerek teslimiyete zorladılar. 
Nükleer silah tekelini elinde tutan ülkeler kendi hegemonyalarını kalıcı hale getirmek için şu sözleri söylediler: 
– Nükleer silahlanma yarışı bir defa başladı mı, helezonvari ilerlemeye neden olacak ve bu işin sonu gelmeyecektir. 
— Nükleer silahlanma yarışı geniş ölçüde teknolojik ve ekonomik imkânları yutar, bu ulusun ekonomik gelişmesini engeller. Silahlanma yarışı hayat standartlarını yükseltme imkânlarını geriletir. 
— Bir ülkenin arazisinde nükleer silahların mevcut olması, ülkenin direkt olarak nükleer bir hedef olması cezasını doğurur. 
Nükleer güç olmanın lüzumuna inanan bir kısım analizciler şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
– Nükleer silahlara sahip olmak; ülkenin bağımsız hareket etme özgürlüğünü verir, ulusal prestiji yükseltir. Dolayısıyla uluslararası yarışım da etkili olma imkânlarını sağlar. 
— Nükleer silahlar savaş alanında konvansiyonel silahlara karşı üstündür. Nükleer silahlara sahip olan bir ülkeye karşı dünyanın en büyük klasik kuvvetlerini toplasanız bile zaferi asla kazanamazsınız 
– Nükleer silahlara sahip olan tarafın her türlü uluslararası tepkiye rağmen nükleer güç kullanmasını önleyecek bir yöntem mevcut değildir. Kullanır ve savaşı kazanır. Kazanan daima haklıdır. Gayri meşru iş yaptığından dolayı mütecavize karşı herhangi bir yaptırımda bile bulunamazsınız. 
— Şayet her iki tarafta da nükleer silah varsa taraflar karşılıklı olarak kullansalar dahi karşılıklı bir kaç nükleer darbeden sonra bu yolla sonuç alamayacaklarını anlar ve savaşmaktan vazgeçerler. 
— Nükleer silahların geliştirilmesi konvansiyonel (klasik) kuvvetlerden vazgeçmek anlamına gelmemektedir. Klasik kuvvetler arazi zaptı, istikrar, güvenlik ve asayiş sağlamak, terörizme karşı savaş ihtiyaçlarını karşılamakta vazgeçilmez değere sahiptir. 
Bu durumda klasik kuvvetleri elde bulundurarak, nükleer silahlara sahip olmak yolu bağımsızlığı ve hareket özgürlüğünü muhafaza etmekte en etkin yol olarak ortaya çıkmaktadır. 
Soğuk savaş döneminde Amerikan anlayışı konvansiyonel kuvvetler arasındaki eşitsizliği nükleer silahların kullanılmasıyla telafi edileceği temel fikrine istinat etmiştir. Günümüzde ABD’nin büyük klasik kuvvetler elde bulundurmaktan ziyade dünyanın dört bir yanına dağılmış deniz ve hava üslerini elde tutarak nükleer kuvvetler her an başvuracağı tehdidini sürdürmesi nükleer kapasiteyi tehdit ve caydırmanın ötesinde bizzat kullanmak ve sindirmek için bir kaynak olarak muhafaza ettiğini göstermektedir. 
Gene soğuk savaş döneminde ilerleyen harekât içinde en az yüzlerce nükleer silahın kullanılması öngörülmüştür. 
Nükleer silahların tesirlerini inceleyen bilim adamları 30 kiloton kapasitedeki 400 adet nükleer bombanın meydana getireceği tahribat 2. Dünya Savaşı’nda 4 yıl boyunca meydana gelen tahribata eş değer bir yıkım meydana getireceğini ortaya koymuştur. Bilindiği üzere II. Dünya Savaşı’nda toplam 65 milyon insan ölmüştür. Günümüzde nükleer silahlara dayalı bir savaşın yapılmamasının garantisi nükleer silahlara sahip olmamak değil, bizzat sahip olarak karşı tarafı kilitlemektir. 
Nitekim Irak harekâtı öncesi Amerika mecbur kalırsa küçük çaplı nükleer silahları kullanacağını deklere etmiştir. Tepenize nükleer ateşin düşmesini istemiyorsanız sizinde elinizde mukabele imkânı bulunmalıdır. 
Peki, nükleer silahlara sahip olmak, gelişmekte olan bir ülkenin ekonomik imkânlarını yutar mı? 
Konuya devam edeceğiz.

NÜKLEER SİLAHLANMADA FELSEFE VE MALİYET SORUNLARI -II- 

18.02.2006

Makalenin birinci bölümünde nükleere silahlara sahip olmanın leh ve aleyhindeki görüşleri analiz etmiş, nükleer silahlara sahip olmadan savaşı kazanmak dâhil bağımsız bir dış politika izlenemeyeceği sonucuna varmıştık. 
Büyük Atatürk diyor ki; “Bağımsızlık benim karakterimdir.” Yani bağımsızlık TC’nin karakteridir. Bu karakteri nasıl muhafaza edeceksiniz? 
Enerjide dışa bağlanarak, savunmada dışa bağlanarak, ekonomide IMF’den emir alarak olmayacağına göre Nükleer silahlanmaya gitmenin ekonomik gelişmeye engel olacağı tezi tamamen yanlıştır. 
Tersine nükleer teknolojiye sahip olmamak enerjide, tıpta, kimya, metalürji, iletişim, elektronik ve ARGE’de tamamen dışa bağımlı olarak kalmaya mahkûm olmak ömür boyu asla iflah olmamak demektir. 
Kaldı ki, makalenin devamında nükleer maliyetleri analiz ettiğimizde görülecektir ki, 50 adet F–16 uçağı maliyetine, orta seviyede bir nükleer güç olma ve bunu idame ettirme imkânı bulunmaktadır. 
Nükleer güç olmanız halinde komşularınıza veya deniz aşırı güçlere karşı bir harbi kaybetme imkânı tamamen ortadan kalkmakta size karşı hasımlarınızın subversiv savaş (cephesiz) veya günümüzdeki adıyla asimetrik savaştan başka bir yolu bulunmamaktadır. Şimdi şu soruları kendi kendimize sormamızın zamanı gelmiştir. 
— Yüksek komuta sanatı neyi gerekli kılmaktadır? 
— Muharebe alanında hasıma yenilmemeyi 
– Nasıl yenilmeyeceksiniz? 
— Pozisyondaki açığınızı gidererek. 
Hani stratejide “yığınaktaki hata savaşın devamı boyunca giderilemez” ana fikri var ya… İşte o…
Daha başlangıçta nükleer silah kapasiteniz yoksa yığınakta hata yapmışsınız demektir. Hatta yığınak yapmamışsınız demektir. Hatta harbe hazırlık bile yapmamışsınız demektir. Hatta savaştan önce ordularınızı terhis etmişsiniz demektir. Kazanmayacağınız kesin olan bir muharebeye giriyor, intihar ediyorsunuz demektir. 
Bizce günümüz dünyasında nükleer silaha sahip olmadan güvenlik sağlamak ham hayaldir. Bu girişten sonra kısaca nükleer silahlanmada maliyet sorunlarına da bir göz atmak gereklidir. 
1- Özel bölünebilir nükleer maddenin imali 
2- Savaş başlığı imalatı ve bunların depolanması 
3- Atma araç ve vasıtalarının imalı ve düzenlenmesi Uranyum 235 (U–235) ve Plütonyum 239 (Pu–239) nükleer silahın ana maddesidir. 
1 kg bomba niteliğindeki Uranyum 11–12 bin dolara mal olmaktadır. 20 kilotonluk bir bombada 25 kg uranyum vardır. 
Dolayısıyla 20 kilotonluk bir bombanın maliyeti 250–300 bin dolardır. 
(Soruyoruz bu paralar Türk ekonomisinin tüyünü oynatır mı?) 
20 kilotonluk (KT) bir bomba için 8 kg Pu–239 yeterlidir. Bunun değeri de 250 bin dolardır. Yılda 8 kg silah nitelikli Plütonyum üretim masrafı 22 milyon dolar yıllık işletme masrafı da yaklaşık 5 milyon dolardır Bu reaktör 40–50 MWth ise maliyet budur. Şayet 350 MWth lik reaktör kurarsanız, maliyetler şöyle olmaktadır: 
Yılda 40 kg plütonyum (5 bomba) Yılda 80 kg plütonyum (10 bomba) 
Toplam yatırım 34 milyon dolar 39 milyon dolar
İşletme masrafı 12 milyon dolar 21 milyon dolar
Toplam =36 milyon dolar- 60 milyon dolar 
1 bombanın maliyeti 7,2 milyon dolar 8 milyon dolar 
Reaktörün gücü 500 MWth çıktığı zaman 160 kg’lık plütonyum (yıllık 20 bomba) maliyet 87 milyon dolar. Yapım maliyeti 10 milyon dolar, işletme masrafı olarak kabaca 100 milyon dolar etmektedir. Bu durumda bir bombanın maliyeti 5 milyon dolar olmaktadır. 
100 adet savaş başlığının imalatı 200 milyon dolardır. Orta menzilli 50 füzenin maliyeti 900 milyon dolardır. Ayrıca elde mevcut bombardıman uçaklarına atma düzeneği ilave edilerek kullanılabilir. 
5 yıllık bir süreçte orta derecede nükleer güç haline gelmek için 2 milyar dolar civarında bir para gereklidir. 
Bu paraların üçte birini (600 milyon dolar) tankları modernize etmek için İsrail’e vermedik mi? 
Sonuç 10 yıllık bir süreçte orta çaplı bir nükleer kapasiteye sahip olmak Türk Hava Kuvvetlerine tanesi 50 milyon dolardan 50 uçaklık bir filo almak kadar bir maliyet doğurmaktadır. 
Su uyur düşman uyumaz, ben basiretimizin bu kadar bağlanmasını anlayamıyorum. İsrail’de, İngiltere’de, Fransa’da nükleer bomba var, Türkiye’de yok. Fransa çok büyük bir devlet mi? İyi yönetimler elinde Türkiye, Fransa’yı 10 yılda yakalar ve iki misli öne geçer. Neden uyuyoruz? 
İran’ın nükleer silah yapma teşebbüsü gözümüzü açması gereklidir. İran’ın nükleer silaha sahip olması bizi rahatsız eder, ancak aynı derecede İsrail’in, Rusya Federasyonu’nun nükleer kapasiteye sahip olması da bizi rahatsız etmelidir. Etmektedir.
Önümüzdeki dönemde kimsenin kimseye askeri güç kullanmaya teşebbüs etmemesi için nükleer silaha sahip olmak milli güvenliğin, bağımsız (özerk) hareket etmenin temel dinamiği haline gelmiştir. 
Bu silahlara mutlak surette sahip olmak mecburiyetindeyiz. Göreceksiniz İran’ın nükleer teşebbüsünü önleyemeyecekler… Ben en çok bu pisliğe Türkiye’yi bulaştıracaklarından korkuyorum.

NÜKLEER SİLAHLANMADA FELSEFE VE MALİYET SORUNLARI -III- 

19.02.2006

İlk çağda yaşamış krallardan birinin şöyle söylediği rivayet edilir: “Öyle şeyler yapacağım ki, ben bile ne olacağını bilmiyorum. Dünyaya dehşet salacağım…”
İnsanın içinde hem iyilik hem de kötülük dürtüleri mevcuttur. Sokakta elinde 100 dolarlık cep telefonuyla konuşarak giden bir genç kızın elindeki telefonu gören bir kapkaççının ne yapacağından emin olamazsınız. Hele hele zaruret halinde bu kapkaççının gözünü kan bürümeyeceğini söyleyemezsiniz. 
Konvansiyonel silahların maliyetli oluşu özellikle batı bloğunda daha ucuza güvenlik sağlamak düşüncesini harekete geçirmiş nükleer silahları kendi tekellerine almışlar, klasik kuvvetleri de kendi dışındaki dünyaya serbest bırakmışlardır. Böylece onları maliyetli bir güvenlik anlayışıyla karşı karşıya bırakmakla kalmamış ekonomik olarak da toparlanmalarına engel olmuşlardır. 
Başlangıçta batı bloğu içinde nükleer güce erişmiş devletlerin bu durumu, ön kabul olarak ele almışlar. Dünyanın nükleer silahlardan arındırılması genel sorununu başkalarının sahip olmaması anlayışına dönüştürmüşler sahte çevreci, yeşil hareketleriyle gelişmekte olan ülkelerin nükleer enerjiden yararlanmasını engelleyen sivil toplum örgütlerini kurmuşlardır. 
Batının kendi kurgusuna göre; “Nükleer savaş konsepti kazanılamaz savaş konseptidir.” Burada bu fikir iki tarafın da elinde nükleer silah varsa geçerlidir. Taraflardan birinin elinde nükleer silah varsa karşı taraf konvansiyonel güçler bakımından üstün olsa dahi savaşın nihai galibi nükleer güce sahip olan taraftır. 
Bunun böyle olduğunu Falkland’ savaşında gördük. Adaları İngiliz kuvvelerini yenerek ele geçiren Arjantin kuvvetlerine karşı nükleer silah kullanılacağı tehdidi savurunca Fransa, İngiltere’ye Arjantin füzelerinin frekansını verdi ve savaşı Arjantin kaybetti. 
Yani nükleer silaha sahip olmayan tarafın üstün konvansiyonel silahlara sahip olsa dahi nükleer silahlara sahip ülkeyi yenmesi mümkün değildir. 
Bu durumda şu tespitleri yapabiliriz: 
1- Klasik kuvvetler pahalıdır, maliyetlidir. Nihai zaferi kazanmakta gücü sınırlıdır. 
2- Nükleer kuvvetler ucuzdur. Kati güvenlik sağlar.
3- Klasik kuvvetler bakımından üstün olsanız dahi nükleer güce sahip bir ülkeye karşı savaşamazsınız. Nihai zafer mutlak suretle rakibinize aittir. 
4- Küreselleşme ve adil bir barış bütün ülkelerin nükleer kapasiteye erişmesi, güçlü-güçsüz ayrımının ortadan kalkmasını müteakip genel bir silahsızlanma ile sağlanabilir. 
Tansiyonu düşürmek için şüpheleri ortadan kaldırmak gerekir. Şüpheyi ortadan kaldırmak karşı tarafın iyi niyetine güvenerek temin edilemez. 
Günümüzde tam güvenlik, nükleer kapasitede eşitlik, karşı tarafı tamamen imha edecek gücü elde etmeyi hedef alan silahlanma yarışıyla değil, yapılacak saldırının çok pahalıya mal olacağı caydırıcılığıyla temin edilebilir. 
Stratejisiler şöyle demiştir; 
– Nükleer silahların mevcut olduğu yerde savaş, siyasetin başka vasıtalarla devamı olmaktan çıkar. 
Bu ne demektir? 
Aslında sizin elinizde nükleer silah olmadığı sürece siyaset yapamazsınız. 
Siyaset yapabilmek için karşı tarafın gözünü korkutmak için elinizde nükleer silah olmalıdır. Nükleer silahınız varsa hasmınız size dokunamaz savaşı bir tehdit vasıtası olarak kullanamaz. 
Düşünelim İran’ın elinde caydırıcı bir nükleer kapasite mevcut olsa ABD+İsrail bu kadar pervasız hareket edebilirler mi? 
Irak’ın elinde nükleer silah olsaydı, nükleer mayınlar bulunsaydı, bu kadar kolay işgal edilebilir miydi? 
Muhtemelen saldırmaya teşebbüs etmezlerdi. 
Askeri stratejistler nükleer savaş konseptiyle ilgili olarak şöyle söylemişlerdir; “Nükleer silahlar kullanıldıktan sonra orduların savaşması beklenmemelidir.”
“Konvansiyonel savaş hiçbir zaman konvansiyonel kalmayacaktır” Nükleer silaha sahip olan taraf sıkışınca elindeki gücü kullanacaktır. 
“Savaş çoğu kere tesadüflere ve beklenmedik hareketlere istinat eder hiçbir ulus bekasını karşı tarafın iradesine ve tesadüflere teslim edemez. Sıkışınca her türlü şeyi yapacaktır.”
“Saldırganın niyetini tahmin edemezsiniz.”
Bush’un oğlu Bush Türkiye’den yeni bir devlet çıkartmaya karar vermişse ya onun iradesine teslim olacaksınız ya da anasından doğduğuna pişman edeceksiniz. 
(Bu meyanda klasik kuvvetlerimizin en güzide ve en tesirli unsurları arasında yer alan Türk özel kuvvetlerinin derin devlet söylemleriyle neden bu kadar yıpratılmak istendiğini anlayabilirsiniz) 
“Silahlanarak silahlanmanın yolunu açmak tenakuz (çelişkiye düşmek) değildir. Güçlü olmadan masaya güçlü oturamazsınız.” Yani silahlanma silahlardan arınmanın temel dinamiğidir. 
Günümüzde nükleer silaha sahip olmak arı ile sinek arasındaki farka benzemektedir. Nükleer silaha sahip olanlara kimse eliyle yakalamak cesaretini gösterememektedir. 
Günümüzde “nükleer silahları ilk kullanan taraf olmayacağız” söylemi de temelsizdir. Sıkışan taraf kullanır, zayiattan kaçınan taraf kullanır, kullanılmayacağına dair bir garanti yoktur. Saldırganın niyetini tahmin edemezsiniz. Hasmın karakteri, niyeti, size atfettiği değer, ağır zayiat görmenize sebep olabilir. Kaldı ki, günümüzde nükleer üstünlüğü elinde bulunduran Atlantik güçlerinin kendi halkına karşı bile ne kadar acımasız olduğu görülmekte. Geçenlerde Amerikan polisi silahtan enterne ederek yakalayacağı sanığın beynine kurşun sıkarak öldürdüğünü televizyonlarda izledik, bunların çok acımasız olacağı Kızılderililerin topyekûn imha edildiği savaşlardan biliyoruz. Hollywood filmleri, Teksas-Tommiks romanları, Amerikan ruhuna hâkim acımasızlığı deşifre eden delillerdir. Pire için yorganı yakmaktan imtina etmeyeceklerini ortaya koymaktadır. 
Bu durum bizim coğrafyamızda teknik üstünlük sayısal üstünlük gibi şimdilik onlarla rekabet etme şansı olmayan alanlarda müzakere süreçlerinden önce nükleer silaha sahip olma tekelinin kırılması (nükleer silah yapmama tekeli) hedefine dönük olmasını gerekli kılmaktadır. 
Nükleer silahlarda denge veya eşitlik, hareket serbestliğinin korunması gibi daha ileri amaçlardan önce nükleer silahlanma tekelinin kırılması ve caydırıcılık konusunda ilk adımın atılmasını gerekli kılmaktadır. 
Güvenlik sorunu iki şekilde çözüme kavuşturulmaktadır. Bir asgari emniyetin tesisi, iki bunun istikrarlı hale getirilmesi. 
Güvenlik aynı zamanda güvenilir ve bilge adamlar ihtiyacı sorunudur da. 
Bunun temeli hümaniter ahlaka sahip olmak, insanların eşit yaratılışta olduğunu kabul etmek, ötekilerin elindeki kaynakları karşılıklı rıza temeline dayalı ahlaki bir (ticaret yoluyla) anlayışla değerlendi rmek yani kısaca insan olmakla mümkündür. Hâlbuki günümüz dünyasında durum böyle mi? 
Günümüzde halkımız ve yöneticilerimiz dâhil hepimiz büyük bir güvenlik duygusu içinde yaşıyoruz. Güvenlik içinde olduğumuza o kadar inandırılmışız ki, coni ve Yahudi kardeşlerimizi müttefikimiz olmaları sebebiyle bize karşı nükleer güç kullanmayacaklarını, bize karşı tehdit olmayacaklarını değerlendiriyoruz. Bu düşüncenin yanlış olup, olmadığını bile bilmiyoruz. 
Güvenlik sürekli faal olmayı, uyanık olmayı ve isabetli kararlar almayı gerektiren hata kabul etmeyen son derece hassas bir alandır. 
Hâlbuki hasmın güvenlik içinde, emniyet içinde olduğu duygusunun pekiştirilmesi modern stratejinin temel dinamiğidir. Soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidiyle pekiştirilmiş Türk askeri stratejisini indoktrine ederken, onlarla ticaret (sanayi işbirliği yapılması dahil) yapmamıza bile mani olmadılar mı? 
Batı, bizi bakar kör haline getirmekle kalmamış, güvenliğimizin ve tehdit algılamamızın ne olduğu noktasında bile yanıltmıştır. Bu işlerde işbirlikçilerin, rüşvet alanların, aşağılık duygusuyla teslim olanların her zaman yanıltıcı rolü bulunduğunu da dikkate almak gereklidir.

NPT (NÜKLEER SİLAHLARIN SINIRLANDIRILMASI) ANLAŞMASI NEDİR? NELERİ İÇERİYOR? İRAN KRİZİNDE ABD HAKLI MI?

21.02.2006

Ben konuya girmeden önce fikrimi peşinen söyleyeyim de kimse lafı nereye getirmek istiyor diye merak etmesin. İran’ın nükleer silaha sahip olması bölgesel dengeleri bozar, İsrail’in nükleer silahlara sahip olmuş olması zaten dengeleri bozmuştur. Dengenin düzeltilmesi için Türkiye’nin de nükleer güç haline gelmesi (hem silah hem enerji anlamında) gerekir. İran’ın ısrarlı tutumu ve Türkiye’nin artan enerji ihtiyacı bunu zorunlu hale getirmektedir. 
Önümüzdeki dönemde bilim ve teknolojideki gelişmeler spekülatif keşifler daha kararlı elementlerin parçalanması gibi yeni teknikleri başaracak hale gelmiştir. Kaldı ki, günümüzde mühendislik alanındaki ilerlemeler nükleer madde elde etme ve bunu silaha döndürmeyi küçük çaplı laboratuvarlarda bile mümkün hale getirmiştir. Bu antlaşmanın uzun süre uygulanması mümkün gözükmemektedir. NPT anlaşması yakın bir gelecekte delinecektir. Bu yasağı ilelebet sürdürmenin imkânı, ihtimali yoktur. 
Şimdi bu girişten sonra NPT antlaşmasının tahliline geçelim. 
Nükleer silahların yayılması sorunu 1965’de dünya gündemine geldiği zaman şu ilkelere dayanması gerektiği ilan edildi. (BM Genel Kurulu’nda) 
– Yapılacak NPT anlaşmasında nükleer silaha sahip devletlerin veya nükleer olmayan devletlerin her çeşit nükleer silahı, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak yayılmalarını sağlayacak kaçamak hükümler bulunmamalıdır. 
— Nükleer devletlerle, nükleer olmayan devletlerarasında sorumluluklar ve yükümlülükler bakımından kabul edilebilir bir denge kurulmalıdır. 
— Nükleer silahsızlanma başta olmak üzere genel ve tam silahsızlanmanın sağlanmasına doğru bir adım olmalıdır. 
— Antlaşmanın etkili olabilmesi için kabul edilebilir ve uygulanabilir hükümler taşıması gereklidir. 
— Antlaşma herhangi bir devlet veya devletler gurubunun bölgelerinde nükleer silahlardan arınmak amacıyla bölgesel antlaşmalar yapma hakkına engel olmamalıdır. 
BM’deki tartışmalar esnasında şu konular üzerinde ısrarla durulmuştur: 
– Nükleer devletler (ND) nükleer silahları ve teknolojisini başkalarına devretmeme yükümlülüğünü üstlenecektir. 
— ND nükleer silahları bunlara sahip olmayan ülkelere karşı kullanmamayı üstlenecekler. 
— ND veya nükleer silah sahibi olma yolunda bir devlet tarafından tehdit edilebilecek ülkelerin güvenliğinin BM (Birleşmiş Milletler) aracılığıyla üstlenilecektir. 
— Bütün denemelerin yasaklanması, nükleer silah ve silah taşıyıcılar yapımının dondurulması, var olan nükleer silah stoklarının azaltılması da dâhil olmak üzere silahsızlanma yolunda önemli adımlar atılmalıdır. 
— Nükleer silah sahibi olmayan devletleri bu silahları yapmamayı veya almamayı üstleneceklerdir. 
Bu ifadeler ve hükümlerin amacı ne? 
1- Esasen bütün devletler nükleer silahları bırakacak. Öncelikle sahip olmayanlar yapmayacak, yapanlar karşılıklı olarak azaltacak daha sonra silahlar ortadan kaldırılacak bütün dünya nükleer silahlardan arındırılacak. 
2- Antlaşma kabul edilebilir talepleri kapsayacak, ikiyüzlü ötekini savunmada aciz bırakacak hükümler taşımayacak. 
3- Nükleer olmayan bir ülke nükleer bir saldırıya uğrarsa BM onu koruyacak. 
Bir defa yapılan bir saldırıyı izale edecek, onu engelleyecek bir teknoloji yoktur. İkinci nokta saldırıya uğrayan devleti himaye edecek bir nükleer devletin elinde tahribatı önleyecek bir teknolojik yetenek mevcut değildir. Mütecavizin saldırması halinde onu durduracak bir sistem mevcut değil (yani patlama anında nükleer yangını mı söndürecekler?) 
Yani nükleer silahı olmayan ülkenin himaye edilmesi sorunu havada kalmış bir garantiden başka bir şey değildir. 
4- Bu anlaşma hükümlerini öncelikle nükleer tekele sahip ülkeler kendileri ihlal etmişlerdir. 
(1965’den – 200’e kadar dönemde)

– Nükleer teknolojiyi başkalarına vermiş ve kullandırmışlardır. Clinton bizzat kendi ağzıyla İsrail’e nükleer siviçleri verdiklerini itiraf etmiştir. Keza Almanya, İsrail’e nükleer atış yapma kapasiteli DOLPHİN sınıfı deniz altılar vererek atma vasıtaları üretim ve satışı sözleşmesini ihlal etmiştir, 
– Nükleer silaha sahip olmayan ülkelerin güvenliğini BM’nin nasıl sağlayacağı somut bir şekle kavuşturulmamıştır. 
Bu konuda BM Genel Kurulu’nda De Gaulle “Batının genellikle ABD’nin nükleer şemsiyesine ve caydırıcılığına inandığını söylemiş” Malta delegesi ise şu itirazı yapmıştır; “Hayati çıkar, beka ve hakların savunması konusunda dostlara güvenmek çok güzel şeydir. Dostların istenildiği gibi ve istenilen zamanda yardıma koşacakları kesin değildir. Bir ülkenin hayati hak ve çıkarları bilhassa bekası bunların nükleer savunmasını yapacak olanların görüş açısı altında incelenemez.” 
İsveç temsilcisi Myrdal 1966 yılında şunları söylüyordu: “Ülkelerin nükleer ve nükleer olmayanlar olarak ikiye ayrılması yanlıştır. Ülkeler;
1- Nükleer silah sahibi süper devletler. 
2- Sınırlı ölçüde nükleer silah yapma yeteneği olan devletler. 
3- Nükleer silah yapabilecek devletler. 
4- Nükleer silah sahibi olmayanlar 
şeklinde ayrılması gerekir. 
1966 yılında Çin NPT Antlaşmasına karşı çıkmıştır. Çin’e göre antlaşma “iki büyük devletin devrimci harekete karşı ittifakıdır.” (Aslında bu tanımdaki ideolojik ifadeyi çıkartırsanız şöyle bir sonuca varırsınız: ABD ve SSCB bu anlaşma ile dünyayı çıkar alanlarına bölmüşlerdir. Bilinçli bir taksim, bilinçli bir yanıltma yapılmaktadır.)
NPT antlaşmasında, “Nükleer devlet bir diğer nükleer devlete de bunları devredemeyecek, devrin dolaylı ve doğrudan yapılması da yasaklanıyor. 
İşin ilginç tarafı antlaşma nükleer devletin, nükleer olmayan bir devlet ülkesi üzerinde mülkiyeti ve denetimi kendinde kalmak koşuluyla nükleer silah depo etmesini veya koymasını yasaklamıyor… 
Yani antlaşma nükleer devletlerin kendi eliyle nükleer silahları dünya çapında yaymasını kabul ediyor. Ama egemen devletin kendi insiyatifiyle hareket etmesini ret ediyor. Yani antlaşma büyük devletlere insiyatif ve sınırsız hareket özgürlüğü tanırken NOD (Nükleer Olmayan Devlet) esareti öngörüyor. Onların nükleer silahları terk etmesini hedef alan NPT antlaşmasını zımni olarak nükleer tekel haline getiriyor. 
NPT antlaşmasının II. maddesi nükleer silah elde etme yolunda “doğrudan ve dolaylı devralmamayı, yapmamayı, ele geçirmemeyi, yardım aramamayı ve almamayı üstlenmektedir.”
Hâlbuki bizzat bu ilkeleri nükleer silah tekelini elinde bulunduran ABD, İngiltere, Fransa defalarca ihlal etmişlerdir. NPT Antlaşmasının IV. maddesi nükleer enerjinin barışçı amaçlarla araştırılmasının, üretiminin ve kullanılmasının geliştirilmesi ile ilgili devredilemez haklar veriyor. Hatta taraf devletlerin bu alanda mümkün olduğu kadar geniş bir bilgi alışverişinde bulunmalarına hak tanımaktadır. 
NPT Anlaşması yapıldığı sırada bu IV maddenin barışçı nükleer gücün kullanılması yönünde nükleer olmayan devletlerin çok yararına olduğu zikredilmiştir. Barışçıl nükleer enerjiden yararlanma çabaları nelerdir: 
1- Enerji 
2- Kazı amacıyla kullanma (kanal açma, maden yatakları kazmak) 
3- Kapalı çevrimde yapılan patlamalarla güç ve izotop elde edilmesi (radyoaktif elementler elde etmek) 
4- Sanayi alanında faydalanma 
5- Bilimsel araştırma. 
Barışçı uygulama alanları şöyle sayılabilir : 
– Yol açma 
– Liman açma 
– Panama, Süveyş kanalı benzer kanallar açmak

– Baraj kurulması 
– Petrol ve doğalgaz üretimi 
– Doğalgaz depolanma yeraltı depolarının açılması 
– Maden çıkarılması 
– Su kaynaklarından faydalanma 
– Jeotermal enerji üretiminin sağlanması 
– İzotop üretimi (sağlık güvenliği için vs.) 
ABD, NPT Antlaşmasını imzaya açmakla kalmamış arka bahçesini de emniyete almıştır. 
Bolivya, Brezilya, Ekvator, Meksika ve Şili ile bölgenin nükleer silahlardan arındırılması antlaşmasını imzalamıştır. 
Başlangıçta NPT Antlaşmasının süresiz akdi öngörülmekteydi. Ancak daha sonra 25 yılda bir yenilenmesi metne koyulmuştur. Taraflara 25 yıldan sonra antlaşmadan çekilme hakkı tanınmıştır. 
Antlaşmanın X. maddesinin 1. fıkrası “Taraflardan her biri, antlaşma konusuna giren olağanüstü olayların ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye düşürdüğüne karar verirse, ulusal egemenliğini kullanarak anlaşmadan çekilme hakkına sahip olacaktır.”
Bu madde antlaşmadaki güvenlik garantilerinin aşılması halinde bir çeşit güvence vermektedir. 
Antlaşmanın bozulmasını düzenleyen 57. madde de şöyle denmektedir: 
– Taraflar antlaşmaya birlikte son verebilecekler. 
— Zarar gören taraf antlaşmayı bozan taraflara bildirerek antlaşmanın uygulanmasını durdurabilecek 
– Taraflardan birinin antlaşmayı bozması halinde yükümlülükler etkileniyorsa diğer tarafta antlaşmadan çekilebilecek. 
Bu hükümlerin yerine getirilip, getirilmediği 1975–2005 tarihleri arasında uluslararası faaliyetlere bakılarak anlaşılabilir. Bir defa yükümlülükleri başta ABD, İngiltere, Fransa olmak üzere defalarca ihlal etmiş ve bozmuşlardır. Daha geçen yıl Başkan Bush kongreden küçük çaplı nükleer mühimmat yapılması konusunda yetki ve bütçe almıştır. Ayrıca G.Afrika, Hindistan, Pakistan, İsrail ve K.Kore nükleer devlet haline gelmiş antlaşma defalarca delinmiştir. 
Esasen antlaşma (NPT) bir hukuki belge yaratmaktan ziyade mevcut durumu ve statükoyu hukuk haline getirmek çabasından başka bir şey olmamıştır. 
NPT Antlaşmasında birçok terim ve hak subjektif tanımlarla muğlâk bırakılmıştır. Mesela saldırı teriminin tanımı bile yapılmamıştır. 
Ayrıca nükleer güç haline gelen ülkenin nasıl engelleneceği de öngörülmemiştir. 
Başkalarının nükleer güç haline gelmesi halinde savunması zaafa uğrayan ülkelerin ne yapacağı ve bu açığı nasıl gidereceği belirtilmemiştir. 
NPT Antlaşmasında nükleer silahların denenmesinin durdurulması ve stratejik silahların sınırlandırılması öngörülmüş olmasına rağmen, uzay savunma sistemleri ve yıldız savaşı projelerini ABD 1990’lardan sonra yürürlüğe sokmuş, uzayın nükleer silahlardan arındırılması antlaşmasını ilk kendileri ihlal etmiştir. 
NPT Antlaşması dikkat edilirse Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin bilimde ve teknolojide ilerlemesine mani olan bir süreçte uygulanmıştır. 
Türkiye 2.BYKP (Beş Yıllık Kalkınma Planı) döneminden itibaren barışçı amaçlarla nükleer kaynaklardan istifadeye karar vermiştir. Aşağıda tablo halinde sunulan tesisleri yapmayı kararlaştırmıştır. 
TÜRKİYE’NİN 2000 YILINA KADAR YAPMASI GEREKEN PLANLANMIŞ NÜKLEER ÇALIŞMALAR

YILLAR Reaktör Toplam Uranyum Cevher Yakıt Fabrikası Ağır Su (ton/sene) Kurulan Güç Sarfiyatı Tasfiye Tesisleri (ton/sene) Fabrika Tesisi (ton/sene)
2.BYKP(1972-1976) 60 10 20
3.BYKP(1977-1981) 400 400 50 200
4.BYKP(1982-1986) 600 100 130 200 200
5.BYKP(1987-1991) 600 1600 200 400 200
6.BYKP(1992-1996) 1000 2600 320 400 460
7.BYKP(1997-2000) 1200 3800 460

2. BYKP’den 7.BYKP’na kadar olan süreçte yapılması öngörülen ve yukarıdaki tabloda açıklanan hiçbir tesis yapılmamış, hiçbir adım atılmamıştır. Türkiye’nin bilimde ve teknolojide geride kalmasının enerjide dışarıya mahkûm olmasının sebepleri açıkça ortadadır. Türkiye’de kesinlikle kötü yönetim ve kötü niyetli yönetim sorunu vardır. 
(Atatürk’ün dediği gibi dâhildeki iktidar sahipleri siyasi emellerini müstevlilerin emelleriyle birleştirmiştir ya da başka bir kötülük mevcut…) 
NPT Antlaşması onaylandığı zaman Almanya, Japonya ve Kanada’nın çok kısa zamanda İsveç, İtalya ve Hindistan bir müddet sonra Arjantin, Avustralya, Hollanda, Belçika, Çekoslovakya, İsrail, Brezilya, Pakistan, İspanya, Güney Afrika İsviçre ve Polonya’nın bir müddet sonra nükleer silah yapacak kapasitede oldukları öngörülmüştür. 
Sonuç: NPT Antlaşmasının başlangıç hükümleri de antlaşmaya dâhil tutulmuştur. Burada antlaşmanın amaçları zikredilirken bütün dünyanın nükleer silahlardan arındırılması hedef alınmış esas hedefin bu olduğu söylenmiş bizzat antlaşmaya taraf olan nükleer ülkeler bu ilkeyi her yıl tekrar tekrar ihlal etmişlerdir. 
Uzayda ve su altında nükleer silah denemelerin yasaklanmış olmasına rağmen bu yasak defalarca ihlal edilmiştir. 
Ayrıca nükleer silahların yapımının durdurulması, var olan bütün nükleer silah stoklarının tasfiyesini ve nükleer silahların ve bunları taşıyan araç, silah ve depoların yok edilmesi öngörülmüş, bunların hiçbiri yapılmamıştır. Aksine nükleer silah tekeline sahip devletler bu avantaja dayalı olarak modern eşkıyalığa başvurup nükleer güç tekelini zorlama ve baskı aracı olarak kullanmışlardır. 
Nükleer teknolojinin barışçı amaçlarla kullanılması yönündeki NPT Antlaşmasının amir hükümleri ihlal edilmiş NPT Antlaşmasıyla nükleer silahların yayılmasını önlemeyi hedef aldığı unutulmuş, gelişmekte olan ülkelerin nükleer teknolojiden yararlanmasını engelleyen bir muhtevaya dönüşmüştür. 
NPT Antlaşmasının III. maddesinin 3. fıkrası aynen şöyledir: “… Nükleer maddenin barışçı amaçlarla işlenmesi, kullanılması veya üretimine ait nükleer madde ve donatımın milletlerarası değiş-tokuşu dâhil, tarafların iktisadi veya teknolojik gelişmesini veya barışçı nükleer çalışmalar alanında milletlerarası işbirliğini engellemeyecek şekilde uygulanacaktır” 
Ayrıca antlaşmanın IV. maddesi bu hakkı tekrar etmiş açıklığa kavuşturmuştur. 
Peki, bu hükümler böyle mi uygulanmıştır? 
Yukarıdaki tabloda Türkiye 2.BYKP döneminden (yani 1970’lerden) beri nükleer enerji ve teknolojiyi barışçıl amaçlarla kullanmak istemiş fakat kullandırmamışlardır. 
NPT Antlaşmasının VI. maddesi silahlanma yarışının durdurulması, silahlanmaya ilişkin tedbirleri öngörmüş uygulamada nükleer ülkeler ellerinde nükleer kapasite bulundurma hakkını devamlı hale getirmişlerdir.

Antlaşmanın VIII. maddesi her devlete antlaşmada değişiklik yapma hakkını tanımış X. maddede de “taraflardan her biri antlaşmanın konusuna giren olağanüstü olayların ülkesinin yüksek çıkarlarını tehlikeye düşürdüğüne karar verirse ulusal egemenliğini kullanarak çekilme hakkına sahip olacaktır” denmiştir. 
Peki, uygulamada bu böyle olmuş mudur? 
Mesela İran dese ki, İsrail’in nükleer silahı var. 
X. maddedeki durum ortaya çıkmıştır. Antlaşmadan çekiliyorum. 
— Hayır, çekilemezsin diyorlar. 
Bu antlaşmayı maksadı aşan yoruma tabi tutarak uygulamak haklı mı? (Hak değirmende var) 
– Antlaşmayı dikte edenler bizzat sözleşmeyi ihlal ederken nükleer teknolojiye sahip olmayan ülkelerin barışçı amaçlarla teknoloji elde etmelerini engellemişlerdir. 
2001 krizinden sonra IMF ile görüşmelere başlayan Türk hükümetine öncelikle nükleer santral yapma projesinden vazgeçmesini söylemişlerdir. 1990’larda ABD İsrail’e Pu239’un Pu240 dönüşümünü engelleyen siviçleri vererek istikrarlı bir termonükleer güç haline gelmesini temin etmiştir. 
Günümüzde İran’a yönelik zorlama, sen barışçıl amaçlıda olsa nükleer enerjiden istifade edemezsin, biz şayet buna izin verirsek sen nükleer bomba yapabilirsin. Biz senin niyetine güvenemeyiz, açık gözlülüğüne dönüştürerek bizzat dikte ettirdikleri antlaşmanın IV. maddesini kendileri ihlal ediyorlar ve zorluyorlar. 
Her şey ortada 1970’den beri Türkiye’ye de nükleer enerji konusunda bir adım attırmamışlar. Şimdi neyi kabul ettirirler biliyor musunuz? 
Biliyorsunuz Türkiye 2012’ye kadar birkaç nükleer santral yapacak bunların yakıt tipi Pu239 üretmeyen, izotop vermeyen sadece ve sadece enerji amaçlı olacak tarzda düşünülmüştür. Bilimde ve teknolojide gene yerimizde saymaya devam ettiren bir model ve şart dikte etmeye çalışacaklar. Yapılanlar ortada, NPT Antlaşmasının genel hükümleri böyle İran’ın haklı olup olmadığına siz karar verin!

102.MADDE TARTIŞMALARI

102.MADDE TARTIŞMALARI 14.1.2011

CMK 102. Madde şu hükme amirdir: TUTUKLULUKTA GEÇECEK SÜRE

(1) (Değişik fıkra: 06.12.2006 – 5560 S.K.18.md) Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir.

(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı geçemez.

(3) Bu Maddede öngörülen uzatma kararları, Cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafinin görüşleri alındıktan sonra verilir.

CMK,102’nci madde yürürlüğe girdikten sonra Yargıtay, ağır cezalık davalarda azami tutukluluk süresini en fazla 5 yıl, örgütlü suçlarda ise 10 yıl olarak belirledi.

Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) bu şekilde düzenlenmesinin iki amacı vardır. 1.Sanığı boş yere hapiste yatırmamak,2.Yargılama süresini kısaltmaya zorlayarak adaletin kısa sürede tecelli etmesini sağlamak.

“Gecikmiş adalet adalet değildir” sözü adeta bir hukuki vecize haline gelmiştir. Adaleti geciktirmemek, dürüst ve adil kararları zamanında almak için Türk yargı sisteminde iyileştirici çalışmalar yapılması zorunlu hale gelmiştir. AİHM’in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) Türkiye’yi adil yargılama noktasında sık sık mahkum etmesi, altından kalkılamayacak boyutlarda tazminat cezaları vermesi bu işe bir çare bulunması için harekete geçmeyi zorunlu hale getirmiştir.

CMK’nın adil ve hızlı bir biçimde uygulanması konusu HİZBULLAHÇILAR tahliye olunca bir problem haline getirildi ve Türk medyası tarafından tartışmaya açıldı. Dine ve dindar insanlara karşı hınç kültürü ile hareket etmeyi marifet sanan Türk medyası bu noktada iki yüzlülüğünü ve çifte standardını bir kez daha ortaya koydu.

Evet, 10 yıl önce işlenen cinayetler gerçekten tüyler ürperticidir. Çok canicedir. Savunulur tarafı yoktur. Ancak bu işlerde devletin hiç mi kusuru yoktur? Devletin istihbarat kurumlarının ihmali yok mudur? Bu örgüt niçin takip edilmemiştir? Niçin 200’e yakın cinayetin işlenmesine göz yumulmuştur? Bu konu ve konularda o zaman görev yapmış kimi kamu görevlileri hakkında en azından görevi ihmalden herhangi bir soruşturma açılmış mıdır? Bu örgüt Türk istihbaratı tarafından takip edilmiş midir, edilmemiş midir, yetkili mercilere gerekli raporlar verilmiş midir verilmemiş midir? Bu işler yapılmışsa siyasi ve adli sorumlular tarafından ne gibi tedbirler alınmıştır meselenin bu yönüyle de incelenmesi gerektiği düşünülmelidir.

Adil bir devletin birinci vazifesi yasaları bütün vatandaşlarına karşı eşit ve hakkaniyetle uygulamaktır. Aynı hukuki tanım ve kararlardan bütün vatandaşlar eşit şekilde istifade ederler. Hatta kişinin kimliği ve ismi kodlanır, durumu ve yasalardan istifade derecesi tespit edildikten sonra zarf açılır ve kim olduğu kararın yanına yazılır. Böylece şeriatın kestiği parmak acımaz. Bütün herkes kararın adilliğine, tarafsızlığına ve hakkaniyetine inanır.

102.Madde dolayısıyla 10 yıldan fazla hapis yatmış olan Hizbullahçıların tahliye edilmesi masonik kimi lobilerin emir eri gibi çalışan bir kısım medyayı rahatsız etti. Aynı rahatsızlığı M.Ali Ağca olayında da görmüştük, Haluk Kırcı olayında da bu filimi tekrar tekrar izlemiştik. 4 Mehmetçiği şehit ederek 2 yılda tahliye olan PKK militanına karşılık Haluk Kırcı ve onun gibi olanlar tekrar tekrar hapse tıkılmıştır.

Bizim burada savunduğumuz görüş şudur: Amacımız suçu ve suçluyu övmek değildir. (Keşke hiç suç işlenmezse) Yasaların adil, eşit ve genelleşmiş olarak uygulanmasıdır. Bütün vatandaşlarımızın sadakatini ve gönüllü itaatini temin eden yüksek adalet duygusunun yaygınlaşması, adaletin hakkaniyetine olan itimadın temin edilmesidir.

Bizce suçlunun kim olduğu değil, yasanın ne olduğu, zanlının durumunun istifade ettiği yasalara uyup uymadığı önemlidir.

“Ankara’da hakimler vardır” psikolojisini ve adalete itimadı temin ettiğimiz gün Türkiye dünyanın bir numaralı devletidir.

FİLİSTİNDE DURUM

FİLİSTİNDE DURUM 20.1.2009

Ehud Olmert birkaç hafta önce Türkiye’yi ziyarete geldi, Sn Erdoğan’la bir süre görüştü ve gitti. Daha sonra Mısır’a geçti Hüsnü Mübarek’le görüştü. Bir kaç gün sonra Hamas ateşkesi bozdu; hani çocukların attığı plastik füzeden farkı olmayan birkaç çatapat füzesi Siderot kenti yakınlarına düştü gerekçesiyle sivil halkın üzerine bütün dünyanın gözü önünde bir soykırım harekâtı olarak ifade edilebilecek vicdansız bir operasyon başlattı.

Vicdanları sızlatan bu harekât kısa zamanda bütün dünyada haklı tepkilere sebep oldu. Bu tepkilerden sonra vicdanların ahlakın, kalplerin küreselleştiğini anladık… Hugo Çavez İsrail’in Büyükelçisini ülkesinden kovdu. Türkiye muhalefetin açık desteğine rağmen TBMM’den bir kınama kararı çıkartamadı.

Hüsnü Mübarek Filistin’in nefes alma borularını keserek Hamasın=Filistin halkının boğulması için katkıda bulundu. Bizans’ın son devirlerinde Bizans oyunları denen bir hakikat vardır. Rakibini düşmanla işbirliği yaparak tasfiye edeceksin. Hamas; Müslüman Kardeşler hareketi üzerinden, Mübarek’in kirlenmiş totaliter ve batı işbirlikçisi yönetimini içten içe tehdit etmektedir. Koltuğunu kurtarmak için ne yapacaksınız? Düşmanla işbirliği! Kime karşı? Dünkü vilayetine karşı…(Gazze’ye) 1967’den önce bizzat öz vatanın olan kendi şehrine karşı… İnsanın kanı donuyor, bu nasıl Müslümanlık?

Şu durum ortaya çıkıyor. Ehud Olmert Türkiye ve Mısır’a operasyon hakkında bilgi vermeye geldi. Kahire’ye gitti, destek istedi. Mübarek’in sevinçten ağzı kulaklarına vardı. Ne demek onay, destek bile vermeye hazırdı. Nitekim Gazze’yi Sina’ya bağlayan Fildefya koridoru adı verilen tünel girişlerini kapattı, halkı çembere aldırttı tepesine veryansın bomba yağdırdı. Bu vesile ile iktidar hırsının ne yaman bir hırs olduğunu Müslümanlık, ırk, din, mezhep, hak hukuk tanımadığını da anlamış bulunuyoruz.

Gelelim bize, Sn Başbakan’ın daha doğrusu Sn Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’in makul davranacağını hesaba katarak kurguladığı Ortadoğu barış planı çöktü. Sn Başbakan plânı ile birlikte hayal kırıklığına uğramış vaziyette kalakaldı. Üzüntüden ve ikiyüzlülükten nefret eden bir iki cümle dışında bir şey yapamadı.Engin sağduyuya sahip olan halkımız. Bizans oyunlarıyla kendi halkını bizzat kendi şehrini başkalarına sopalattıran oportünist Mısır liderliğine karşı ayaklandı Gazze’nin Osmanlı Türk kimliğini hatırladı ve bütün Anadolu ayağa kalktı. Bu kalkış, harekâta sessiz kalacağına ve destek olacağına söz vermiş kimi çevrelerde derin endişe meydana getirdi. Bu gösterilerin anti Amerikanizme dönüşmesine imkan vermeden kabul edilebilir sınırlar içinde kalmasına İran’ın inisiyatif almasına imkan vermeyecek biçime dönüşmesi hedeflendi. Şimdi teklif edilen barış planında Türk askerinin Gazze’ye gitmesindeki temel hedef şu; Hüsnü Mübarek’in yaptıklarına katkıda bulunacaksan, Gazzeyi çembere alan kuşatmayı tamamlayacaksan buyur gel… Yaraları saracaksan, Osmanlı kimliğini hatırlayacaksan, gerçek bir barış ortamı tesis edeceksen işin gücün rast gelsin…

Herkes zannediyor ki Yahudiler baştan aşağı şartlandırılmış, hiç kimseyi dinlemiyor, baştan sona radikal bir mantığa sahip güvenlik paranoyasına kapılmış savaşmak için bahane arıyor, bahane yaratıyor. Hâlbuki durum böyle değil. Bölgedeki işbirlikçi yönetim desteği, Amerikan yönetiminin içerideki Yahudi lobisini gerekçe göstererek yaptığı provakasyonlar, İslam coğrafyasını direkt karşısına almamak için yaptığı dolaylı tutum stratejileri gözlerden kaçmaktadır. Düşününüz; İsrail’in bu son Gazze harekâtında İran’ın etkinlik kazanmasını önlemek için Türk kamuoyunda beklenenin üstündeki reaksiyonunda Amerikan operasyon dairelerinin psikolojik harekâtı yok mudur? Bu operasyon kontrolden çıkmak üzere idi ki son Ergenekon tutuklamaları ile Ergenekon’un anti Amerikan kanadı üzerine kurulan baskı ne anlama gelmektedir. Buradan şu iki sonuç çıkartılabilir.

Birkaç gün içinde Türk kamuoyunu birbirine zıt istikamette şekillendirebilen Amerikan psikolojik harekâtının başarısı ve üstünlüğü ortadadır. Kendini kuşatılmış duygusuyla her an denize dökülmesi yeni bir holokosta uğraması an meselesidir algısı ile iç içe yaşayan Yahudi halkının duyguları kim tarafından yönlendirilmektedir. Bu duygudan istifade edilerek bir sopa gibi kullanması arasında bir bağ var mıdır? İslam’ın kontrol edilmesinde Yahudiler Amerikan operasyon dairesinin parasız askerleri midir? Gürcistan’a yapılan Rus harekâtını bir telefonla durdurabilen Amerikan liderliğinin içerideki Yahudi lobisi ve dışarıdaki İsrail karşısında aciz kaldığına hükmedebilir misiniz? Bizce durum şudur: Bush’un geçen yıl görevden uzaklaştırılan danışmanı Carl Rove şöyle demişti. Biz tarihi nasıl okutturmak istersek öyle okuturuz. Tarihi değiştirmeye karar verdiğimizde ne yapacaksak insanlığı ona inandırırız.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden niye ateşkes kararı çıkmıyor? ABD istemediği için… Niye istemiyor? İslam coğrafyası üzerinde hem operasyon yapıyor, hem aşağılıyor hem de suçun faturası Yahudilere çıkıyor. Temiz iş doğrusu…

Biz protesto için sokaklara döküldüğümüzde kahrolsun İsrail dediğimizde şu pozisyona düşüyoruz. Hani affedersiniz, elinize uzun bir sopa alıp köpeği döverseniz, köpek size saldırmaz sopanın ucunu ısırır. Sopanın kendini dövdüğünü sanır.

Bu işte ABD’nin sorumluluğu yoksa bütün dünyaya rağmen BM’den tatmin edici bir karar niye çıkmıyor?

DAVUTOĞLU’NUN DÜNYA VİZYONU KONUŞMASI

DAVUTOĞLU’NUN DÜNYA VİZYONU KONUŞMASI

Rüyasını görmediğin işi yapamazsın.

Hayal, iş yapmanın ilk basamağı değil giriş kapısıdır.

Sn. Dışişleri Bakanı Davutoğlu “sıfır problem” ekseninde yakın kuşak devletleriyle ikili ilişkileri iyileştirmeye ve derinleştirmeye çalışıyor. Bu politikayı yerli ve yabancı medya dikkatle takip ediyor, bazıları övgü ile bazıları da endişe ile bakıyor. Kimilerine göre Davutoğlu’nun vizyonu, eksen kaymasına işaret ediyor, diğer bazılarına göre Türkiye boyundan büyük işlere giriyor. Türkiye’deki ana akım medyaya bakarsanız (esasen İsrail ve batı yanlısıdır.) Türkiye gittikçe batıdan uzaklaşıyor. AB hedefinden vazgeçiyor. Orta Doğu’nun ilkel coğrafyasına ve bataklığa sürükleniyor. Hamas’la ve İran’la birlikte çalışıyor. Onlarla beraber gözükmesi modern Türkiye’ye yakışmıyor.

Dış basına baktığınızda daha farklı bir tutumla karşılaşıyorsunuz; onlar bir takım suallerin cevaplarını aramaya çalışıyorlar: Acaba bu Türkler ne yapmaya çalışıyor? Boyundan büyük işlere mi girecekler? Birkaç iddialı sözden sonra derin zikzaklar mı çizecekler? Acaba Türk politikacıları iç kamuoyunu ikna etmek için mi böyle yapıyorlar? Birbirine zıt ve çelişkili tutum sergilemeleri, son 20 yıldan beri uygulanan iç ve dış politika uygulamalarını ret etmeleri doğru mu, makul mü? Bir dış politika tarihten ve gelenekten kopar mı? Karar alıcıların psikolojisi ve siyasi tercihleri politik yörüngeyi alt üst eder mi? Türkiye hangi istikamete gitmek istiyor? Bundan sonraki hedefleri ne olabilir? Bunları araştırıyorlar…

Sn. Dışişleri Bakanı’nın Büyük Elçilere yaptığı konuşmaya baktığınızda önemli başlıklar dikkat çekiyor:

 “Yeni bir dünya kurulacaksa, o düzenin temel taşını atan ülkelerin başında geleceğiz.”

 “Yeni dönemde Türkiye’nin rolü aktif bir ülke rolüdür. Küresel olaylarda sözü dinlenen, alternatif çözümler üreten bir ülke.”

 “Bize biçilen rolleri dar gördüğümüzü ilan etmek zorundayız. Buna eksen kayması densin, ister başka türlü, tarih sahnesine çıktığımızda, bizimle birlikte bir tarih konuşacak.”

 “…Türkiye bir gün kendi eksenini de kuracaktır.”

 “Türkiye, dünyada küresel olaylarda sözü dinlenen, olayları önceden gören, o olaylara tedbir oluşturan, o olaylar için alternatif çözümler üreten akil bir ülke. Çevre bölgelerde daha kriz çıkmadan hissedebilen, hassas ayarlı bir diplomasi ile çözüm getirebilen bir ülke olmalıdır.”

 “Eğer bir düzensizlik varsa, bu düzensizliği ilk sorgulayacak ülkelerin başında geleceğiz ve eğer yeni bir düzen kurulacaksa, o düzenin temel taşını atan ülkelerin başında geleceğiz. Buna hakkımız var, buna tecrübemiz var, buna gücümüz de yeter.”

 “İster Kuzey-Güney, ister Doğu-Batı şeklinde olsun, dünyadaki her türlü kutuplaşmaya karşıyız. Vizyoner diplomasimizin esası, küresel düzenin içselleştirici, katılımcı, eşitlikçi ve kuşatıcı olmasıdır.”

 “Geleceği ve bölgeyi komşularla ve çevre bölgelerdeki ülkelerle beraberce şekillendirme amacındayız.”

Bu günkü yazımıza Sn. Davutoğlu’nun özetle söylediklerini sıraladıktan sonra son verelim. Yarın Davutoğlu’nun bu görüşleri ana akım medya (yani İsrail yanlısı medya) tarafından nasıl değerlendirildi onu tartışacağız. Daha sonra Türkiye’nin vizyoner hamle yapması neden gereklidir. Neler yapılmalıdır, tartışmaya devam edeceğiz. 17.01.2011 Suat GÜN

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 1

19.01.2011

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 1

Milliyet Gazetesi’nden Kadri Gürsel 26.12.2010 tarihinde yazdığı makalesine, 2011: Davutoğlu’nun restorasyon yılı adını vermiş ve şunları söylüyor: “Davutoğlu’nun felsefi derinliğini taktir ettiğini, onun konuşmalarını zevkle dinlediğini kendisinin Kartezyen düşünceye yatkın olduğunu, Davutoğlu’nun ise felsefi idealizmi temsil ettiğini bu nedenle taban tabana zıt sonuçlara varmak kaçınılmaz oluyor”, diyor ve şöyle devam ediyor.

Davutoğlu’nun şu görüşlerini Dışişleri Bakanı, Osmanlı ve onun tarihsel sürekliliği içinde Türkiye’nin uluslararası şartlara intibak maksadıyla dört restorasyon dönemi geçirdiği tespitini yapıyor. Önce Tanzimat, sonra Cumhuriyet, 2. Dünya Savaşı’nın akabinde geçilen çok partili hayatla birlikte güvenlikçi bir demokrasi ve nihayet, partisinin iktidara geldiği yıl olan 2002’den beri sürdüğünü söylediği dördüncü restorasyon dönemi…
Bu sonuncusunda, “AB referanslı ve özgürlük ağırlıklı bir demokrasi kurmaya çalıştıklarını” ileri sürdü Davutoğlu…
“Küresel siyaset sahnesinde görünür ve aktif, bölgesinde ise düzen kurucu olmayı hedefleyen, sadece Doğu ile Batı’yı değil, Kuzey ile Güney’i de buluşturan, kısacası, merkez ülke Türkiye”… Paradigmanın özet tarifi dünkü ifadelerinden pekâlâ böyle derlenebilir.

Kadri Gürsel bu görüşlere felsefi bakımdan bir itiraz getirmiyor. Bu düşünceyi derinleştirecek bir analiz yapmıyor ama Türkiye’nin büyük düşünmesi gerektiği noktasındaki Davutoğlu’nun görüşlerini felsefi idealizm daha doğrusu örtülü şekilde hayalcilikle suçluyor.

Bizce Davutoğlu’nun 4 restorasyon aşaması yönündeki görüşleri felsefi derinlik kazanması için şu şekilde ele alınmalıdır:

1.İmparatorluğun çözülme aşaması

2.Milli devlete geçiş aşaması

3.Güvenlik paranoyası aşaması

4.Büyük düşünmenin terk edildiği ve batıya tabi olma aşaması

5.Batının çözüldüğünü görerek yeniden kendine güven gelme aşamasına geçiş olarak değerlendirilmelidir.

Bu yapısal dönüşümün egemen ideolojisi ise milli ümmet toplum(Osmanlı dönemi), milli üniter toplum (Atatürk dönemi), üniter laik toplum (İnönü dönemi), laik seküler toplum (1960 sonrasından bu güne kadar süren aşama) ve bu aşamadan sonra geçilmesi gereken toplum dinamiği ise İslami, insani ve milli nitelikleri birleştiren büyük ülkücü toplum kurma aşaması olmak zorundadır.

Sınırların ve mesafelerin öneminin kalmaması sebebiyle dünya iç içe geçmiş bir yapıya doğru ilerlemektedir. Etnik anlamdaki kimliklerin giderek önemi kalmamaktadır. (Her ne kadar dünyanın çeşitli bölgelerinde etnik ve dini çatışmalar olsa da; biz bunları egemen güçlerin istihbarat operasyonları kapsamında değerlendiriyoruz.)

19.yy da ortaya çıkmış olan milliyetçilik akımlarının dinamizmi ve yüksek çalışma gücünün yarattığı yüksek motivasyon durma noktasına gelmiştir. Nüfus artışının durmasıyla birlikte batı toplumları çözülüşe doğru gitmekte, milliyetçi ideolojilerin göçmen yapıların genelleşmesiyle çatışma kültürü yaratacağından endişe edilmektedir. Bu durumda hümanizm, adalet ahlakı, tolerans kültürü, yani insani değerler ön plana çıkmıştır. Bu durumda kendi kimliğinizi nasıl muhafaza etmeniz gerekir; İslami kimliği ön plana çıkartarak, aksi takdirde suyunuz denize karışır ve yok olur gider. Dolayısıyla bizim için din kimliğimizin birinci derecede sigortası haline gelmektedir.

Bu süreçte bir başka dönüşüm ise şöyle gerçekleşmiştir: Büyük düşünme ve kendine güven aşaması (Osmanlı dönemi), Mevcudu koruma aşaması (Tanzimat dönemi) , kabuğuna çekilme proaktif hamle aşaması (Atatürk dönemi), paranoyak endişe aşaması(İsmet İnönü dönemi), endişeli pasivizm aşaması(1960 sonrası ve bu günlere uzanan süreç) ve topluma yeniden güven gelmesi aşaması olarak (bundan sonraki süreç olarak ifade edilebilir.) tasnif edilmesi gerekir.

Sonuç her dönemin özelliğine göre bir ideolojisi ve harekât planı vardır. Başka şartlarda başka ortamlarda aynı ideoloji ile aynı şeyleri yapamazsınız. Bu nedenle hedefleri değiştirdiğinizde ideolojileri de değiştirmek zorundasınız. Milliyetçilik esasen etnik temelden önce büyük düşünme ve büyük olma hedefine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye’nin kabuğunu kırmasına karşı çıkıyorlar. Sami Cohen Milliyet Gazetesi’nde ki 7 Ocak 2011 tarihli yazısında ne diyor; “…Davutoğlu’nun konuşmasında belirlediği dış politika hedeflerinin ve vizyonunun gerçekleşme şansı nedir? Bu yeni yaklaşım ne kadar gereklidir ve Türkiye’ye ne kazandıracaktır.”

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 1

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 1

Milliyet Gazetesi’nden Kadri Gürsel 26.12.2010 tarihinde yazdığı makalesine, 2011: Davutoğlu’nun restorasyon yılı adını vermiş ve şunları söylüyor: “Davutoğlu’nun felsefi derinliğini taktir ettiğini, onun konuşmalarını zevkle dinlediğini kendisinin Kartezyen düşünceye yatkın olduğunu, Davutoğlu’nun ise felsefi idealizmi temsil ettiğini bu nedenle taban tabana zıt sonuçlara varmak kaçınılmaz oluyor”, diyor ve şöyle devam ediyor.

Davutoğlu’nun şu görüşlerini Dışişleri Bakanı, Osmanlı ve onun tarihsel sürekliliği içinde Türkiye’nin uluslararası şartlara intibak maksadıyla dört restorasyon dönemi geçirdiği tespitini yapıyor. Önce Tanzimat, sonra Cumhuriyet, 2. Dünya Savaşı’nın akabinde geçilen çok partili hayatla birlikte güvenlikçi bir demokrasi ve nihayet, partisinin iktidara geldiği yıl olan 2002’den beri sürdüğünü söylediği dördüncü restorasyon dönemi…
Bu sonuncusunda, “AB referanslı ve özgürlük ağırlıklı bir demokrasi kurmaya çalıştıklarını” ileri sürdü Davutoğlu…
“Küresel siyaset sahnesinde görünür ve aktif, bölgesinde ise düzen kurucu olmayı hedefleyen, sadece Doğu ile Batı’yı değil, Kuzey ile Güney’i de buluşturan, kısacası, merkez ülke Türkiye”… Paradigmanın özet tarifi dünkü ifadelerinden pekâlâ böyle derlenebilir.

Kadri Gürsel bu görüşlere felsefi bakımdan bir itiraz getirmiyor. Bu düşünceyi derinleştirecek bir analiz yapmıyor ama Türkiye’nin büyük düşünmesi gerektiği noktasındaki Davutoğlu’nun görüşlerini felsefi idealizm daha doğrusu örtülü şekilde hayalcilikle suçluyor.

Bizce Davutoğlu’nun 4 restorasyon aşaması yönündeki görüşleri felsefi derinlik kazanması için şu şekilde ele alınmalıdır:

1.İmparatorluğun çözülme aşaması

2.Milli devlete geçiş aşaması

3.Güvenlik paranoyası aşaması

4.Büyük düşünmenin terk edildiği ve batıya tabi olma aşaması

5.Batının çözüldüğünü görerek yeniden kendine güven gelme aşamasına geçiş olarak değerlendirilmelidir.

Bu yapısal dönüşümün egemen ideolojisi ise milli ümmet toplum(Osmanlı dönemi), milli üniter toplum (Atatürk dönemi), üniter laik toplum (İnönü dönemi), laik seküler toplum (1960 sonrasından bu güne kadar süren aşama) ve bu aşamadan sonra geçilmesi gereken toplum dinamiği ise İslami, insani ve milli nitelikleri birleştiren büyük ülkücü toplum kurma aşaması olmak zorundadır.

Sınırların ve mesafelerin öneminin kalmaması sebebiyle dünya iç içe geçmiş bir yapıya doğru ilerlemektedir. Etnik anlamdaki kimliklerin giderek önemi kalmamaktadır. (Her ne kadar dünyanın çeşitli bölgelerinde etnik ve dini çatışmalar olsa da; biz bunları egemen güçlerin istihbarat operasyonları kapsamında değerlendiriyoruz.)

19.yy da ortaya çıkmış olan milliyetçilik akımlarının dinamizmi ve yüksek çalışma gücünün yarattığı yüksek motivasyon durma noktasına gelmiştir. Nüfus artışının durmasıyla birlikte batı toplumları çözülüşe doğru gitmekte, milliyetçi ideolojilerin göçmen yapıların genelleşmesiyle çatışma kültürü yaratacağından endişe edilmektedir. Bu durumda hümanizm, adalet ahlakı, tolerans kültürü, yani insani değerler ön plana çıkmıştır. Bu durumda kendi kimliğinizi nasıl muhafaza etmeniz gerekir; İslami kimliği ön plana çıkartarak, aksi takdirde suyunuz denize karışır ve yok olur gider. Dolayısıyla bizim için din kimliğimizin birinci derecede sigortası haline gelmektedir.

Bu süreçte bir başka dönüşüm ise şöyle gerçekleşmiştir: Büyük düşünme ve kendine güven aşaması (Osmanlı dönemi), Mevcudu koruma aşaması (Tanzimat dönemi) , kabuğuna çekilme proaktif hamle aşaması (Atatürk dönemi), paranoyak endişe aşaması(İsmet İnönü dönemi), endişeli pasivizm aşaması(1960 sonrası ve bu günlere uzanan süreç) ve topluma yeniden güven gelmesi aşaması olarak (bundan sonraki süreç olarak ifade edilebilir.) tasnif edilmesi gerekir.

Sonuç her dönemin özelliğine göre bir ideolojisi ve harekât planı vardır. Başka şartlarda başka ortamlarda aynı ideoloji ile aynı şeyleri yapamazsınız. Bu nedenle hedefleri değiştirdiğinizde ideolojileri de değiştirmek zorundasınız. Milliyetçilik esasen etnik temelden önce büyük düşünme ve büyük olma hedefine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye’nin kabuğunu kırmasına karşı çıkıyorlar. Sami Cohen Milliyet Gazetesi’nde ki 7 Ocak 2011 tarihli yazısında ne diyor; “…Davutoğlu’nun konuşmasında belirlediği dış politika hedeflerinin ve vizyonunun gerçekleşme şansı nedir? Bu yeni yaklaşım ne kadar gereklidir ve Türkiye’ye ne kazandıracaktır.”

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 3

22.01.2011

DAVUTOĞLU’NUN DIŞ POLİTİKA HAMLESİNİ İSRAİL YANLISI MEDYA NASIL YORUMLUYOR- 3 22.01.2011

Kadri Gürsel Milliyet Gazetesi’ndeki 26 Aralık 2010 tarihli yazısında diyor ki; “sonuç odaklı dış politikadan” ziyade (dostlar alışverişte görsün demek istiyor) neyin tatminkâr olduğunu anlamak zor değil. İran konusunda “Tahran Deklarasyonu’nun “sonuçsuz kalacağı başından belli idi. BM de kullandığımız hayır oyu; “Türkiye’nin batı ile ilişkilerinde bu güne kadarki en büyük kırılma ve bu gün hâlâ süren güven bunalımının yaşanması…”

Bütün bunlar “Türkiye’nin küresel siyaset sahnesindeki görünürlüğünün “artması oluyor. Batı ve Ortadoğu’daki Türkiye algısı değişiyor, Türkiye’deki siyasi kültür Ortadoğululaşıyor. İran’la aşırı yakınlaşma ve HAMAS’la dengesiz muhabbet, Kafkasya’da Azerbaycan’ın yabancılaştırılması, sahanın Rusya’ya terk edilmesi gibi tıkanıklıklar listesi….

Tek başarı Lizbon’da yapılan NATO zirvesinde “Türkiye’nin İran’a yönelik füze kalkanına evet demesidir.

Kadri Gürsel yukarıdaki düşüncelerine ilaveten 6 Ocak 2011 tarihli Milliyet’teki yazısında şunları söylüyor: Davutoğlu diyor ki “Türkiye merkez ülke oluyor. Etraf ülkeler merkeze bağlı ülkeler olarak algılanacak…” (örtülü olarak bu politikayı emperyal bir tutum olarak görüyor.)

Samuel Hundington’un Medeniyetler Çatışması adlı kitabında Türkiye’yi yırtık ülke olarak tanımlamasına Davutoğlu’nun itiraz etmesini eleştiriyor, Hundington’un “Türkiye’nin Batıcı-modernleşmeci, eliti ile Müslüman toplumu arasında yırtılmış, bölünmüş olduğunu ve bu faktörün Türkiye’yi İslam medeniyetinin merkezi devleti olmaktan alıkoyduğunu” yazmıştı, diyor.

Birçok yırtıklarımız var; Kürt sorunu, Alevi sorunu, laik-İslamcı kutuplaşması eski ve yeni elitler arası kavga…

Dışarıda istediğiniz kadar katılımcı olun, “düzen kurma” gibi bir iddiayı ülkeniz yırtılmakta iken ne kadar sürdürebilirsiniz ki?

Türkiye’de birçok iç yırtıklarımızın oluşmasında tesiri olan batıdır. Bu yırtıklar iç sistemimize sirayet etmeden önce imparatorluğumuz parçalanmadan projelendirilmiştir. Bu gün iç yırtıklarımızın en büyük sebebi olan Kürt sorunu Musul sorunu değil midir? Bu sorunu kim projelendirmiştir?

Alevi meselesi Atatürk’ten itibaren Türk kimliği üzerinden çözülmüşken bu meseleyi 1960’lardan itibaren problem olarak karşımıza Alman istihbaratı getirmemiş midir?

Laik-dindar çatışmasını daha başlangıçtan itibaren batı istememiş midir? Lozan’da bu yönde dönüşüm geçirmemiz mukavelevi olarak kabul ettirilmemiş midir? 2.Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’deki iç sistem halka rağmen laik elitler üzerinden yönetilmemiş midir?Halkla devletin çatışmasını ve halkın devlete, devletin de halka güvenmemesini esas alan siyasi sistemi demokrasi adı altında kim bize dayatmıştır? Yani Türkiye 1946’dan sonraki dönüşüme kendi iç dinamikleri ile mi geçmiştir? Bu sorulara tatmin edici cevap verilmeden Türkiye’nin iç sistemindeki yırtılma anlaşılamaz.

Biz saklamadan gizlemeden söylüyoruz: İttihat Terakki’den beri Türkiye’nin iç sistemi batı tarafından yırtılmıştır. Siyasi kozları elinden alınmıştır. Aydınları dar kafalı ve sathi düşünmeye alıştırılmıştır. İnönü devrinden itibaren güvenlik paranoyasına yakalanarak gölgesinden korkar hale getirilmiştir. Geri kalmış, hasta ve ilkel olduğuna inandırılmıştır. Bu inanç halkı aydınlatmada kendini vazifeli sanan laik aydınlar tarafından tam bir aşağılık duygusuna dönüşerek Batı ile göbekten bağlanmıştır.(rüşvet, hırsızlık, dalkavukluk, kraldan fazla kralcılık, halkı küçümseme vs. ne anlarsanız anlayın) Buna karşılık bütün mücadelelere rağmen halk değerlerini ve kendine güvenini yitirmemiştir. Bu nedenle Sn.Davutoğlu halktan cesaret alarak büyük düşünmeye çalışmaktadır.

Psikologlar der ki sizin hiçbir hastalığınız olmazsa dahi hasta olduğunuzu düşünüyorsanız, hasta olduğunuza inanıyorsanız hastasınızdır. Bizce Türkiye hastalık hastalığına yakalanmıştır. Aydınları kendini sorunlu ve hasta hissediyorlar. Siz Kürt sorunu, Alevi sorunu şu sorunu bu sorunu der ve saymaya devam ederseniz hiçbir sorun olmazsa dahi sorunlar depreşir. Zihniyetiniz yırtılmaya başlar. Etnik kimlik ve mezhep ABD ve Avrupa’da sorun değil Türkiye’de, Pakistan’da, Suriye’de, Mısır’da, Sudan’da sorun oluyorsa batı bu ülkelerin iç bünyelerine karşı istikrarsızlığı hedef alan politikalar izlediği için böyle oluyor.

Bizce esas kırılma aydınların ülkenin çıkarına, neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair yaptıkları çok kötü analizlerden kaynaklanıyor. Bilgi yığını olmak ampirik bilgi destanları yazmak başka şeydir. Yol ayrımına geldiğinde, hangi tarafa gideceksin kararı alınırken doğru yolun hangisi olduğunu söyleyebiliyor musun? Ülkenin ve halkın çıkarlarına uygun şaşmaz analizler yapabiliyor musun? Sorun budur.

Kadri Gürsel son NATO Toplantısı’nda alınan füze kalkanı projesinin çok doğru karar olduğunu söylüyor, neye göre doğrudur, niçin doğrudur, Türkiye mecbur mu kalmıştır? Bu soruların cevabı yok. Buradaki cevabı şöyle de anlayabilirsiniz: Batının istediği gibi yaptığımız için doğru olmuştur. Dolayısıyla lehimizedir!?

Azerbaycan’la ilişkilerimizin bozulmasına sebep olan Ermenistan’la yakınlaşma projesi kimin dayatmasıdır? Kadri Bey buna cevap vermiyor. TC Hükümeti’nin böyle davranmak istemediğini, ABD’nin zorladığını bütün herkes biliyorken bunu bir başarısızlık gibi göstermenin mantığı var mı? Kaldı ki batının dümen suyunda gittiğinizde böyle oluyor!

Gelelim Türkiye’nin İran lehine BM’de kullandığı hayır oyuna; bu oy Türkiye’nin adalete tabi olduğunu göstermiştir. Sözlerine güvenilecek bir devlet olduğunu göstermiştir. Devlet olduğunu göstermiştir. Bu konuda esas tutarsızlığı ABD göstermiştir. Başlangıçta talep ettiği hususların yerine getirilmesini daha sonra kendisi kabul etmemiştir. Türkiye kimsenin oyuncağı değil ki!

Hamas’la yan yana görünmek, Ortadoğulu görüntü sergilemek gibi kelimeler artık bayatlamış cümlelerdir. Halk bu cümlelere itibar etmiyor. Zaten tutarsızlığı ve mantıksızlığı kendinden menkul kelimeler halk nezdinde hiçbir anlam taşımıyor. Zamanın ruhunu anlamayan bu zatların son devirlerini tamamlamak üzere olduklarını söyleyebiliriz.

MUHALEFET DEMOGOJİ YAPIYOR

MUHALEFETİN PROJESİ YOKTUR 04 Mart 2014 Salı

Yerel seçimlere sayılı günler kaldı. Muhalefet partileri seçim meydanlarında boy gösteriyorlar. Konuşmaların ana mevzuu yolsuzluk ve rüşvet suçlamaları. Ne yapacaksınız, seçimi kazanırsanız hangi projeleri uygulamaya koyacaksınız dediğinizde, yüzünüze mel mel bakıyorlar. İcraatını söyle dediğinizde, “iktidara geldiğimizde düşünürüz” diyorlar. En basit bir bina yapmak için dahi bir plan gereklidir. Plansız, projesiz nasıl icraat yaparsınız, dediğinizde, hedefi olmadan bir icraat yapmak mümkün mü dediğinizde; önce hırsızlığa son vereceğiz diyorlar. Aslında ne yapacaklarını kendileri de bilmiyorlar! Aslında onların kafasındaki, bilinçaltındaki ana fikir; iktidara gelmemek üzere şekillenmiştir. Biliyorlar ki milletin kendilerine oy vereceği yoktur. Kazara iktidara gelirlerse biz icraat yapacağımıza dair kimseye söz vermemiştik diyecekler. Onların hedefi makamlara gelip oturmak, bedava maaş almak gibi bir süfli emele odaklanmıştır.

Muhalefet iki noktadan çelişki içinde hareket ediyor. Birincisi; yolsuzluğa karşıyız diyorlar, yolsuzluktan adı çıkmış bir zatı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösteriyorlar. Şayet bu zat temiz bir şahsiyetse, Baykal’a karşı CHP Genel Başkanlığı’na adaylığını koyduğunda neden Atatürk’ün makamına şaibeli bir şahsı oturtmayız dediniz? Sopalarla kavgalarla salondan attınız? Eğer makam için, koltuğu korumak için kişileri karaladıysanız ayıptır. Dün böyle böyle dediğiniz bir adam hakkında bu gün neden ters dönüş yaptınız? Bu şahıs suçlu ise neden akladınız, suçsuz ise insanlara iftira atmak hangi vicdana sığar? Bu suçlama doğru ise yolsuzlukla mücadeleye kendini adamış bir muhalefetin yolsuzlara sığınması hangi mantığa uyar? Hangi vicdana sığar? Bu ilkesiz çelişkiyi nasıl izah edilebilirler?

İkinci nokta da şudur: Dinleme kayıtları her şeyi ispat ediyor diyorlar. Diyelim ki doğru, diyelim ki ortada rüşvet ve suiistimal var. Devletin en üst makamlarını dinlemenin suç olduğunu, etik bakımdan iki insan arasındaki konuşmaya kulak kabartmanın bile ahlaksızlık olduğunu neden görmezlikten geliyorlar? Kaldı ki devletin güvenliği ile ilgili mevzular bütün istihbarat örgütlerinin dinlemesine servis edilmiş, Türkiye’nin emniyeti tehlikeye düşürülmüştür, bu durum kabul edilebilir bir hal midir?

Muhalefetin atladığı bir diğer mevzu da şudur: Devletin bütün sırları dışarıya servis edilmiştir. Yasa dışı dinleme yapmanın normal bir şey olduğu kabul edilmiştir. Zannedersiniz ki gizli veya açık dinleme yapmak normal bir şey…! Böyle bir ahlaksızlığı ve ihaneti yapanları suçlayacaklarına, devletin en üst mercilerini dinleyerek elde edilen bilgileri yabancı istihbarat örgütlerine servis edilmesini normal bir şey gibi savunuyorlar. Yasadışı dinlemeleri hiç gündemlerine almıyorlar. Sanki yapılanlar normal bir şeymiş gibi kabul ediliyor.

Bu operasyondan sonra faiz hadlerinin 5 puan artması, doların 1,75 den 2,2 Liraya çıkması, borsanın 25 bin puan düşmesi, ülkenin 100 milyar lira civarında hasara uğramasını, Gezi Hadiselerindeki kırım, yakım ve yıkımda hesaba katıldığında yapılanlar vatanseverlik değerleriyle bağdaşmadığı açıktır. Muhalefet ülkeye zarar verenleri haksız bulacağına, aksine ihanet çetelerini haklı buluyorlar. Eşkıyalığı kutsuyorlar. Adeta devlete kafa tutmayı alkışlıyorlar.

Hukuk ve ahlak dışı dinlemeler devletin emniyetine, ekonomisine, tarihine, bekasına zarar vermiştir, diyorsunuz. Muhalefet diyor ki; Tayyip Bey ve Hükümeti yolsuzluk yaptı. Yaptı da ne yaptı? Diye sorduğunuzda! Yasadışı ve hukuken geçerliliği olmayan dinlemeleri delil gösteriyorlar. Aynı zatlar Ergenekon ve darbe mahkemelerinde yasal dinlemeleri bile delil kabul etmediklerini söylüyorlardı. Yasal dinleme delil değil, yasa dışı dinleme delil. Allah muhalefete akıl fikir versin!

Tayyip Bey diyor ki: Seçimlerde halk kararını verecek, sandıkta görüşelim. Muhalefet diyor ki olmaz. Sen suçsuzluğunu sandıkta değil, mahkemede ispatlamalısın! Bu memlekette Adnan Menderes, Demirel, Özal, Mesut Yılmaz, Erbakan ve Tayyip Bey suiistimalle suçlanmıştır. Hepsi mahkemelere çıkartılmış, asılmışlar, kesilmişler, suçlanmışlar sonuçta mahkemelerin kararları tarih önünde haksız çıkmıştır. Mahkemenin kararı demek mutlak ve hatasız hüküm mü demektir? Öyle olsa idi art arda temyiz ve itiraz mercileri kurulur muydu? Tayyip Bey’i mahkeme önüne çıkartmaya kalkarsanız kazara iktidara gelirseniz bu ülkeyi sizde idare edemezsiniz, ülkeyi idare edilmez duruma düşürürsünüz. Ancak muhalefet zihniyeti o kadar çapsız ki iki adım ötesini göremiyorlar.

Tayyip Bey’e gelinceye kadar aşağı yukarı 70 yıldan beri bütün başbakanlar görevi kötüye kullanmakla suçlanmıştır. Bazıları yargılanmış, bazıları eften püften şeylerle suçlanmış ve bazıları asılmış, bunu yapanlar insanlık ve hukuk tarihinin yüz kızartıcı çöp tenekesine atılmıştır. Milletin itimat ettiği şahısları töhmet altında bırakarak yapılan işlerin neticesi sıfır olmuştur.

30 Mart Yerel Seçimleri suçlamalardan aklanmanın miladı olacaktır. Muhalefet Partileri buna da itiraz ediyorlar. Aklanmak istiyorsan yargıya git diyorlar. Bunu söyleyen zatların siyaset teorisinden bile habersiz oldukları üzüntü vericidir. Birçok ülkede yargılamada jüri sistemi vardır. Bu sistemde mahkeme kamu vicdanını yatıştırmak için suçun fail ve mağdurlarını bir halk jürisi önünde yargılamaktadır. Neden böyle yapılır? Adalet mülkün temelidir. Mahkemeler millet adına karar verirler. Bizde de hüküm ve karar; yüce Türk milleti adına verilir. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Millet birine suçlu diyorsa suçludur. Suçsuz diyorsa suçsuzdur. Karar milletindir. Yani mahkemeler gücünü milletten alır diyorsun. Sonra da diyorsun ki milletin kararını değil mahkemenin kararını tanırım. Böyle bir zihniyete ruh hastası psikopatlarda dahi rastlanmaz.

Muhalefetin mantığına göre, vekil asıldan üstündür. Vekil asıl yerine karar verir. Asılın (milletin) hiçbir önemi yoktur. O zaman mahkemelerden “Türk Milleti adına karar verme hakkını” kaldırmak gereklidir. (Aslında muhalefet mahkemeler yetkisini ve karar gücünü sandalyesinden alır demek istiyorlar ) Bu düşünce siyaset bilimini, siyaset teorisini ve insanlık tarihinin bütün bilgi birikimlerini inkâr etmektir. Daha doğrusu cehalettir.

Asıl karar mercii millettir. Asıl kararı millet verecektir. Hiçbir bilgi ve becerisi olmayan, ne iş yapacağını söylemeyen adamlara bu millet oy vermez. Milleti önemsemeyenlerin, milletin kararına saygı duymayanların sonu hüsrandır. Bunlara millet ilelebet oy vermez.

KIRIM’IN İŞGALİ

KIRIM’IN İŞGALİ, TÜRK ABD İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE

RUSYA’NIN BİR BOY DAHA KÜÇÜLTÜLMESİ İHTİYACI

6 Mart 2014

Ruslar tarih boyunca Kırım’ı 4 defa işgal ettiler, defalarca gittiler geri geldiler. Kırım Türkiye açısından hayati derecede önemli bir stratejik bölgedir. Türkiye’yi çevreleyen 4 stratejik alan vardır.1. si Ege Adaları, 2. si Kıbrıs, 3.sü Kırım, 4.cüsü Girit Adası’dır. Türkiye’nin dış güvenlik duvarları ise Tuna Nehri, Adratiyatik Denizi, Basra-Zağros Dağları Hattı ve Filistin’dir.

Türkiye büyük güç merkezi haline gelecekse dört stratejik alan ve dört stratejik duvara hâkim olmak mecburiyetindedir. Bu alanlarda ekonomik ve sosyal üstünlük kurmak, bu coğrafyaları tek bir ekonomik bir plana göre yönetmek zorundadır. Bu işi yaparken ne yaptığını bilen uzun vadeli planlara odaklanmalıdır.

2. Dünya Savaşı bitmeden Kırım ve Ahıska’da etnik bir tasfiye planı uygulanmış, savaş içinde (1944 de) bu uygulama oldubittiye getirilmiştir. Yüzde yüz Tatar Türk yurdu olan bu güzel ülkede bir tek Müslüman kalmayacak şekilde boşaltılmış, yerli halk 87 coğrafi alana dağıtılmış, sürgüne giden 450 bin insanın yarısı yollarda ölmüştür. Bu uygulama insanlık tarihi ve medeni dünyanın gözleri önünde işlenmiş en vahşi cinayettir. Bu cinayet sadece Stalin’e mal edilerek örtbas edilemez. Bu kararın alınmasında ve uygulanmasında söz sahibi olan herkes suçludur. Bu suçun ortaya çıkartılması ve Tatar halkının maruz kaldığı insanlık dışı muamelenin bedelinin ödetilmesi Türkiye’ye, tarihçilere ve hukukçulara düşen bir vecibedir.

Bu gün Kırım’da etnik dağılım şöyledir. %14 tatar, %58 Rus, %24 Ukraynalıdır. Ukrayna ‘da Kırım ve Azak Denizi’nin kuzeyinde çoğunluk Rusça konuşmaktadır. Kırım’ın batısında kalan Odesa’dan Harkov’a kadar uzanan alanda karma dil konuşulmakta, Batı Ukrayna’da Ukraniçe konuşulmaktadır.

Bu günün dünyasında bir yerde hak sahibi olabilmek için halk oylaması önemli bir araçtır. Gelecekte bir oldubittiye gelmemek için, Kırım’da Tatar nüfusun artırılması hayati derecede önemlidir. Bu mesele iki yolla halledilebilir. 1. si göç etmiş halkın vatanlarına geri dönmesi, 2.si ise doğal nüfus artışının teşvik edilmesi. Göç yolu ile getirilecek nüfus en fazla 250-300 bin kadar olabilir ki bu sayı ile 1,6 milyon Rus ve 650 bin Ukrayna kökenli insanlar karşısında üstünlük sağlamak zordur. Biz bu meselenin halli için Kırım’da Tatarlar için %3 nüfus artışı formülünü savunuyoruz. %3 ile nüfusun 2 katına çıkma müddeti 20 yıldır. 40 yıl sonra Tatar nüfusu 1,4 milyona çıkarken Rus ve Ukraynalıların nüfusunda da en az 300 bin düşüş olacağı bilinmektedir. Dolayısıyla mesele Türkiye açısından demografik yolla çözülebilir.

Meseleyi harp yolu ile halledemezsiniz. Rusya’nın bu coğrafyadan çıkmamak için ölümüne mücadele edeceği beklenmelidir. Kırım meselesi için Ukrayna’nın da bir savaşa girmesi beklenmemelidir. Bu durumda Türkiye için Kırım’ın yeniden Türk vatanı haline dönmesi daha az maliyetli ve tehlikesiz bir yol olan nüfus artışına ağırlık vermeyi gerekli kılmaktadır. Bizim bu konudaki önerimiz şudur. Kırım’da çocuk başına her ay 100 $ para verilmelidir. Bu para 2050 ye kadar 2,5 milyar $ civarında bir rakam tutmaktadır. Her yıla 80 milyon $ kadar bir miktar düşmektedir. Bu para Kırım Dernekleri üzerinden, her aileye, her ay muntazaman verilebilir. (350binx%3=10,5bin çocuk demektir. 10.5x100x12 ay=13 milyon $ eder. Sonraki yıllarda bu miktar kademeli olarak artacak ve nüfus artışı gereken teşviki görecektir.)

Kırım’da nüfus artışı için 40 seneden harcanacak 2,5 milyar lira elde edilecek netice harplerden bin misli daha az maliyetli ve kesin garantili bir yol olmaktadır. Kaldı ki Kırım Rusların eline geçmesi halinde Ruslar da Federasyon bölgesinde nüfus teşvik tedbirleri uyguluyorlar. Akıllı olursak her halükarda kazanan taraf biz oluruz.

Gelelim siyasi duruma;

Ukrayna Başbakanı Arseniy Yatsenyuk “Rusya’nın Budapeşte Memorandumunu ihlal etmemesi için uyardı.” Ukrayna’nın toprak bütünlüğü Rusya, ABD ve İngiltere tarafından 1994 yılında garanti edilmiştir.” Ukrayna’nın topraklarındaki nükleer silahları imha etmesinin karşılığında Harkov,Donetsk, Odesa bölgeleri Ukrayna’ya bırakılmıştır. O tarihte bu topraklarda üslenmiş nükleer silahların imha edilebilmesi için buraların Ukrayna toprakları içinde yer alması gerekiyordu. Rusya kendi topraklarında bulunan nükleer silahların muhafazası için bu durumu kabul etti. Ukrayna’nın ödüllendirilmesinin diğer bir sebebi de 2. Dünya savaşı Ukrayna topraklarında yapılmış olmasıdır. Hakikaten 2. Dünya Savaşı’nın kaderi Rus-Alman savaşında belirlenmiş, bu savaş tamamen Ukrayna topraklarında yapılmıştır. Ukrayna halkı büyük acılar yaşamıştır. Bu acılar karşılığında elde edilenler az bile sayılır.

Son iki aydan beri Rus Savaş uçakları Karadeniz üzerinde Türk Hava Sahasına paralel uçarak, Türkiye’nin tutumunu yakından takip ediyorlardı. Bu süre içinde Türk güvenlik kurumları oldubittilere karşı bir hazırlık yaptı mı bilmiyoruz. Ancak Rusya’nın uzun zamandan beri hazırlık içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Rus milli güvenlik kurumlarının Rus milli gücünün üstünde bir kapasite ile çalıştıkları, son derece aktif oldukları bu olayla bir kez daha doğrulanmıştır. Bundan 4 yıl önce Ukrayna’da Timişenko devrilip yerine Rus yanlısı yönetim geldikten sonra, Rusya Ukrayna ve Kırım üzerindeki kontrolü sıkılaştırmıştır. Bu meyanda Odesa Limanı’nın askeri amaçlar için kullanılması, Sivastopol’deki askeri deniz üssünün 2047 yılına kadar kiralanması gibi anlaşmalar gerçekleştirilmiştir. Rus özel kuvvetleri ve onların elemanı olan yerli Ruslardan müteşekkil askeri yapılar gizlice kurulmuş, kritik bölgelere yerleştirilmiş ve silahlandırılmıştır. Rusya Kırım’da aşama aşama kukla devlet yarattı. Kırım Milli Meclisini kontrol altına aldı.

13 askeri nakliye uçağı ile Rus askerlerin Siferempol’e (Akmescit) inmeleri, 30 Rus savaş gemisinin Sivastopol da hazır tutulması, Rusların Kiev’deki yönetimin değişmemesi Ukrayna’nın Batının kontrolüne girmemesi için geniş bir çaba içinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Kiev hadiselerinde halka çok sert davranan ve silah kullanan komandoların yerel Rus Özel Kuvvet mensupları olduğu, göstericilere ateş açan birliklerin de Berkud komandoları olduğu ve bunların Rus özel kuvvetlerine ait olduğu görülmüştür.

Ukrayna güçleri ile bölgede üstlenmiş Rus güçleri mukayese edildiğinde Rusların ezici bir üstünlüğe sahip olduğu görülmektedir.

ASKERİ DENGE(Karadeniz-Donetz Havzası)

RUSYA UKRANYA

Asker 150 000 133 000

Tank 880 Zırhlı araç 4460

Savaş Uçağı 210 27

Hücum Helikopteri 4

Savaş gemisi 80 22 (1 denizaltı)

Rusya’nın Karadeniz donanması 2 büyük kruvazör, 3 destroyer, 4 anti denizaltı, 7 çıkarma gemisi, 7 firkateyn, 2 küçük firkateyn, 1 güdümlü füze kruvazörü, 4 mayın tarama gemisi, 2 güdümlü füze korveti nden meydana gelmektedir. Bu kuvvet nükleer kapasiteyle desteklenmiş üstün taarruz kuvvetidir. Rusya hava gücünde çok üstündür ve Ukrayna’nın mukabele imkân kabiliyeti yoktur. Bu güçle ancak NATO baş edebilir. Çıkartılacak bir Rus-Ukrayna Savaşı Ruslar için çelik çomak oyunu gibi bir şey olacaktır. Ukrayna daha uzun bir müddet NATO ve ABD korumasına muhtaçtır.

Hadiseler başlayınca Putin Ukrayna sınırındaki Rus ordusunu alarma geçirdi. Buna karşılık Kiev kısmi seferberlik ilan etti. Bu sürtüşme Ukrayna ile Rusya arasında silahlı bir çatışmaya yol açar mı? Açarsa kim kazanır? Noktasından baktığınızda, böyle bir çatışmayı Rusların kazanacağı beklenmelidir. Çünkü Rus özel kuvvetleri Ukrayna’yı baştanbaşa kontrol etmektedir. Nitekim Ukrayna donanmasının amiral gemisinin komutanı Hetman Sahaydachniy gemisine Rus bayrağı çekti. Böyle bir ülkenin Rusya’ya karşı zafer kazanması beklenmemelidir. Gürcistan hadiselerinde de gördük ki Batı yerel iktidar odaklarını kışkırtmada çok mahir, müttefiklerine yardım etmede ise çok sadakatsizdir.

Nitekim Ruslar Kırım Akmescit’in 40 km güneydoğusunda yer alan Ukrayna Piyade Tugayını kuşattı. İki birlik karşı karşıya geldi. Taraflar çatışmadı. Anlaşılıyor ki Putin Ukrayna’yı batıya kaptırmanın karşılığında bir taviz koparmak istiyor.

Putin düzenlediği basın toplantısında; “Ukrayna’ya ordu göndermek veya Kırım’ı almak gündemimizde yoktur “dedi. Arkasından ilave ediyor ,”Vatandaşlarımızı korumak için gerekirse Kiev’e gireriz” diyor. Putin’in Ukrayna’daki vatandaşları kimdir? “Turist olarak Kiev’de gezen Ruslar mıdır? Sızdırdıkları özel kuvvetler mensupları mıdır, Ukrayna’da yaşayan Rus kökenli soydaşlar mıdır, bunu söylemiyor”. Ancak kullanılan ifadeye bakılırsa Hitler’in Çekeslovakya’yı işgaliyle ilgili gerekçesinin aynısını söylüyor.

Putin;”Viktor Yanukoviç bitmiştir diyor, başka bir konuşmasında görevden alınmasını yasadışı oyun olarak görüyor. Görevden alınması yasadışı ve anayasaya aykırıdır” diyor. Meşru hükümetin istemesi halinde Ukrayna’ya gireceklerini söylüyor. Hâlbuki Yanukoviç’in iktidara gelmesinde Rusya’nın ciddi desteği olmuştur. Ukrayna ile yapılan Savunma İşbirliği Antlaşmalarını da bu zat döneminde yapmışlardır. Yani Yanukoviç Rusya’ya vereceğini vermiş, Putin’in Ukrayna’ya müdahalesi için gerekçeler yaratmıştır. Artık Rusya için iktidarda kalmasına da ihtiyaç yoktur.

Aslında Putin’in yapmak istediği Ukrayna’nın batısı sizde kalsın, doğusunu bize verin anlaşalım gibi bir manaya gelmektedir.

Putin’in basın toplantısında söyledikleri ve askeri operasyonla yapmaya çalıştığı işler ciddi şekilde tutarsızdır. Ukrayna’yı Karadeniz’den çıkartmaya, iç iktidarını belirlemeye ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik olarak tehdit etmektedir.(Aslında Karadeniz’e hâkim olmak istemektedir.)

Rusya’nın pervasız tutumu karşısında; Obama Putin ile 90 dakika görüşerek Rus askerlerin Kırım’dan çekilmesini Rusların Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı göstermesini istedi. Ukrayna’ ya yönelik bir müdahalenin bedelinin ağır olacağı uyarısı Obama tarafından bizzat Putin’in yüzüne karşı söylendi. Bu arada Nato- Rusya ortaklık Konseyi Rusya’yı ikaz etti, “barış için ortaklık ilkelerine ters düştüğünü söyledi”.Buradan anlaşılıyor ki; Rusya’nın Ukrayna’da olan biteni kabul etmemesi halinde batı ile doğu arasında yeni bir soğuk savaşın başlayacağı Rus ekonomisinin tekrar çökertileceği beklenmelidir.

Bu gelişmelere itiraz eden deneyimli diplomatlar ve eski devlet başkanları Rusya’nın yanlış yaptığını düşünmektedir.

Gorbaçov;” başka ülkeler konuya karışmadan mesele çözülmelidir. Savaşacak kadar aptal mısınız?” Dedi.

Ukrayna’nın geçici devlet başkanı Oleksandr Turçinev,” Rusları Kırım’a askeri güç konuşlandırmakla suçladı. Rusya Kırım’da askeri güç konuşlandırıp Kiev’i silahlı çatışmaya kışkırtarak Kırım’ı ilhak etmeyi amaçlamakla suçladı.”

Kiev’deki yeni yönetimin yapması gereken şudur; Yanukoviç döneminde Rusya ile yapılan askeri ve ekonomik antlaşmaların geçersizliğini ve meşruiyetini gündeme getirerek, bu antlaşmaları halkoyuna sunmalı, Rusya’ya diplomatik bir darbe indirmeli ve Batının desteğini almalıdır. Yani Putin ve eski yönetimle yapılan antlaşmaları gayrimeşru duruma düşürmelidir.

Burada Batının düşünmesi gereken ana nokta şudur: “Batının Rusya ile başının bir daha derde girmemesi için Rusya Federasyonu’nun bir boy daha küçültülmesidir. “Rusya’ya bağlı bazı federal devletlerin Moskova’nın denetimi dışına çıkartılarak bağımsızlığa kavuşturulması gerektiğinin aciliyeti bir kez daha ortaya çıkmıştır.

ABD giderek zayıflarken Rusya’nın 17,5 milyon Km2 alana sahip olmaya devam etmesi gelecekte küresel güç olarak birinci sıraya yükselmesine neden olabilir. Kontrol Batının elinden her an kaçabilir. Aynı durum Çin için de geçerlidir. Çin’in de gelecekte bela olmaması için 3 parçaya bölünmesi, Ortadoğu’nun Türkiye’nin kontrolüne verilmesi gereklidir. ABD için çok kutuplu bir dünya yaratarak, Türkiye üzerinden İslam’la ittifak yapmak ve küresel liderliği güç dengelerini değiştirerek sürdürmekten başka çare yoktur.

ABD’nin Ortadoğu’daki mevcut tehdit algıları iki gücün etkisinde şekillenmiştir. 1. İngiliz tehdit algılaması (Ortadoğu’nun etnik ve mezhep ekseninde parçalanması) 2. İsrail tehdit algısı (İngiliz tehdit algısını aynı ile kabul etmekle birlikte, İslam’ın radikal ve ılımlı eksende ayrıştırılması, İslam’ın İslam la çatıştırılarak zayıflatılması fikri) Bu iki tehdit algısı ABD’nin Ortadoğu’da iş yapmasını güçleştirmektedir. Bu iki algıda yanlıştır. ABD’nin Ortadoğu’da iş yapma gücünü mütemadiyen zayıflatmaktadır. Düşman algısı yaratmaktadır. Hâlbuki hiç buna lüzum yoktur. Seküler değerler sistemini savunan Amerikan zihniyetinin İslam la çatışmasının mantığı ve gereği yoktur.

Şimdiki Amerikan zihniyetine göre Amerika’nın liderliğini sürdürmesi Ortadoğu ülkelerini askeri ve ekonomik bakımdan sınırlama ve kontrol ederek sürdürülebilir. Hâlbuki bu bakış açısı yanlıştır. ABD’nin ciddi şekilde güç israf etmesine sebep olmaktadır. Her ülkenin kendi ekonomik ve sosyal düzenini serbestçe seçmesi, dini değerlerini koruması radikal veya mutedil kim olursa olsun iktidara gelmesi, ABD açısından değişmez ve bu ülkeler ABD’ye muhtaç ve birlikte çalışmaya mecbur olmaları sebebiyle ABD’ye tabi olacaklardır. Çatışarak elde edilecek yüzde yüz kazançtan çatışmadan elde edilecek %30 kazanç daha az maliyetlidir. Bu nedenle biz ABD’nin Türkiye ile birlikte çalışması gerektiğini savunuyoruz.

ABD’nin Türkiye ile birlikte çalışması Çin Denizi’nden Ümit Burnu’na kadar alanda maliyetsiz ve serbestçe hareket etmesine yol açar. Çatışmaya girmeden fayda sağlar. ABD düşmanlığına sebep olmadan gönüllü beraberlik temin edilir. Biz diyoruz ki Gürcistan ve Ukrayna olayları göstermiştir ki Rusya Federasyonu dağıtılmalı, Moskova kontrol edilebilir güç seviyesine indirilmelidir.

ABD’nin gelecekte liderliğini sürdürmesi Türkiye’nin Ortadoğu’da güçlendirilmesi, Rusya ve Çin karşısında etkisinin artırılması, İngiliz projesi olarak ortaya çıkmış olan İsrail devletinin tasfiye edilmesiyle mümkündür.

İsrail’in öngördüğü İslam’ın sökülüp atılması projesi yanlıştır. Hakikati ifade etmeyen değerler sistemine (Hastalıklı değerler sistemi) göre tanzim edilmiş projeler Antiamerikanizmi tetikleyerek ABD’nin Ortadoğu’da ve bütün dünyada iş yapmasını güçleştirmektedir. İslam’ın iç bakışını anlamadan, kâğıt üzerinden yapılan masa başı plânlar daima iflas eder. Reel politik daima ideolojiden üstündür ve önde gelir.

ABD’nin dış politikası reel değerler üzerine inşa edilmediği sürece, bu gün Putin karşısında yarın başka biri karşısında zaafa uğrar ve giderek küresel liderliğini kaybeder. Ukrayna olayları ABD liderliğinin sonunun başlangıcı olabilir. Bizce; ABD’nin Rusya Federasyonu’nu parçalamaktan ve Ortadoğu’da Türkiye’nin önünü açmaktan başka çaresi yoktur. Liderliğini koruması bunları yapmasına bağlıdır.

GLOBAL KRİZİN MEŞRUİYETİ

GLOBAL KRİZİN MEŞRUİYETİ

Aslan YAMAN

Finansal panikler kapitalizmin ayrılmaz parçalarıdır, ekonomik durgunluklar da öyle. Bu durumu sistem yaratmakta ve kapitalizm, krizler ve durgunluklar dolayısı ile daha güçlü hale gelmektedir. Bunu bir bakıma orman yangınlarına da benzetebiliriz. Oluştuğunda çok acıtıcıdır, fakat yangınsız ormanın hayatiyetini sürdürmesi de imkânsızdır. Krizler, sistemi disipline zorlar, düşüncesizliği cezalandırır ve ihtiyatlı olmayı ödüllendirir. Bunalımlı dönemler, şüphesiz ki, düşüncesizliğin ödüllendirildiği, ihtiyatlı olmanın cezalandırıldığı zamanlarında oluşurlar. Siyasal krizler –normal finansal paniklerin tersine — sebep oldukları krizlerin lehtarları olduğu ve toplumun geri kalanının ihmalkârlıkları sırtlayarak bedelini ödediği kayıtsızlık anlarında tezahür eder. Bu noktada, kriz; finansal veya ekonomik olarak yoluna devam etmez ve siyasal bir krize dönüşür. Finansal ve ekonomik sistemler, geniş manada siyasal sistemlerin alt sistemleridir. Daha doğru bir ifade ile her bir siyasal sistem; bu çarkı çevirecek kendi seçkinlerinin de içinde olduğu politik, ekonomik ve askeri olmak üzere 3 temel alt sistemden oluşur. Bu 3’lü yapı düzenli olarak birbirlerini etkiler ve sağlıklı bir işleyişte birbirini dengeleyerek, birinin kayıpları diğerinin başarısının avantajı ile sistem tümüyle ayakta durur. Her ulus, bu 3’lü yapı arasında farklı ilişkilere, farklı dengesel yapılanmalara sahip ve her sistemde sıklet merkezlerinin ağırlığı, tıpkı bu grubun seçkinlerinin ağırlıkları gibi, farklıdır. Fakat diğer ikisine sahip olmaksızın bir sisteme sahip olunamaz. İstisnasız her yerde aynı kural işlemektedir.

Sınırlı Sorumlu Yatırım

Kapitalist ekonomik sistemi düşünelim. Şirket oluşturulması kavramı; modern fonlama yolları bulmayı sağlar ve bir şirket yatırımcıları için sınırlı sorumlulukların olduğu bir fikir etrafında inşa edilir. Bu tasarımda şirketin kısmi yâda tüm hisselerine sahip olmak şirketin borçlarından veya zararlı bir faaliyetinden sorumlu olmayı da gerektirmez. Sahip olduğunuz risk, yaptığınız yatırım ile sınırlıdır. Diğer bir ifade ile bir şirketin bir kısmına veya tümüne sahip olabilirsiniz, fakat yatırdığınız paranın ötesinde bir sorumluluğunuz yoktur. Arz ve talep her yerde ve her zaman mevcut olmakla birlikte, sınırlı sorumlu yatırım kavramı modern kapitalizm için yeni bir uygulama olarak arz ve talebi dinamik hale getirerek yeni bir şekil verir.

Şirket yapılanmasındaki hükmi şahsiyet kavramı siyasal bir buluştur, ekonomik değil. Şirket kurma kararı, politikaların yasal alt sistem yoluyla iş ve kararların akışına sınırlı bir sorumluluk getirmektedir. Çin’de bile sorumluluk kuralları ve denetim çeşitlerinin tanımına, devlet ve politikalarının kurumsal risk yapısının sabit olarak tutulacağı ilkesinin vaaz edilmiş olmasına rağmen, Şirket kavramında var olan sınırlı sorumluluk egemendir. Oysa piyasanın daha tabii şekilde işlediği durumlarda, tezgâhlara sahip olanlar tüm borç ve yükümlüklerden sorumludurlar. Bu, şüphesiz ki, aşırı riskli bir durum doğurarak ekonomik faaliyet üzerinde baskı yaratmakta ve böylece siyasal sistem; zaman içinde, riskin şirket sahipleri üzerinden, hissedarlarını riskin içine almaksızın iflas edebilmelerine imkân sağlayarak şirket tüzel kişiliği, kreditörler ve müşterilerin üzerine geçirilmesi için düzenlemeler yapmaktadır.

Ekonomik bir sistem; doğru risk dağılımı, yasalar yoluyla iradenin ortaya konulduğu ve ülkeden ülkeye ve zaman içinde değişen, siyasal bir konudur. Bu ideale zıt olarak, siyasal ve ekonomik sistem arasında daima bir gerilim vardır ki; modern ekonomik sistem içinde, garip (eksantrik) ve fakat kaçınılmaz siyasal-yasal yapıların varlığı şartı dışında, sınırlı sorumlu şirket yapısı düşünülemez. Modern piyasa mekanizmasının kaynağında ise doğru ve karmaşık risk tahsisleri ve bağışıklıklar bulunmaktadır. Diğer gerekçelerin de varlığı ile birlikte, bu nedenle, klasik ekonomistler asla “ekonomi” diye konuşmaz daima “siyasal ekonomi” derler.

Şirket ilkelerini ve yönetilme kurallarını belirleyen devlette şirket ortaya çıkma kabiliyetine sahip olur. Devlet, risk yapısını ve yükümlülükleri tanımlayarak yasalarla bu durumu güçlü bir teminat altına alır. Ortaya çıkan bu karmaşıklık – ve bunu teyit etme — toplumsal ahlak ile ilgilidir. Bir yük ve sorumluluklardan sakınma: zayıf kararlar bir kayba yol açarak cezalandırılır, tıpkı bilgece verilen bir kararın daha yüksek bir refah düzeyine erişilmesini sağladığı gibi felsefesi ile mümkün olabilmektedir. Bu nedenledir ki; bu felsefeye riayet edilmesi ve akıllıca kararlar alınması ile oluşacak olumlu gelişmelerden toplum geneli istifade eder. Yükümlülüklerin sınırlandırılması, risk almaya gönüllü olma, iyi kararların ödüllendirilmesi, yanlış kararların cezalandırılması gibi genel şemayı dizayn ederek genişletirsek Adam Smith’in sözleri ile “Milletlerin Zenginliği” ne ulaşmış oluruz. Fakat sistemin ölçümü kişisel çıkarlar üstüne oturtulmasını açıklamaktan ziyade, çıkarların millet zenginliğini nasıl büyüttüğünü anlamaya yöneliktir.

Sisteme ait en büyük risk; bundan dolayı, ekonomik kavrayışlar, kabuller değil, siyasal olandır. Sisteme ait risk, iktisadi aktörlerin, özelliklede sistemi altüst etmeye niyetlenen iktisadi seçkinlerin siyasal ve yasal korumalar altına alındığı zaman tezahür eder. Bir başka ifadeyle, krizler; iktisadi seçkinlerin kendilerini zenginleştirecek ve milletin refahını azaltacak tedbirlerle yasaları kullanmaya başladıkları zaman oluşurlar. Bir diğer yolla daha krizler oluşur ki bu durum, finansal seçkinlerin yasal-siyasal yapıya, siyasal seçkinlerin ihtiyatlı davranışların bozulmasına seslerini çıkmamaları ve tedbir ve temkinin tahrip edilmesine açıkça göz yumarak bu işin kurbanlarını koruyacak tedbirleri almamaları sonucunda sistemli olarak kendilerini güçlendirmek için hoyrat davranışlarda bulunarak, zarar verdikleri zaman ortaya çıkar.

Günümüzde halka açık şirketlerde, hissedarlar — şirketlerin sahipleri — şirket yönetimini nadiren kontrol eder, Yönetim Kurulları hissedarlar adına şirketlere göz kulak olurlar. Ancak, 2008 krizinde, şirket memurları olan yöneticiler zengin olurken, şirket hissedarlarının mahvolduklarını gördük. Bu durumda, şirketlerin hissedarlarının korunması düşüncesi aleyhe dönerek, hissedarlar, şirket çalışanlarının –yöneticilerinin ki onların menfaatleri ile hissedarların menfaatleri bir birlerine paralel değildi– tedbirsiz davranışlarından kaynaklanan zararları ödemeye zorlandılar. Birçok olayda yöneticiler, hissedarlarının menfaatleri hilafına, sahip oldukları çalışma şartlarının bir gereği olarak ödüllendirilmiş oldular. Şimdi, iki nedene bağlı olarak ekonomik değil siyasal bir krize sahip olduğumuzu daha açıkça söyleyebiliriz. Birincisi, kriz nitelik bakımından bir ekonomik dalgalanma sınırlarının ötesine taşınmıştır. İkincisi, kurumsal risklerin dağılımındaki uygulamaların yasal-siyasal köklere dayanmış ve hissedarlar ile şirket yöneticilerinin ilişkileri yasal olarak tanımlanmıştır. Şirket yöneticilerinden hissedarları sorumlu tutma, fakat hissedarlara yöneticilerin alabilecekleri risklerin sınırlarını belirlemelerine izin vermeme, sorunun yalnızca piyasa sorunu değil, sermayesi ile sınırlı şirketler üzerinde politik sistemin bir keşfi ve başkanlık ettiği fikrine karine teşkil etmektedir. Finansal panikler, finansal seçkinler gerekli siyasal krizleri oluşturmadıkları zaman tabii ve zararlı görünürler. Finansal panikler, yasal şemsiye altında risk dağılımında planlı manipülasyonların sonucu olarak ortaya çıkar ve finansal seçkinler tüm ihtişamları ile varlıklarını göstererek, hissedarlar ve halk zarar görürken bu durumdan istifade ederler. Böylelikle, kaçınılmaz bir şekilde siyasal kriz yaratılmış olur.

2008 krizinde ve bunu takip eden olaylarda ise bir çelişki vardı. 2008 krizi daha önce görülmemiş federal mali yardımların yapıldığı bir kriz olarak ortaya çıktı. Benzer gelişmeleri 1970’lerdeki yerel bono işlemlerinde, üçüncü dünya borç krizinde ve 1980’lerdeki borçlanma krizinde görmüştük, ancak, durgunluk bu anomalileri takip etmemişti. Bu kriz bir önceki krizden 7 yıl sonra gerçekleşerek işsizliğin % 10’un üstüne, enflasyon ve ipotekli kredilerin % 20’lerin üstüne çıktığı 1970’lerdeki ve 1980’lerin başındaki krizlerle karşılaştırıldı. Bu kriz de diğerleri gibi çok acıtıcı olmakla birlikte tahmin edilen davranışlar sınırlarında gerçekleşmesi de iyi olmuştur.

Krizin köklerinin araştırılmasında krizi tetikleyenin küçük kasaba bankalarının veya üçüncü dünya ülkelerinin davranışları olmadığı, yasaların karmaşık olmasından dolayı, hissedarlar ve müşteriler yerine, kendilerini daha güçlü hale getirmek için avantaj yaratan global finansal seçkinlerin davranışlarının olduğu görüldü. Öyleyse, bu bir ekonomik kriz değil, siyasal bir krizdir. Siyasal seçkinler, şirket seçkinlerine karşı benzersiz bir biçimlendirmeyle sorumludurlar: tezgâh; siyasal bir buluştur, öyleyse, tanım gereği, bu davranışlar siyasal sisteme bağlı olacaktır. Daha derin manada, bu kriz siyaset ve şirket seçkinlerinin ortaklaşa oluşturdukları, fakat algıda ihmal veya görevlendirmenin bir arada icra edildiği –bile bile bu sonucu düzenledikleri– bir kriz olmuştur. Bir manada, sonuçta ne olup olmayacağının çok üzerinde durulmadığı bir durumdur da. Geniş bir şekilde inanılmaktadır ki tek başına, oluşan krizin orijini bu seçkinler ortaklığından gelmektedir. Bu durum siyasal bir kriz üreterek iktisadi sisteme bir saldırı niteliğinde de tercüme edilebilir.

Halk, bu tür durumlardan şüphe edenler olarak, hissedarları düşünmeyeceklerini ve seçkinlerin yalnızca kendilerini nemalandıracaklarını zaten tahmin ediyorlardı. Fakat aynı zamanda, kamunun tolere edebileceği davranış sınırları da olmalıydı. Hele hele, aklımızda milletlerin zenginliğinin tehlikeye atıldığı noktada Adam Smith varken, sistem millete zarar verecek çıktılar üretmeye başlamışken bu sınır mutlaka tanımlanmış olmalıydı. Aşırı durumlarda, bu tür krizler rejimlerin meşruluğunu ortadan kaldırır, daha da aşırı kriz noktalarında ise,– bu noktaya dünyanın herhangi bir yerinde varılmamıştır—askeri seçkinler belirli aşamalarda rejimin kontrolünü ele alırlar. Bugün için herhangi bir manada Amerika için böyle bir durum söz konusu olmamakla birlikte, bu analizin bir parçası neden Obama İdaresinin Goldman Sachs, Lehman Brothers ve diğerlerinin zor duruma düşmesinden sonra neden işe girişmek zorunda kaldığının açıklanmasına yöneliktir. Goldman Sachs olayı; milletin zenginliğinin tahrip edilmesinden kazanç sağlaması veya Lehman’ın yönetiminin kendilerini iyi durumlara getirirken hissedarların değerlerini silip süpürerek yok etmesi ve finansal- siyasal sisteme inancı yok edecek bir kriz yaratmasının sembolik olarak göğüslenmesinden ibarettir. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, siyasal sistemin tepkisinin de öngörülebilir olmasına bağlı olarak krizin meşruiyeti üzerinde bir mutabakat hâlâ oluşamamıştır.


Bu aşamadan sonra, eski imansız sembolik olarak kutsal yağ ile yağlanacak ve finansal şirketlerde sorumluluk ve risk yapısı yeniden tanımlanacaktır. Amaç bazı şeylerde böylesinde büyük bir başarıyı yakalamak değil, bazı şeylerde başarılı olunduğu izlenimi yaratılırken, diğer manada, siyasal sistemin yarattığı varlıklar üzerinde denetim sağlandığı halka gösterilmiş olacaktır. 

Avrupa’da Kriz

Avrupa’da da benzer bir kriz görmekteyiz. Burada da finansal kurumlar global finansal krizin tam olarak suç ortaklarıdır. Amerika’da olduğu gibi, değerlerinin belirlenenden farklı olduğunu bildikleri halde türev ürünlerden alıp sattılar. Amerikalı meslektaşları kadar karmaşık işlemler yapmalarına ve en az onlar kadar karmaşık bir yapıda olmalarına rağmen, Avrupalı finansal kurumlar, vicdansız Amerikan şirketlerinin şanssız kurbanları olduklarını iddia ettiler. Hâlbuki finans kesiminin seçkinleri neler yaptıklarının son derece farkında idi.

Krizde Avrupa’nın pozisyonu, iktisadi ve siyasi seçkinler tarafından ekonomik birliğin ve Euro’nun yaratılması dolayısı ile karmaşıklaşmaktaydı. Avrupa Birliğinde güç ve otoritenin elde edilmesi ile ilgili daima muğlâk bir mutabakat olmakla birlikte niyet daima sarihtir: Avrupa’yı uyumlu hale getirmek ve ekonomik problemlere Avrupa genelinde bir çözüm bulmak. Bu amaç Avrupa’da daima tedirginlik yaratmıştır. Çünkü görülüyordu ki, Birleşik Avrupa’yı dikkate alanlar da geniş manada Avrupa halkını öncelemekten ziyade, seçkinlere fayda sağlamayı istiyorlar, bunun da ötesinde atmış oldukları her adımda Avrupa’nın tümü yerine Franco-Alman odaklı bir menfaat dizayn ediyorlardı. Bu uygulamalar geri kalanlarda bir azınlık oldukları duygusu oluşmasını yansıtmaktadır ki; bu azınlık ise, küçümsenemeyecek bir azınlıktır.

Finansal kriz Avrupa’ya 3 aşamada geldi. İlk aşama, Amerika’daki kaymakaltı işlemlerinden kaynaklandı. İkinci dalga, Avrupa’ya özgü bir krizdi. Avrupa bankaları Doğu Avrupa bankacılık sistemine karşı sert pozisyonlar aldılar. Mesela Çek Cumhuriyetinde sistem hemen hemen tümü ile yabancı (Avusturya ve İtalya kökenli)sahiplerin elinde idi. Bu bankalar, Doğu Avrupa’da ev alanlara ipotekli krediler kapsamında, yerleşik oldukları ülkelerin ağırlıklı olarak kullandığı para dışında Euro, İsviçre Frangı ve Yen bazlı krediler vermeye başlamışlardı. (henüz Eurozone dâhil olmamışlardı) Bu uygulama kurlardaki hareketlerin yaratacağı riski borçlananların üzerine yıkma fırsatı verirken, faiz oranlarını da aşağı çekme imkânı sağlıyordu. Fakat Zloti ve Forints batmaya başlayıcında, ipotekli kredilerin geri ödemelerindeki miktarlar ödeme güçlüğüne düşülmüş gibi yükselmeye başladı. Almanya tarafından liderlik edilen Avrupa Çekirdeği borç alanlara veya borç verenlere uygulanacak bir Avrupa Mali Yardım Paketini, hatta bu krizi yaratan borç veren finansal kurumları Eurozone ülkelerinden olmasına rağmen, reddetti. Bunun yerine, IMF problemi çözmek için, Amerikan, Çin ve Avrupa paralarından oluşan fonlardan kullanmaya çağırıldı. Bu durum Avrupa’da siyasal bir soru olan Doğu Avrupa, Avrupa Birliğinin bir parçası değil midir? Sorularının sıkça sorulmasına yol açmıştır.

Üçüncü dalga; Eurozon’da ancak Avrupa Çekirdeği içinde yer almayan muhtemelen İspanya ve Portekizin de içinde yer alacağı kuşkusuz Yunanistan’ın içinde olduğu Egemenlik Krizi ile temsil edilmektedir. Yunanistan vakasında Avrupa, özellikle de Almanya, sorun IMF ve Avrupa dışındaki para ve garanti kuruluşlarının ilgi alanına girinceye kadar, konuya müdahil olmaya çekindi. Bu, Avrupa’nın çevresinde yer alan ülkelerde Avrupa Topluluğu üyeliğinin anlamı nedir? Sorusunun sıklıkla sorulur hale gelmesine yol açtı. Tıpkı Doğu Avrupa ülkelerinde sıklıkla sorulur hale geldiği gibi. Fakat sonunda çok daha derin bir meşruluk krizi olduğu görünmektedir. Almanya’da seçkin hissiyat Yunanistan’a müdahil olmanın kaçınılmaz olduğuna karar verirken, bunun zıddına halkın bu konudaki hissiyatı, ezici bir çoğunlukla, müdahil olunmasına karşıdır.

Siyasal seçkin, kamuoyu baskısı altında finansal seçkinlerle birlikte gerilimin içine girdi. Yunanistan’da da benzer bir kriz belirerek, dış yardımı ve buna bağlı olarak teklif edilmesi kaçınılmaz olan mali disiplini kabul eden elit ile uygulanacak olan mali disiplinin kendi menfaatlerine ve ulusal egemenlik haklarına ters düşeceğini gören halk arasında şiddetli bir çatışma çıktı. Böylelikle, Amerika Birleşik Devletleri, siyasal ve finansal sistemlerde var olan bir krizle uğraşırken, Avrupa krizi ikiye katlamış oluyordu. Bu kriz Avrupa’daki siyasal ve finansal sistemin birbirlerine entegre olması dolayısı ile Amerika Birleşik Devletlerindeki kadar şiddetli olmamış, fakat kitleler ile seçkinler arasındaki gerilim, her karşılaşmada çok daha şiddetli zuhur etmiştir, etmektedir.

Krizin ikinci parçası Avrupa Birliği krizidir ve gittikçe büyüyen bir manada bir çözüm olmak yerine Avrupa Birliği’nin bizatihi kendisi bir kriz olmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi Avrupa’da da yalnızca ulusal düzenlemeler değil, uluslar arası organizasyonların da güvenilemez kurumlar olduğu duygusu gittikçe artan bir oranda hâkim olmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa dünya üzerinde krizin yasallığı ile yüzleşme sorunsalından uzak olan bölgelerdir. Örneğin Çin’de, her türlü şüpheli görülen türevler üzerinde baskı yapılırken, geçtiğimiz 30 yıldaki genişlemeden faydalanan kimlerdi ve bu krizdeki kayıpları kim ödeyecek gibi sorular ciddi ciddi sorgulama konusu edilmektedir.Ayrıca Rusya’nın 1999 yılında bir moratoryum sürecinden geçmiş olmasına rağmen, bu krizden çok az etkilenmesi de çok ilginçtir. Global krizin meşruiyeti aynı nokta göz önünde bulundurulduğunda içinde pek çok değer barındırmaktadır. Eğer bu bir rejimin meşruiyeti tartışması değilse, bunun nasıl göğüsleneceği sorusu aşikâr olan bir yasallık tartışması ile Amerika ve Avrupa’nın en azından şimdilik yüz yüze olduğunu anlamamız önemlidir. Krizin jeopolitik önemi de açıkça görülmektedir. Eğer Amerikalılar ve Avrupalılar birlikte global dengenin oluşması için global baskıdan çok içerideki bilançonun denkleştirilmesine odaklanırsa, diğer güçler, kendi fırsat pencerelerini kendi bölgesel dengeleri için genişletecekler dide.

Amerika Birleşik Devletlerinde, finansal seçkinlerin baskılarıyla, durumun siyasal seçkinler tarafından istikrara kavuşturulmaya çalışıldığını ve seçkinler üzerinde kaygıyı şiddetlendiren öngörülebilir bir süreç işlediğini görüyoruz. Siyasal seçkinlerin finansal seçkinlerden farklı olduğunu ve şahsa bağlı olmayan sonuçların finansal seçkinlerin de üzerinde uygulandığını göstermek yapılmaktadır. Bu uygulamanın emsali de var ve arzu edilen son için umulan başarı ile elde edilecek olan: finansal sistem üzerinde daha büyük bir devlet kontrolü ve toplumca kabul edilebilir bir ahlak hikâyesi olacaktır.

Avrupa’daki süreçler bir olgu olarak Avrupa Birliğinin test edilmesinden dolayı çok daha az belirgindir. Krizin Avrupa Birliğini oluşturan çok milletli yapısının içinde olması dolayısıyla, milli seçkinler kaynaklı olması kadar basit algılanmamalıdır. Bu durum, Avrupa Birliğinin gayrimeşru olduğu fikrine öncülük ederse, bu sefer gerçekten belirsiz bir alan üzerinde kalmış olacağız.

Fakat en önemli nokta, normal finansal panik yaşanmasından hemen hemen iki yıl sonra bile, siyaset bu olayın sonuçlarının telafi edilmesini yönetecek bir uygulama ortaya koyamamıştır. Siyaseten suni işbirliği ve özellikle finansal işbirlikleri, hala milletin zenginliğinin altını oymakla suçlanır kalmaya devam ediyor. Adam Smith’in anladığı şekilde piyasa; tabii varlıklardan oluşmaz, siyasal sistem risk tahsisleri oluştururken, piyasa mekanizmasının işlemesine izin veren siyasal kararların sonucunda işlemeye başlar. Sistemin işlevini kaybettiği görüldüğünde, sonuçlar, bu olayın özel finansal sonuçlarının ötesinde uzaklara gider. Siyasal sonuçlar ve zamanı gelince jeopolitik sonuçlar ortaya çıkar.


Bu makale Gelecek Yüzyıl adlı kitabı Türkçeye’de çevirilen ünlü futurolog George Friedman’ın Stratfor’da yaptığı yayından tercüme edilmiştir.

TÜRKİYE AÇISINDAN ALTERNATİF STRATEJİLERİN MUKAYESESİ

23.01.2011

TÜRKİYE AÇISINDAN ALTERNATİF STRATEJİLERİN MUKAYESESİ 23.01.2011

1990’lı yıllarda soğuk savaş bitti. Amerikan düşünce kuruluşları bundan sonraki süreçte Türkiye nasıl bir politika izleyebilir bunu düşünmeye başladılar. Rand Corporation’dan İan Lasser ve Zalmay Halilzad Türkiye bundan sonra nasıl bir politika izleyebilir alternatifleri nelerdir bu konuyu anlatan bir makale yayınladılar. Bu makalede Türkiye 4 ana eksen birde karma politika izleyebilir sonucuna vardılar. Bunlar sırasıyla

 ABD ile ittifaka devam

 AB ile ittifak

 ORTADOĞU Birliği

 AVRASYA Birliği

 Hepsinin karması

Rand Corporation Türkiye’nin karma bir politika izlerken Ortadoğu Birliği’ne ağırlık vereceğini değerlendirdi.

Türkiye için stratejik alternatiflerin iç sisteme yansıması şu şekilde oldu: Avrasya Birliği; Türk Birliği (Rusya’dan bağımsız) ve Moskova ile ittifakı esas alan iki muhtevada anlaşıldı. Rusya ile ittifakı esas alan görüşler büyük ölçüde Aleksandır DUGİN’den etkilendi. Dugin’e göre Avrasya Birliği Rusya’nın hükümranlık alanında ve Rusya’nın liderliğinde kurulabilir; bunun için Rusya; Berlin, Tokyo, Tahran hattında ittifak yapmalıdır. Daha sonra bu hatta Pekin’de ilave edildi. Şangay Beşlisi kuruldu.

Rusya’nın küresel dünya algısında Tahran Ankara’dan önce gelmektedir. Tahran’ı daha büyük küresel oyuncu olarak algılamaktadır.

Doğu Perinçek’in temsil ettiği Avrasyacı ekol ise Türkiye’nin küresel oyuncu olması için Çin’le ittifak yapmasını öngörüyordu. Çin’in henüz gelişmesini tamamlamamış olması, kendine yeterlilik açısından ABD ve batı ile rekabet edecek kapasiteden yoksun olması, küresel oyuncu olması için bir müddet daha zaman gerekmesi sebebiyle bu düşünce sınırlı bir anlayışı temsil ediyor. Çin’in en büyük müşterisi ve borçlusu ABD’dir. Bu durum ağaç ve kurdu gibi düşünüldüğünde birinin varlığı ötekine bağlı olduğundan Çin’in küresel hareket serbestliğinin sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Çincilik şu bakımdan Türkiye açısından bir sınırlama meydana getirmektedir. Doğu Türkistan sorunu, Tibet ve İç Moğolistan’daki sömürge yapısı… Türk Avrasyacılığının en önemli temeli Pan Türkizm’dir. Bu temel dolayısıyla Çin’le çatışmak kaçınılmazdır. Hem Avrasyacı hem Çin’le ittifakı savunursanız ideolojik bakıdan başlangıçtan itibaren tutarsızlığa düşersiniz. Sn Perinçek’in temsil ettiği ekolün en önemli tutarsızlığı bu nokta idi.

Rus Avrasyacılığına baktığımızda aynı sorun burada da ortaya çıkmaktadır. Halen önemli ölçüde Türk nüfusu Rusya Federasyonu yönetimi altındadır. Rusya’nın Avrasya’da yeniden toparlanmasını ABD sağlamıştır. Enerji (petrol-doğalgaz) fiyatlarını yükselterek bu toparlanmaya destek vermiştir. Orta Asya enerji kaynaklarının Rusya tarafından toplanması (Orta Asya’nın arka bahçe olarak kullanılması) ve batıya ulaştırılmasına müsaade etmiştir. Dolayısıyla Rusya ile ittifak yaparak batıya karşı bir blok oluşturamazsınız.

Türkiye için ABD ile ittifaka devam ederken Ortadoğu birliğini kurmaya çalışmak en önemli stratejik alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. ABD ile ittifak ve Ortadoğu Birliği Türkiye’nin stratejik ve jeopolitik olarak bütünlük kurmasında en önemli mihver olarak görülmektedir. Türkiye ittifak süreçlerinde hareket serbestliğini kaybetmiş ve oyun kuramamıştır. En önemli sorun budur. Türk Dış Politikası İttihatçı Osmanlı yönetiminden başlayarak (Atatürk dönemi hariç) bir yüz yıldan beri müttefiklerinin çekim alanına kapılarak adeta esaret yaşamış bağımsız karar alamamıştır. Bağımsız ve menfaatlerini gözeten, hareket serbestisini esas alan bir politika ile birlikte bölgesel güç politikası izlenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır.

İran ile Türkiye arasında ideolojik benzerliklerin artmasına paralel olarak birlikte çalışma imkânlarının artacağı değerlendirilmelidir. Kafkasya’daki Rus hegemonyasının kırılması için ABD ile çalışmak gerektiği açıktır. Balkanların tamamen AB’nin hegemonyasına girmemesi için Rusya, Ukrayna ve ABD ile birlikte çalışmak gerektiği görülmektedir. Ortadoğu’da İsrail üzerinden baskı kurma düşüncesinin iflas ettiği bir çağa giriyoruz. İsrail’in devre dışı bırakılması için ABD nezdinde çalışmak gerektiği açıktır.

Sonuç: Uluslararası ilişkilerde çatışma/işbirliği temel aksiyon tarzıdır. İttifak yaptığınız ülkelerde bir alanda işbirliği yaparken başka alanlarda çatışabilirsiniz. Türk Dış Politikası öncelikle ittifak süreçlerinin uyuşukluğundan kurtularak bağımsız hareket etme refleksine kavuşmalıdır.

Komşularla sıfır problem, BM’de Tahran lehine oy kullanma bu tutukluğun aşılmasında önemli kilometre taşlarıdır. Bizce bu tutum değişikliği yanlış değildir. Yanlış olan ideolojik ve mantık tutarsızlığıdır. Mesela Çin’le ittifak kurarak bir yere varamazsınız.

ABD’NİN KAFKASYA DENKLEMİNDEKİ İKİLEMİ(ÜÇLEMİ)

ABD’NİN KAFKASYA DENKLEMİNDEKİ İKİLEMİ(ÜÇLEMİ)

Bush döneminde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Türkiye dâhil 22 ülkenin sınırlarının değişeceği tebliğ edildi. Bölge halkları bu tutuma karşı tavır koydu. Irak, Afganistan ve Pakistan’da sürdürülen teröre karşı savaş halen kazanılmış değildir. Kaldı ki Irak savaşından sonra şu durum ortaya çıktı: Bir savaşı kazansanız dahi savaşın meşruiyetine dünya kamuoyunu inandırmazsanız, kazandığınız savaşı vicdanlarda kaybediyorsunuz. Haksız savaşı sürdürmenin imkânsızlığı ortaya çıktı.

Bu durum stratejinin temel ilkelerinin sadece yaparım olur. Yenerim mağlup olur giderler gibi güce dayalı parametreler üzerinden kurulamayacağını açıkça ortaya çıktı. Realist ekol adı verilen güce dayalı uluslar arası ilişkiler politikasının meşruiyet temeli olmadan kazanılamayacağının açık delili oluyordu. Kaldı ki güce dayalı politikaların da tek yanlılık esası üzerinden değil çok taraflılık üzerinden başarılacağı anlaşıldı. Bununda kısa sürede yeterli olmadığı bölgesel düzeyde güç dengelerinin çok yönlü matematik denklemlerine dayandığı görüldü. Bir yerden bir taşı çektiğinizde yıkımın mevzii kalmadığı, domino etkisi yaratarak her yana yayıldığı anlaşıldı. Mesela Afganistan’da Taliban’ı muhakkak surette yeneceğim dediğinizde Pakistan’ın iç dengelerini bozuyorsunuz, Hindistan’la bir çatışmaya girecek süreçlere sebep oluyorsunuz. Kendinize taraf olan hükümetlerin devrilmesine yol açıyorsunuz.(Mesela Perver Müşerref’in iş başından uzaklaşması) Pakistan’daki iç gerilimin yok edilemediğini, istenmeyen gelişmelere yol açarak nükleer silahların kontrolsüzce kullanılmasını savunan gurupların eline geçtiğini düşünün, bu durum hayırlı sonuçlara yol açar mı?

Yukarıdaki satırlarda şunu anlatmaya çalışıyorum! Dünyanın her coğrafi bölgesinde hassas dengelere dayalı kararlılık hâkimdir. Taşları yerinden oynattığınızda kayalar tepenize yuvarlanıyor iş kontrolden çıkıyor. Bu çerçevede Obama’nın ziyaretinden sonra Türkiye’ye dikte ettirilen politik normlara bir bakalım: Ermenistan sınırlarını aç, ilişkileri normalleştir! Böyle bir direktif Amerikan menfaatlerine uygun mudur, bölge denklemleri açısından geçerli midir? ABD’nin İran politikasına zarar vermez mi? Rusya’nın Kafkasya’da ilelebet kalmasına yol açmaz mı? Rusya’nın en azından yakın bir zamanda Güney Kafkasya’dan çıkartılması gerekirken Gürcistan Savaşı’nda olduğu gibi hâkimiyet alanlarını genişletmez mi?

ABD bu gün İran’a neden bu kadar kızıyor? İran batının küresel hâkimiyet sembollerine itiraz ediyor. Bölgesel güç olmaya çalışıyor. Batının kurduğu Ortadoğu düzenini değiştirerek bir Şii eksen yaratmaya bütün İslami hareketleri kendi kontrolüne almaya çalışıyor. Bu talepler batının çıkarlarıyla bağdaşır mı? Batı, doğal gaz ve petrol sevkıyatında özerk davranmaya müsaade edebilir mi? Nükleer silah yapacak bir yola girerek kendisine kafa tutacak bir güce gelmenize müsaade ederler mi? Şayet bu gidişi engellemesi lazımsa bunu nasıl yapacak? Bir; bu gidişe dur demek için hangi meşru gerekçeleri bulacak? İki; bölge şartlarına uygun hangi yeni denklemleri yapacak? Üç; sonuç alacak metotlar bulacak ve uygulayacak mı? 4.İşin sonu fiyasko ile bitecek mi bitmeyecek mi?

Şimdi bu şartların ABD tarafından yerine getirilip getirilmediğini analiz edebiliriz:

Dünya Atom Enerjisi Başkanı’nı değiştirme teşebbüsü doğru bir hareket tarzı mı? Yalan söyleyecek, yalan raporlar tanzim edecek birinin bu kurumun başına getirilmesi meşruiyet zeminine ne getirir ne götürür, bunun tartışılması gerekir.

Kafkasya’da denklem doğru kurulmuş mudur?

Türkiye’ye dikte edilen Ermenistan politikası öncelikle batının çıkarlarına uygun mudur?

ABD’nin şimdiki politikaları Rusya’yı Kuzey Kafkasya’yı bile kaybetmenin eşiğine getirmişken Güney Kafkasya’nın göbeğine oturtmaz mı?

Bu politikalar İran’ı zayıflatacak yere kuvvetlendirmez mi? Bu konuları analiz etmeye devam edeceğiz.

KAFKASYA’DA NASIL BİR DENKLEM VAR?

Kafkasya Astrahan’dan başlayarak; Dağıstan, Çeçenya; İnguşya, Çerkez-Balkar Özerk Bölgesi, Gürcistan(içinde Abazya,Osetya,Acaristan gibi problem alanları mevcut),Ermenistan,Azerbaycan, İran,(içinde G.Azerbaycan var),Türkiye ve Rusya Federasyonu’nun yer aldığı kompleks bir yapıdır.Kafkas Dağları’nın çaprazlama ikiye böldüğü bu coğrafyanın Kuzey kısmına Kuzey Kafkasya adı verilir ve tamamen Rusya Federasyonu’nun kontrolündedir.Güney Kafkasya’da da ciddi bir Rus kontrolü vardır ancak tam kontrol sağlayacak yetenekten ve güçten mahrumdur.Kafkasya’da 200 civarında dil konuşulur,bu topraklar din, mezhep ve etnik yapı müzesi gibidir.Çok parçalı yapı ve çok denklemli etnik mozaik sistemi bu bölgeyi her an patlamaya hazır saatli bomba gibi fitili yanar vaziyette tutmaktadır.ABD dış politika uzmanlarının anlamadığı noktada budur.Bu bomba niçin patlamıyor?Patlarsa sonuçları ne olur?Bir başka soru ise şudur:Bu coğrafyada hangi denklemler mevcuttur?Kim kimin dostudur,kim kimin düşmanıdır? Bundan daha önemli soru ise şudur: ABD kimden yanadır? Kimi kuvvetlendirmek istiyor, kimi zayıflatmak istiyor, Matematik olarak kurguları doğru yapabiliyor mu?

Soruları sondan başa doğru cevaplandıralım: ABD açısından Türkiye(+) müttefik(ancak sınırları değişecek ve küçültülecek devletler içinde yer alıyor.),Rusya Federasyonu(RF) (-) Hasım güç; bir dalga daha parçalanacak ülkeler içinde yer alıyor. Güney Kafkasya’dan çıkması isteniyor. İran(-);hasım güç parçalanması isteniyor, Kuzey Azerbaycan’ın topraklarının devamı(Güney Azerbaycan) bu ülkede yer alıyor. Gürcistan(+) dost güç; dost güç ama Ruslara dövdürülüyor. Ermenistan(+) dost güç ancak aslında fiilen Rus işgali altında ve Rusya’ya bağımlı, Azerbaycan topraklarını işgal etmiş. Şimdi bu olguyu bu durumu bir çizelge ile değerlendirelim:

ABD açısından

Dost ve müttefik olmak Eylemsel durum Gerilim derecesi

Rusya Federasyonu – – Olumsuz

Türkiye + – Belirsiz

İran – – Belirsiz

Azerbaycan + – Belirsiz

Gürcistan + – Belirsiz

Ermenistan + + Olumlu

Aynı çizelgeyi Rusya Federasyonu açısından yaptığınızda ABD ile politikalarının ittifak ve eylem açısından Ermenistan üzerinde örtüştüğünü, İran ve Gürcistan’da çekiştiğini Türkiye ve Azerbaycan üzerinde ise zayıflatma yönünde paralel düştüklerini görürsünüz. Bu durumda Rus dış politikası doğru ise ABD’nin bu bölgedeki politikası yanlıştır. ABD’nin ki doğru ise Rusya’nınki yanlıştır. Rusya her geçen gün Orta Asya ve Kafkasya’da hegemonyasını artırdığına göre ABD’nin yanlış yaptığı anlaşılır.

Bu parametreleri her ülkenin baş harflerini kullanarak denklem haline getirelim:

ABD+Türkiye+Azerbaycan+Gürcistan=Dost

ABD-İran=Düşman

ABD-RF=Düşman

RF/=Türkiye/=Azerbaycan

RF+Ermenistan=Dost

RF+İran=Dost

RF-Gürcistan=Düşman

ABD+Ermenistan=Dost

Bu formülasyonda denklemleri yerine koyduğunuzda hangi sonuçlar çıkar biliyor musunuz? ABD=RF=Dost, ABD=İran=Dost ve ABD İran çekişmesinin boşuna olduğu bugünkü Amerikan politikalarının bölgede Rusya Federasyonu’nun gücünü artıracağı, İran’ı bölgesel güç haline getireceği görülür. Bunun neden böyle olacağını yarın anlatacağız.

DOST VE DÜŞMAN TANIMINDA YENİ KRİTERLER

DOST VE DÜŞMAN TANIMINDA YENİ KRİTERLER

8 Mart 2009 tarihli Zaman Gazetesi’nde Sn Abdullah AYMAZ “Koruganlar Ülkesi” adlı bir makale yazmıştı. Bu yazıyı okuyunca aklıma dost-düşman tanımı nasıl yapılır konusunda bir yazı yazmak düştü. Sn Aymaz bu yazısında Arnavutluk ziyaretinden söz ediyor ve Enver Hoca’nın nasıl bir hoca olduğunu anlatıyor. Diyor ki: Her taraf sığınak, her taraf korugan. Öyle yapılmışlar ki top atışı ile deneniyor, mermi sığınağı delmiyorsa iyi, sağlam; tersi oluyorsa yıkın yeniden yapın! Bu zihniyette iki sorun karşımıza çıkıyor:1.İnsanların hiç ölmeyeceği varsayımı,2.Savaşı savunmada kalanlar, iyi korunanlar kazanır varsayımı.

Bunlardan birincisi için şunu söyleyebiliriz. Geçenlerde Konya Ovası’nda bir yer çökmüş dev bir obruk ortaya çıkmıştı. Enver Hoca’mızın tam o obruğun üzerine bir korugan yaptırdığını, içine de çelik başlıklı, gaz maskeli bir takım askeri yerleştirdiğini düşünelim. Daha düşman gelmeden korugan çöktü askerler öldü. Demek ki askerimizin ölmesi mukadderse ölmesini engelleyemeyiz. İkinci nokta da şu bütün askerlerinizi koruganlara yerleştirdiniz. Güven içinde bekliyorsunuz. Düşman ne düşünür? Bizim salak hoca bütün askerini koruganlara doldurmuş, askeri hedefler belli, çocuklar hedef aramak için yorulmayın bütün koruganları vurun. Başka ne yapar? Bir sığınak ne kadar sağlam yapılırsa yapılsın insan eliyle yapıldıysa insan eliyle de yıkılır. Sığınak yıkıcı, içeride kalan insanların oksijenini yok edici bombalar yapın! Nerede bir korugan görürseniz atın! Bu durumda çok koruyucu zannedilen koruganlar açık araziden daha tehlikeli daha ölümcül hale gelmez mi? Demek ki kuvvetli güvenlik ihtimaliyle kuvvetli tehdit ihtimali iç içedir. Mutlak güvenlik diye bir şey yoktur. Sizin çok güvenilir zannettiğiniz bir korunak, sizin için çok ölümcül olabilir. Size gelmekte olan bir merminin yolunu küçük bir cam parçası değiştirebilir.

Tabi ülkesini(özellikle Müslüman bir ülkeyi) bilimsel sosyalist düzen yoluyla idare ettiğini söyleyen, en ilerici rejimi kurduğunu savunun bu diktatör sonuçta ülkesini at arabasına mahkûm eden bir ahmaktır. Bu zat, Bu paranoyak zat ülkesinin başına niçin getirilmiştir, bu işte batının parmağı ne derece etkili olmuştur? SSCB ve Batı bloğu hangi koşulları birbirine dayatmıştır, bu konular araştırılmalıdır.

Bu zihniyetin ikinci hatası şu noktada ortaya çıkıyor. Fransızlar 2.Dünya Savaşı öncesinde Majino Hattı’nı yaptıklarında şunu söylemişlerdi. Bu hattı hiç kimse geçemez. Bu hattın önüne gelen düşmanı biçeceğiz, geride tuttuğumuz kuvvetli ihtiyatlarla ezeceğiz. Sonuç ne oldu? Almanlar Majino Hattı’na çatmadılar bile ihtiyatlar yerinde kaldı. Hattı savunanlar tek kurşun atmadı. Majino Hattı’nın 5 yıldızlı mareşalleri esir oldu.

Gerçi Almanlar Fransızların düşündüğü gibi hareket etselerdi belki Fransız askeri teorisyenler haklı çıkabilirdi ama Almanlar öyle hareket etmediler. Burada sonucu belirleyen ne oluyor? Taktik. Çare yönetimi, Çare buluculuk. Keşfedici yönetim, yaratıcı yönetim…(Günümüzde inivasyon deniyor)

Bizim esas tenkit ettiğimiz nokta bu da değil: Bir defa nice az sayıdaki savaşçılar büyük kuvvetleri yenmişlerdir. Sayıca üstünlük, kuvvetçe üstünlük, taktik yetenekler bazen yenilmeye temel teşkil eden etkenler haline de gelebilir. Bu tamamen sizin yönetim kabiliyetinize göre değişir. Gene tarih boyunca tespit edilmiş temel öğreti şudur. (Bilindiği gibi öğretiler tecrübe ede ede ortaya çıkmış doğrulardır. Fizikteki deney gibidir.)Savunmada kalarak savaşı kazanamazsınız. Şimdi Enver Hoca’nın savunma doktrinini bu mantığa göre inceleyelim: Yurt sathına dağılmış korunakları takip ede ede, düşmanı ta Tiran’ın merkezine kadar getiriyorsunuz. Siz nereye gideceksiniz? Düşmanı oraya sokmadan oyalamanız, yer yer karşı taarruzlarla zayiata uğratmanız, zayıfladığını hissettiğiniz an karşı taarruzlarla imha etmeniz gerekmez mi? Yaptığınız koruganlarla adeta mecburi istikamet levhaları gibi düşmana yol ve hedef gösteriyorsunuz. Bununla da kalmıyor kendinizi yenilmeye yani ölüme mahkûm ediyorsunuz. Muhtemelen aynı tarihlerde Enver Hoca’nın yakınlarında bulunan biri olsaydım ve itiraz etseydim, goşistlikle, faşistlikle suçlanıp idam edilmiş olacaktım. Şimdi soruyorum bu mantık bu strateji koruma mı üretiyor, güvenlik paranoyası mı, yenilmeye mahkûm ilkel bir düşünce mi?

Geçenlerde Çemberlitaş’ta yürüyordum biraz ileriden köpeğini gezdiren bir zat geliyordu. Köpek birden bire bir sokak kedisine saldırdı. Kedi ani refleksle köpeğin gözüne birkaç tırmık attı ve kaçtı. Köpek öyle öfkelendi ki(birkaç saniyede oluyor) var gücü ile kediyi kovalamaya başladı. Düz yolda koşsalar kediyi en çok 20 metre içinde yakalar ve parçalardı. Ama kedi ani bir hareketle ağaca tırmandı ve kurtuldu. Yukarı çıktı ve nefes nefese manzarayı seyrediyor, bize bakıyordu. Köpeğin sahibi bile köpeğini tırmaladı diye kediye kızmıştı, erkeksen aşağı in diyordu! İşte strateji buydu. Ben kediyi takdir etmiştim. Ben küçüğüm döver ve kaçarım dedi ve yaptı. Neticede güvenlik sağlayıcı bir strateji izlemişti. Köpek havlayarak birkaç erkeklik tasladı, kuyruğunu büktü ve gitti.

Gerçek strateji şartlara uygun refleksi gösterebilmektir. Karşı tarafın ne yönde hareket edeceğini bilmiyorsunuz ki her yönden gelen tehditlere cevap veren çok yönlü formüller geliştirebilesiniz. Kaldı ki düşmanı hangi yönde hareket ederse etsin zarara uğratacak bir formül de mevcut değildir. Böyle formüller bulunsa bile savunma maliyetini hiçbir bütçe kaldıramaz. Buna güç dağılması adı veriliyor. Güç dağılması pozisyonu her yerde zayıf olmak ve her yerde zayıf kalmak gibi bir hastalığa sebebiyet vererek güvenlik yerine emniyetsizliği mukadder hale getiriyor. Bu mantıktan ve bu pozisyondan kurtulmak gereklidir.

28 Şubat sürecinde basına Milli Güvenlik Kurulu Kararları dikte edilmişti. O kararlardan şöyle bir cümle dikkatimi çekmişti. Dış düşmanlar… Her zamanki gibi şablondaki devletler. İç düşmanlar; irtica, bölücülük, ülkücülük, mezhepçilik, tarikatçılık, solculuk, sağcılık, işsizlik, güçsüzlük aman Allah’ım kimler ve neler yok ki… Benim kafamda o günden bu güne dost ve düşman tanımında bir hata yaptığımız noktasında şüphe uyandı. Kategorik sınıflandırmaların yanlış olduğuna kanaat getirdim. Şunu düşündüm: Diyelim ki;1.Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye elimizde kalsa idi Suriye halkı kendi vatandaşlarımız olmayacak mıydı? Yahut ta şöyle düşünelim. 1939’da Hatay’ı almamış olsaydık ve Suriye’de kalsaydı, Hatay’ı Suriye ile birlikte düşman sayacak mıydık? Suriye’nin başında Hafız Esat değil de Türk dostu ve Türkiye hayranı bir devlet başkanı, genelkurmay başkanı olsa gene düşman saymaya devam edecek miydik? Bizimle bir federasyon kurmayı teklif etseler bile…

Hâlbuki dost ve düşman tanımları her durumda ve her şart altında temel sabiteler değildir. Şartlara göre değişirler. Dost-düşman tanımları izafidir. İlelebet formüle edilecek tanımlar değildir. Kuyucu Murat Paşa’yı hepimiz biliriz. Anadolu’da Türkmenlerin kökünü kazımıştır. Devletin asli unsuru Türklük ve Müslümanlıksa bunu yapmamalıydı ama yapmıştır. Burada düşman tanımı ne olmuştur? Otoriteye itaat etmeyen Türk’te olsa düşmandır. Aradan zaman geçtikten sonra devlete itaat etmeyen o Türkmen Beyleri devletin en munis sahipleri olmuşlardır.18.yy’da Rus tahriki ile harekete geçirilen Kürt Beyleri; Sultan Abdulhamid’in Hamidiye Alayları projesi ile itaat altına alınmış Rus projesi iflas etmiştir. Demek ki ebedi dost ve düşman tanımı diye bir şey yok… Çözüm bulursanız, çözüm üretirseniz sorun yok. Düşmanlar dost olur. Paranoya üretirseniz, dostlarınız bile düşman olur.

Hasım saldırıyor ve siz mukabele ediyorsunuz, yumruk yememek için refleks göstereceksiniz! Bu gün zafiyetiniz olan bir konu yarın kuvvetli yönünüz haline gelebilir. Bu tamamen sizin alacağınız kararlarla ilgili bir durumdur. Dost düşman tanımı yaparken şu düşünce temel çıkış noktasıdır: Çatışma ve işbirliği… ABD ile müttefik değil miyiz? Müttefikiz. Ama her sene 24 Nisan’da Ermeni Soykırımı Tasarısını gündeme getirerek 23 Nisan Çocuk Bayramımızı zehir ediyor mu etmiyor mu? O zaman bunu niye yapıyorlar?

Bu durumda şu ortaya çıkıyor hasımlar ve düşmanlar her zaman sabit varlıklar değildir, bütün tarihleri ve zamanları kapsayan bir düşman tanımı yoktur. Müttefikinizle on noktada işbirliği yaparken beş noktada çatışabilirsiniz. Düşmanınızla da 5 noktada çatışıyorken 3 noktada uzlaşabilirsiniz. Burada ki ölçü şudur. Hiç bir şey ne iyidir ne kötü. Ne ilelebet lanetlenmiştir, nede ilelebet övülmüştür. Böyle bir şey yok. Diyelim ki bir tarikatı bir etnik gurubu ele alıyor ve inceliyorsun. Bunu sistem dışına itip marjinal hale getirip düşman tanımına giren alana mı öteleyebilirsin, tersini de yapabilirsin. Bir çizelge yapıp, bu gurubun iyi tarafları şunlar kötü tarafları şunlar, bunları ortalama yarar çizgisinde tutmak için hangi sosyolojik, iktisadi ve siyasi tedbirler almak gerekir. Müşterek bir öğreti müşterek bir hareket için hangi guruptan ne şekilde istifade ederiz şeklinde kavrayıcı bir tanım getirmemiz gerekmez mi? Bir şey bizce kötü ise, bir şey bizim algılarımıza zıtsa bütün yönleriyle mi zıt, bir şey bütün yönleriyle mi kötü. Bir şey bütün yönleriyle kötü ve zıt olabilir mi? Sosyolojik âlemde hiçbir cemiyet hiçbir cemaat kötü ve ilkel değildir. Empati yapıp anlamaya çalışmalısınız.

Sonuç olarak şunu söylüyorum: Dost ve düşman tanımlarını Enver Hoca vari yapamayız. Bu çağda düşmanın hassas ve kuvvetli taraflarını ele aldığımız karşılaştırmalı tablolarda olduğu gibi bize göre iyi ve kötü taraflarını yazarız, bu verilerden hangi sonuçları elde etmek istiyorsak, nasıl yararlanacaksak sonuçlarını tayin etmeye çalışır ona göre tutum belirleriz. Mesela bunu izah etmek için şöyle bir örnek verebiliriz. Sözde vatandaşlar diyerek Kürt kardeşlerimizi dışlayabilir ve incitebiliriz. Yâda Kürt kardeşlerimiz çoluk çocuklarına dikkat etsinler militanlarca kendi kirli amaçları için kullanılmaya çalışılıyor diyebilirsiniz. Pan Kürdizmi kontrol altına alarak bölge Kürtlerini Türkiye’nin etrafında toplayacak bir projeksiyon da yaratabilirsiniz. Çatışarak tuzağa da düşebilirsiniz! Bu sizin ideoloji, doktrin ve fikir yaratmada ki kabiliyetinize göre değişir. Kürtlerinizi sınır dışındaki Kürtlerle ticaret, siyaset ve Türkiye’ye sadakat amacıyla değerlendirebileceğiniz gibi hasım sayar düşman sayınızı çoğaltır, devletin dayandığı insan ve sadakat sayısını daraltabilirsiniz de. Bu daraltıcı düşünceyi genelleştirerek toplumu devlete yabancılaştırmaya da çalışabilirsiniz. Ülkemizde ki Ermeni vatandaşlarımız üzerine iyi bir çalışma yapmış olsaydık eminim ki Kaliforniya’daki Ermenileri de Fransa’daki Ermenileri de Türkiye’ye sadakati hedef alan bir çizgiye getirebilirdik, halen de bunu yapabiliriz.(Tabiî ki özür dileyenlerle aynı şeyleri söylemiyorum).

Şöyle bir haftalık gazetelerde çıkan cinayet haberlerinin kupürlerini toplayalım ve bakalım. Türkler bir haftada kaç Türkü öldürüyor. Daha geçen gün bir genç kızımızın başını kesmişler ve çöp kutusuna atmışlardı, bu haberi dehşet ve üzüntü ile okudum. Bu durumda şu sonuç ortaya çıkıyor. Türklerin düşmanı Türklerdir. Türkleri en çok Türkler öldürüyor. O zaman Türkün Türk’ten başka dostu yoktur şeklinde ki slogan iflas ediyor. Töre cinayetleri yolu ile düşmanlık kazanmış olan ailelerin en şedit düşmanı kimdir? Diyelim ki siz Almanya ile savaşıyorsunuz. Bir Almanla evli olan vatandaşımızın çocukları dostumuz mudur düşmanımızdır? Şunu söylüyorum düşmanları sınıflandırdığımız gibi dostlarımızı da sınıflandırabilir ve derecelendirebiliriz. Hz Ali’nin dış düşmanlar için yaptığı bir sınıflandırma var. Dostum, dostumun dostu, düşmanımın düşmanı. Bu sınıflandırmanın dışında düşmanın kuvvetli ve zayıf taraflarını değerlendirdiğimiz durum muhakemesi dokümanlarında olduğu gibi dostlarımızın da sadakatinin limitli ve kuvvetli yönlerini ifade eden yeni çizelgeler oluşturmalıyız. Şunu diyorum salt düşman olarak tanımlanan bir insan bile bütün yönleriyle hasmımız olamaz. Böyle bir durum sosyolojiyi ve sosyal psikolojiye hatta insan fıtratına terstir. Ülkücüyü, dindarı, namaz kılanı iç düşman sayan mantık sakat bir mantıktır. Ne millidir ne yerlidir. Yanlış ve hatalı faraziyeye dayalı olarak yapılan bütün plânlar çöker. On yılda çökmüştür. Bu tanımlamalarda en hatasız model nedir biliyor musunuz? Tarihsel bakış modelidir. Devletinizin ve milletinizin tarihini ve genelini temsil eden ortalama çizgiden meselelere bakacaksınız! Milletinizi ve tarihinizi hata ve sevaplarıyla benimseyeceksiniz! Burada temel bakış açısı şudur: Çocuklarımız hangi hareketi yaparlarsa yapsınlar bizden bir parçadır, red edemeyiz. Vatandaşlarımız da hangi zihniyetten ve menşeden olurlarsa olsunlar bizden biridir, dışlayamayız hasım sayamayız. Bu bakış açısı yabancılaşma değil sadakat üretir. Çatışma değil, dinamizm üretir. Ayrılık değil, birlik üretir.

BATININ DIŞLADIĞI ÜLKE VE REJİMLER (SUDAN EL BEŞİR VS)

BATININ DIŞLADIĞI ÜLKE VE REJİMLER (SUDAN EL BEŞİR VS)

Amerika’nın güdümündeki batı şu an belasını arıyor. Yanlış duymadınız. Evet, belasını arıyor… ABD finans krizinden ve ondan sonra başlayan ekonomik çöküntüden sonra çatacak bela arıyor. Üstünlüğünü pekiştirecek, sarsılmadığını gösterecek bir av peşinde. Kolay dövümlü, yeniden itibar kazanmaya katkısı yüksek, gözünü korkutmak istediği devletlere karşı örnek teşkil edecek zayıf bir devlet adamı ve ülke arıyor. Hani bir kurtla kuzu hikâyesi anlatılır. Suyun başında oturan kurt kuzuyu tehdit ediyormuş. Suyumu bulandırıyorsun! Sonra olacaklara karışmam! Sultanım sen yukarıdasın ben aşağıdayım. Bu nasıl olur? Suyu bulandırma dedik ya… Dayak atılacak hedefe öyle bir şamar atılacak ki adaletin zalimden yana nasıl işlediği noktasında gücün dehşetle kullanılmasına emsal teşkil edecek, hasımların sindirilmesinde, gözlerinin korkutulmasında evangelist senaryonun kıyamet sahnesine kadar, bir benzerine rastlamayacak. Moğolların Türkistan şehirlerinde, özellikle Otrar’da yaptığı katliama rahmet okutturacak bir şey olmalı. Moğolların Dünya zulüm tarihindeki yerini alacak bir senaryo dâhilinde yapılmalı, tam bir âli-cengiz oyunu olmalı; mazlum zalim, zalim mazlum bilinmeli… Bu öyle bir şey olmalı ki, neyin ne olduğu şaşkınlık yaratmalı, olandan bitenden hiç kimse bir şey anlamamalı…

İsrail’in güvenliği, İsrail’in bekası gibi bir ifade olmalı. Mesela Hamas İsrail’i yok etmekten vazgeçmeli gibi kuyruklu yalan olmalıdır. Bu yalan o kadar inandırıcı olmalı ki tıpkı kurt-kuzu hikâyesinde olduğu gibi suyumu bulandırıyorsun tarzında bir masala dayanmalıdır. Cezalandırmak için; gerekçe çok: Anti demokratik, terörist, radikal, soykırımcı, tiran, genelleşmiş kötü yönetim, pisliğe ve rüşvete bulaşmış rejim, halkını birbirine kırdırarak yöneten üçüncü dünya kafası, Darwin teorisinde yazan insan tipolojisinin ilkel aşaması falan denebilir. Neyle suçlanacakları noktasında sorun yok… Onu buluruz… Hangi gerekçe ile hangi bahane ile müdahale edilecek, müdahale için düğmeye ne zaman basılacak; bütün insanlık kör aptal yerine nasıl konacak esas sıkıntı noktası burası. Kuzu suyun yakınına gelmeden suyumu bulandırıyorsun denemez. Ortada su yokken suyumu bulandırıyorsun derseniz, daha kötüsü olur. Bu adamlar delirdi mi denir ve şüphe uyandırılır. Bu bütün dünyayı düpe düz aptal yerine koymak olur. Senin petrolünü çalmak için bir senaryoya ihtiyacım var, kusura bakma kardeşim de denemez! Öyle bir yalan olmalı ki kuyruğu fark edilmemeli niyetler gerekçeler birbirine karışmalı, film gerçek zannedilmeli… Evvela kuzuyu suyun başına çekmek için bir senaryo bir operasyon lazım. Gerekirse taşıma suyla değirmen döndürülmeli, Somali açıklarında daha balıkçılığı bilmeyen insanlara silah, radar ve gemi verilmeli korsanlığa başlatmalı… Bir defa gerekçe oluşturuldu mu gerisi kolay; fırsatlar istemediğin kadar zuhur eder. Önce bir Sudan haritasını açalım bakalım: Burada petrol nerelerde çıkıyor? Parası nerelere harcanıyor? Para ülkenin geneline harcanıyorsa o zaman yerel halka denir ki sizin hakkınızı gasp ediyorlar. Bu paralar sizin hakkınızdır.(Hâlbuki teoride yeryüzü bütün insanlığın ortak malıdır.) Şayet bu kışkırtma tutmazsa başka bir şey devreye sokuluyor. Ülkenin neresi fakir, neresi gelişmiştir, ona bakılır; Siz kasten geri bırakıldınız! Denir. O da olmadı; sizin etnik kimliğiniz nedir, yönetimde orantılı bir yeriniz var mı? Bunlar sizi asimle ediyorlar. Kasten geri bırakıldınız. Töre cinayetleri var, okuma yazma nispetleri bir felaket, doktor yok, su yok elektrik yok… Ben ZTT örgütünü terörist ilan ediyorum, bu örgütü imha etmek için her türlü silah ve mühimmat vermeye hazırım. Bu örgüt teröristtir, meşru devlet güçlerine karşı ayaklanmıştır. Cezalandırılmalıdır.

El altından terörist olarak tanımlanan örgüte de silah verilir. Kimi ortamlarda ZTT terör örgütüne karşı mücadele eden güvenlik güçleri bölgede soykırıma varan şiddet uyguluyorlar, demeye başlarız, iş bu noktaya vardıktan sonra fırsatlar istemediğiniz kadar zuhur eder. Bütün bunlar oluyorken hiç kimse demiyor ki sen bizim iç meselelerimize karşı neden bu kadar ilgilisin? Neden tavşana kaç tazıya tut diyorsun? Diyemezsiniz, böyle bir suali soramazsınız. Bu günün küreselleşmiş dünyasında iç mesele dış mesele diye bir ayırım yapmak ilkel ve ilkesiz bir tutumdur! İnsan haklarını sorgulamak birey ve devlet olarak herkesin hakkıdır. Gazze, Güney Lübnan katliamlarını saymaya kalkma o başka. İlkel halklara karşı ileri toplumların müdahaleleri meşruiyetlerini doğal hukuktan alırlar. Hiçbir inek etini niye yediğimizin hesabını bize soruyor mu, böyle bir hak var mı, böyle sual olur mu? Bu suali soracak bir cesaret, buna muhatap olacak bir merci var mı? Yaptığımız işlerin hikmetinden sual sorulamaz.

Şimdi bir iş olgunlaşma aşamasına geldi mi gelmedi mi ona bakacaksın1Bu aşamada Darfur halkının meşru çıkarlarını korumak petrolü değerinde satıp parayı bölge halkının ihtiyaçları için kullanmak üzere milli isyancı liderlere ihtiyaç var. Bu liderlere gerilla önderi adı verilir. Daha başlangıçta küresel sömürü düzeninin ortağı petrol şirketleri %5’i geçmeyecek pay ve kâr taahhüdü verirler malın %99’unu götürürler. Petrol gelirlerinin batılı bankalarda kalması koşulu kabul ettirilir(ne olur ne olmaz bankalar batarsa kardeş Darfur halkı da kâra ortak olduğu gibi zarara da ortak olmuş olur.) Sudan’ın petrol buru hatlarını bombalanmaya başlarlar.%5 karşılığı gerilla liderlerine silah yağdırılır, bir lokma ekmek için insanlara kan kusturulur. Bölgede asayiş bozulunca; siz olsanız ne yaparsınız? Askeri birlik gönderir suçluları yakalamaya çalışırsınız! İşte o zaman uluslar arası yardım kuruluşları devreye girer, insancıl yardımla birlikte kışkırtma yardımları da yapılır, bölgede kan gövdeyi götürür. Siz ne dersiniz? El Tebeşir soykırım yapıyor! El Tebeşir’in suçu nedir? Sömürgecilerle bir olup kaynaklarını soydurmamıştır. Bu işin bir yönü. İşin bizim bilmediğimiz başka yönleri de var; oda şu: Sudan Afrika kıtasının orta doğusunda yer almakta Nil nehri güneyden kuzeye ülkeyi kat edip geçmektedir. Şu an nüfusu 40 milyon civarındadır. Bu miktar 2050’de 73 milyona çıkacaktır. Civar ülkelerde de nüfus patlaması yaşanacaktır.

ORTA KUŞAK AFRİKA’DA DURUM

Yüzölçüm (bin km kare) 2008 nüfusu 2050 nüfusu

Nijerya 923 152milyon 290 milyon

Uganda 32 “ 93 “

Çad 1284 11 “ 29 “

Habeşistan 1130 85 “ 184 “

Nijer 1267 15 “ 53 “

TOPLAM 4640 295 “ 651

Bu tabloya Somali’nin de katıldığını düşünün 5 milyon kilometre kare civarında bir alan büyük petrol kaynaklarına sahip 650 milyon nüfus B.Avrupa’yı geçecek iç dinamikler ve ivme; Hint Okyanusu’ndan Atlas Okyanusu’na uzanan Orta Afrika kuşağı; bu gücün karşısında durulur mu? Darfur neresi? Sudan’ın güney batısında yer alan Çad ve Orta Afrika Cumhuriyeti ile komşu olan, yaklaşık Türkiye büyüklüğünde bir alan… Burası koparsa ne olur? Afrika’da bir güç merkezinin ortaya çıkışı engellenmiş olur. Büyük Sahra Çölü’nün Kuzeyinde yer alan İslam kuşağı ile Orta Afrika İslam kuşağı birbirinden kopartılmış olur. Bu durum Hıristiyan misyoner çalışmaları için boşluk meydana getirmiş olur. Aynı zamanda bir güç merkezi doğmadan boğulmuş olur.

Bu durumda ne yapılması lazım? Öncelikle bir suçlunun bulunması gerekir. Bu yoksa bir günah keçisinin yaratılması lazımdır. Ceza kesilecek adam bulunduktan sonra Karadziç,Miloseviç gibi organik suç failleriyle sakın mukayese etmeyin!Onlarında cezasını kıyamete kadar emsal teşkil edecek şekilde veririz.Artık bu noktadan sonra eline silah alan 10 eşkıya, 20 mafya, 10 aşiret etnik veya dini,ticari veya gözünün üstünde kaşın var gerekçesiyle ayaklanabilir,kendi hukukunu kendi tanımlayabilir,ferman padişahın dağlar bizimdir,diyebilir.Böyle demek sadece İslam coğrafyasında serbesttir.Sadece Müslümanları öldürürsen serbesttir.Batının kurduğu düzeni savunursan serbesttir.Kendi halkını başkalarına soydurursan serbesttir.Hiç kimse işleri rızaya dayalı bir işbirliği çağı başlatalım kavgayı bırakıp Allah’ın verdiği nimetleri helalinden yiyip içelim demiyor.Aç gözlülük ve hırs,tamah ve azgınlık,şımarıklık ve kibir gözleri kör ediyor.

Sonuca gelirsek; El Beşir ve Sudan batının üstünlüğü çağını sürdürmek için zayıf ama tesirli bir hedef, küçük ama sonuçları çok büyük bir hedef, başkalarının gözünü korkutmakta, asi liderleri hizaya çekmekte çok büyük lokma. Afrika halklarının zaten insan olarak ta bir değeri yok bunların birbirini öldürmeleri böcek sürülerinin birbirlerini yemesi gibi bir şeydir.(Fransa Başbakanı Raunda için aynen böyle söylemişti.) Üzülecek ne var ki. Guantamo’ya tıktıklarını yargılamadan sadece suç istinadı ve işkence altında 7–8 seneden beri hapiste tutmuyorlar mı? Ne yani El Beşir için ağıt mı yakacaksınız? Asarsanız Afrikalı bir domuz eksilir!? Zaten zencilerin ne kıymeti var? Pardon Darfurlularda zenci. Öyle mi? El Beşir fundemantalist bir Arap. Asın gitsin.

Böylece bir taşla iki kuş vurursunuz. Hem Bosna’da katliam yapan Sırpların suçu cezasız kalmıştı, hem onun intikamı alınır. Hem Uluslar arası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisi pekişir. Daha yargılamadan içtihatlar oluşur.

Gerçekten de El Beşir tam cezalık adam…

Bütün bu anlattıklarım size gülünç gelebilir. Çok abartıyorsunuz diyebilirsiniz! İnanın bizim strateji uzmanımız Sami Kohen dışlanan rejimlerle işbirliği yapmamızı tehlikeli buluyor ve şunları söylüyor: Sudan, Suriye, Hamas, İran daha önce de Libya gelecekte Pakistan sorun yaratabilir diyor, Çok boyutlu ve çok eksenli dış politikada Türkiye’nin temel çıkarlarına ve vizyonuna dayalı önceliklerinin göz önünde tutulmasında yarar vardır. Genel strateji içindeki ilişkileri dikkate alarak gerçekçi ve dengeli bir yol izlemek gereklidir.

Muhterem Beyefendiye sormak gerekir! Batının çıkarına kurulmuş düzeni savunmak Türkiye’nin hangi çıkarına uygun düşmektedir? Çok boyutlu politika çok eksenli yarar üretmek amacıyla yapılacağına göre, bütün kazançları batı ile uzlaşmak adına batı yararına sarf etmenin neresi vizyon üretmektir? Acaba el altından batının kurduğu labirent içinde dolaşmak daha yararlı olacaktır mı demek istiyor, pek anlaşılamıyor. Ama labirentte dolaşmak gerçekten eğlencelidir. Dışarı çıkmak için sürekli plan yapar durursunuz, ümidiniz kesilir geri dönersiniz. Tekrar harekete geçersiniz, biri o yol çıkmaz der inanır geri dönersiniz. Oyuncakçı Hasanın develemesi gibi döner durursunuz. Labirentte dolaşmak eğlenmek ve uğraşmak bakımından gerçekten yararlıdır. Zihni açar matematik zekâsını geliştirir. Gerçek hayatta ve stratejide ise atı alan Üsküdar’ı geçer siz zamanın ve hareketlerin gerisinde kalırsınız. Tahtını kaybetmiş padişah adına hutbe okutmaya devam edersiniz.. Sami Kohen doğru söylüyor: Batının bittiği bir çağda kraldan fazla kralcı olmak gerekir. Nakavt olmuş bokseri ringe döndürmekte iyi stratejidir. Ölüyü diriltmek için çalışmak başkalarının çıkarına hizmet etmek, sisteme sorgulamadan itaat etmek realist bir tutumdur. Evet doğru. Hem de çok doğru bir analiz…

BATI TÜRKİYE’NİN ILIMLI İSLAMA GEÇMESİNİ ÖNGÖRÜYOR MU, İSTİYOR MU?

BATI TÜRKİYE’NİN ILIMLI İSLAMA GEÇMESİNİ ÖNGÖRÜYOR MU, İSTİYOR MU?

Öteden beri Türkiye’de laikliğin tehlikede olduğu ve düzenin değişeceği demokrasinin ve laikliğin yok edileceği söylenmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında SSCB dağıldıktan ve komünizm ütopyası yok olduktan sonra laikliğin çok büyük tehdit altında olduğuna dair söylem şiddetlenmiştir. Öteden beri batının; kontrol ettiği ülkelere karşı kaos ve denge eksenli bir konsept tatbik ettiği bilinmektedir. İç dengeleri birbiriyle dengeleme ve nötralize etme mantığına dayalı bir politik strateji uyguladığı bilinmektedir. Bu sistemde bütün ideolojik gurup ve algılar lüzumlu oldukları zaman yararlıdır, çıkarlarına ters düştükleri zaman zararlıdır matematiğine göre değerlendirilmektedir.

Bu mantığa göre mesela:2,5,-15,0 birer rakamdır. Aritmetik işlem yaparken sayının büyüklüğünün ve küçüklüğünün hiçbir önemi yoktur. Dört işlem hangi kurala göre yapılıyorsa o kurala uygun olarak sosyal yapılar kullanılır. Bu mantığa göre hiçbir sayı ne birbirinden değerli nede önemsizdir. Önemli olan sizin ne hesabı yaptığınızdır. Eğer muhasebe hesabı yapıyorsanız, borçlarınız alacaklarınızdan büyük çıkmışsa kötüdür. Tansiyonunuzu ölçüyorsanız rakam büyük çıkmışsa kötüdür. Kan sayımı yaptırmışsanız rakam küçükse kötüdür. Arabanızla yol alırken süratli iken kaza yapmışsanız kötüdür. Süratiniz düşükse yolculuğun uzun sürmesi sizi sıkıyorsa mesafe uzunsa rakamsal büyüklük kötüdür. Dolayısıyla rakamların iyiliğini ve kötülüğünü belirleyen etken ne onların büyüklüğü nede küçüklüğüdür. Rakamlar; hangi işimize yarıyor, hangi katlanmış sorunumuzu ifade ediyor, hangi nesneleri kıyas ediyoruz, neyi ölçmeye çalışıyoruz, neyi anlamaya çalışıyoruz, hangisini ifade ediyorsa o bakımdan bir anlam taşır.

Bir ülke düşünün; etnik eksende 5–10 alt guruptan meydana gelsin, dini açıdan 5–6 mezhep 15–20 tane tarikat ve gurup olsun, ülkede siyasi fikir ve felsefe bakımından her kafadan bir ses çıksın, böyle bir durum dış güçler açısından faydalı mıdır, zararlı mıdır?

Bir başka durum da şöyle olsun; halk her bakımdan homojen tam bir bütünlük içinde…

Siz bir yabancı güç olarak bu ülkeye sızmayı düşünüyorsunuz, sızmak için bir yol bulabilir misiniz? Bulamazsınız. Bunları birbirleriyle uğraştıracak bir aykırı yol, bir farklı gurup bir farklı eksen aramak için uğraşmaz mısınız? Mesela İran devrimini düşünelim! Humeyni Fransa’da yaşıyor. Şah ülkesini batıdan daha bağımsız bir çizgiye çekecek ekonomik ve sosyal bir model oluşturmaya çalışıyor. Ne yaparsınız? Bir iç çatışma yaratırsınız, ülkede kaos meydana gelir taraflar uzlaşamazlarsa bölünme derinleşirse İran’ı bölersiniz. Bu olmazsa taraflar yenişemezlerse içeride hassas dengeler oluşursa dengede rol alan guruplardan gâh onunla gâh bununla anlaşır yararınıza olan düzeni sürdürmeye çalışırsınız. Üçüncü durum nedir? Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz; sizin hasmınız, sizin düşmanınız olan guruplar inisiyatifi ele geçirir ve durum tamamen kontrolden çıkar. O ülkede çıkarınıza olan dengeyi ve dengeleyiciyi kaybedersiniz. Yeni bir başlangıç yapmak bir temas gurubu oluşturmak; belki onlarca yıl bir daha mümkün olmaz! Batının Ortadoğu ülkelerinden çekindikleri en önemli husus; bölgesel bir birlik için teşebbüse geçmeleri, bağımsız hareket etmek için batının egemenliğini delici kararlar almalarıdır. Bu iki teşebbüse zemin hazırlayan ideolojik alt yapı ise İslam’a dayanmaktadır. Onların söylediği İslam yani radikal İslam; çok namaz kılan, orucunu aksatmadan tutan, zekât vermek için çırpınan bütün davranışlarını Kuran’a göre yapan camide, tekkede zikir edip camiden dışarı çıkmayan adam değildir. Aksine bu adam ne kadar apolitik olmuşsa, ne kadar kendini ahirete adamışsa o kadar makbuldür. Onların aradığı gözü açık Müslüman değildir! Onlar dini kelamları sadece slogan olarak kullanan fakat batıya kafa tutan inisiyatiflerden de nefret ediyorlar.

Batının korktuğu şey şudur; ister sosyalist, ister liberal, ister milliyetçi eksende olsun karşı duruş refleksi gösteren daha doğrusu kafa tutan her hareket kötüdür. Kendileriyle işbirliği yapan yönetim ister en azgın diktatör, ister en eli kanlı tiran olsun hiçbir önemi yoktur. İşbirlikçi olsun yeter. Bazıları İslam coğrafyasında batının Ilımlı İslam istediği şeklinde yorumlar yapıyorlar. Hâlbuki batının böyle bir talebi böyle bir isteği yoktur. Bu düşünce sadece bir temennidir. İran devriminden sonra görüldü ki radikal İslam milliyetçi boşalma, batı karşıtı refleksler yaratıyor. Sistem kökten dönüşüme uğradığında batının asla arzu etmediği durumlar oluşuyor. Zincirler kopuyor. İnisiyatif elden gidiyor. Onlar liberal ve ortalama bir düzene sahip ülkelerde sistemin milliyetçi(anti sömürgeci) eksene kaymaması için iç dengelerle oynamak bakımından her türlü dini ve milli farklılıklardan yararlanıyorlar. Bazen öyle oluyor ki düne kadar kendi adamları olarak gösterilen şahıslara karşı en radikal dini örgütleri, cemaatleri ve tarikatları kullanıyorlar. Bu örgütlerin işi bittikten sonra kirli mendil gibi çöpe atıyorlar. İş başından uzaklaştırılan kişilerin ve iş başına getirilen örgütlerin haline baktığınızda bu durum açık seçik görülüyor.(Perver Müşerref, Benazir Butto, Saddam Hüseyin, İran Şahı: Bu örnekler yüzlerce çoğaltılabilir.) Burada temel düşünce şu; eski işbirlikçi düzeni rotaya sokmak için her türlü eksen farkı lüzumlu ve yararlıdır. Eğer bu eksenler kendi aralarında birleşir batıya kafa tutma yönünde bir eğilim gösterirse işte o zaman tehlikelidir. En radikal İslam da budur. İslam’ın farklı gurup ve eksenleri uzlaştırma ve ortak duruş sergileme yönünde meydana getirdiği azimkâr refleks batının düşman algılamasında temel referans noktasıdır. Demokratik teorinin halka öncelik vermesi sebebiyle iktidara İslamcı rol ve reflekslerin hâkim olması mukadder olduğundan, işin kontrolden çıkmasından korkuyorlar. İran’da ne yapmak istediler ne oldu? Saddam’ı yönetime getirdiler başlarına ne işler aştı! Afganistan’da SSCB’ye karşı kimleri destekledilerse bu gün aynı guruplar başlarına bela haline geldi. Bu durum batıyı rakip ülkelerde her gurubu her inisiyatifi patozlama desteklemekten alı koyan en önemli etken oldu.

Şimdi diyorlar ki Türkiye için ılımlı İslam’ı öngörüyoruz. Demokratik sistemin hangi sonuçlar üreteceği biliniyor. Ateist laiklik tezinin sonuçta tutmayacağı anlaşılmıştır. Bu durumda batı için ne iyidir? Bu istek temenni midir, öngörü müdür?

BÖLGE ÜLKELERİNİN KENDİ PARA BİRİMLERİYLE TİCARET YAPMASININ ÖNEMİ

15.2.2009

BÖLGE ÜLKELERİNİN KENDİ PARA BİRİMLERİYLE TİCARET YAPMASININ ÖNEMİ 15.2.2009

Benim kurguladığım modelde Türkiye’nin komşularıyla derin bir ilişkiye girmesi, kendi para birimleri üzerinden ticaret yapılması bölge coğrafyasından dolar ve Euro’nun kovulması gerektiğini değerlendirmiştim. Bu düşüncemin temel çıkış noktası şudur: Siz dolar üzerinden ticaret yaparsanız, dolarınız olmadığında ticaret yapamazsınız. Dolarınızın olması için öncelikle dolarla mal satacağınız müşteri aramanız gerekmektedir. Dolar en çok doları basan ülkede olacağına göre öncelikle batı ile ve ABD’ ile ticareti geliştirmeniz gerekir. Şayet onlar sizden bir şey almıyorlarsa ya malınızı yok pahasına satacaksınız, ya borç alacaksınız ya da komşunuzla veya bir öteki ülke ile de ticaret yapmayacaksınız.

Takas ve trampa gibi ticari yollar ise esasen; ticareti tarih öncesi çağlara zorlamak gibi etki yaratarak fiyat mekanizmasına zarar vermekte ve ticareti ağırlaştırmaktadır. Batının para birimlerine bağlı ticaret yapmak; kulağı tersten gösterme etkisi yaparak, her defasında ticari muhatabınızla sizin aranıza batının konvertibl paralarını sokarak, sizi onlar üzerinden ticaret yapmaya zorlamaktadır. Bu durum konvertibl döviz kabul edilen paraların rezerv para, senyoraj kazancı olan, dünya ticaretinin asal hesap parası vasfı kazanmasına sebep olmaktadır.

Parası temel döviz haline gelmiş ülkeler için bütçe ve dış ticaret açıklarının hiçbir anlamı yoktur. Açığını para basar kapatır para toplar kapatır. Burada para toplar kapatır sözümüzün ne anlama geldiği anlaşılmayabilir, bunu şöyle ifade edebiliriz. Bir şahıs düşünün; bir şey satın alacak; cebinden bir kâğıt parçası çıkartıyor imza atıyor her istediği kişiden istediği malı alıyor. Bu şahısın verdiği kâğıt parçası tekrar kendine dönmediği gibi bu tür kâğıtlardan dilediği kişilere dilediği kadar verebiliyor onlara da satın alma gücü kazandırabiliyor. Bu işleme senyoraj kazancı (beylik veya ağalık payı) diyebiliriz. Bu para sürerek, para basarak kazanmak oluyor.(emisyon)

Parayı toplayarak kazanma da şöyle oluyor: Başka ülkelerde sizin merkez bankanızın emisyon gücü ile çalışan bankalar açtınız(siti bank, miki bank vs gibi) veya görevlendirdiğiniz mutemet adamlarla(mesela Nesim Malki gibi) faktöring şirketlerine borç para veren sistemler kurdunuz, piyasa faiz haddinin bir kaç misli üstünden faiz temin eden fonlar yarattınız, bu paraları da topladığınız ülkede yaktınız, ABD’de tekrar aynı seri numara ile bastınız, ne olur? Siz mallarınızı sadece kâğıt parçasına satmış olursunuz. O sizin mallarınızı sadece kağıt parçasına almış olur. Ülkenizin malları, kazancı alın teri tamamen karşılıksız olarak karşı tarafa transfer edilmiş olur. Bunu yapanlar sizin enayi halinize katıla katıla gülseler de siz çaresizsiniz. Dünya Ticaret Örgütüne(DTÖ) girmezseniz, döviz bulamazsınız. Sizinle ticaret yapmazlar. Ne fon bulabiliyorsunuz, ne müşteri… Para sendromu diyebileceğimiz bu sistem, sizi mallarınızı bedava vereceğiniz bir mekanizmaya mahkûm ediyor. Bu işlem Körfezdeki Arap ülkelerine zorunlu gasp, borsa oyunları ve mevduatı mecburi ikamete tabi tutmak yolu ile sürdürülmektedir.2002 yılında Körfez ülkeleri Amerikan bankalarındaki paralarını istemişlerdir, bizde kriz yaratırsınız diyerek vermemişlerdir.

Batının bu iktisadi hilyesinden en fazla zarar gören ülkeler; Türkiye, Rusya Federasyonu, Japonya, İran, G.Kore ve Güneydoğu Asya ülkeleri olmuştur. Bu kısır döngüyü bir noktada kırmak lazımdır. Rusya Federasyonu önemli bir hammadde ihracatçısı ve ciddi gelirleri olan bir ülkedir. Orta Asya ülkelerinden aldığı doğal gaz ve petrolü birkaç misli fiyata ihraç etmektedir. Buna rağmen ikide bir ödeme krizi veya döviz dengesizliği sıkıntısına düşmektedir. Neden bu olmaktadır? Yukarıda anlattığımız nedenle…

ABD para birimi dışında bir başka konvertibl para birimini kontrol eden Almanya ve Fransa’nın durumu iyidir. İngiltere bağımsız para gücünü korumaktadır.

Küresel para oyuncağının merkezi konumunda yer alan Türkiye ve Rusya’nın bu sistemden çıkması lazımdır. İran’dan da benzer bir teklif gelmiştir. Karşılıklı para birimlerimizi konvertibl döviz ilan ederek hem ticaret hacimlerimizi artırabiliriz, hem de küresel soygun sisteminden kurtulabiliriz. Bu proje batının kurduğu sahte finans sistemine karşı nükleer silah kullanmak kadar önemlidir.

Düşünün Rusya’ya gidiyorsunuz, iş yapıyorsunuz. Para kazanıyorsunuz. Rubleyi dolara çevirmemişseniz Türkiye’ye bir yığın kâğıt parçası getirmiş oluyorsunuz. Hiç bir işe yaramıyor. İşin bir de şu yönü var: Moskova’dasınız, elinizdeki rubleyi dolara çevireceksiniz döviz bulamadınız. Rus hükümeti kendi ihtiyaçları için piyasada ki dövizi toplamış, ne yapacaksınız?

Görülüyor ki batının para birimlerine bağlı kalmak sizi onlara esir etmekle kalmıyor, onların yakalandığı hastalıklara yakalanmaya da mecbur bırakıyor! Biz diyoruz ki bu sistemden çıkalım, bu sistemden kurtulalım… Bizce Sn Abdullah GÜL’ün Moskova’da elde ettiği en büyük başarı budur. Bu başarı batının finans sisteminin çökmesine neden olacaktır.

Gelelim Rus rublesi veya İran tümeninin bölgede konvertibl döviz olmasının yaratacağı iktisadi patlamaya: Siz Rusya’dan 30 milyar dolarlık enerji ithal ettiniz, TL verdiniz. Rusya’ya 15 milyar dolarlık mal sattınız, Rus Merkez Bankası elinde kalan 15 milyar dolar değerindeki Türk parasını piyasaya sürdü. Çapraz kur, parite gibi piyasa dengesini bozan ve batının kendi hastalıklarından doğan dış tesirler sistemi daha az etkileyecektir. Cebine Türk parasını koyan Rus turist soluğu Antalya’da alacaktır. Türk mallarının değeri doların yükselmesi(TL-Ruble) veya düşmesinden daha az etkilenecektir. Rus hükümeti elinde bulunan Türk parası cinsinden dövizi Türk mallarının alınmasında veya müteahhitlik hizmetlerinde kullanarak otomatik denge sağlayacaktır. Varsayalım ki bölge ülkelerinden biri ötekine çok mal sattı dış ciddi bir miktarda dış ticaret fazlası verdi. Bu durum dolarizasyona zorlamadığı için otomatik denge kendiliğinden oluşacak bölge ekonomileri birbirleriyle bütünleşmiş olacaklardır.

Sonuç; batının menfaatine işleyen düzenden halkların refahına hizmet eden bir modele geçiş yapmak zorunludur. Özelleştirme, yabancılaştırma, bankaların-sigorta şirketlerinin yabancılara devri, IMF’den para bekleme, finans hareketleriyle küresel soygun; batının dayattığı egemenlik kriterleridir. Makara bir noktadan boşaltılmalıdır. Sorun şudur. Makarayı kim boşaltacak?

Fareler bir gün toplanırlar. Kendi aralarında konuşurlar: Bu kediden çok çekiyoruz, deliğimizden çıkamaz olduk. Çıkar çıkmaz bizi yakalıyor. Bir çare bulalım, yem olmayalım! Bilgin, güngörmüş bir fare diyor ki; kedinin boynuna bir çan takalım, hareket etti mi sesini duyarız, hepimiz kaçarız. Bu fikir herkesin aklına yatıyor. Bu defa bu çanı kim takacak, nasıl takacak sorusu gündeme geliyor. Bu çanı Rusya ile birlikte takabiliriz. Batının üstünlüğüne son veren boruyu birlikte çalabileceğimizi değerlendiriyorum.

SAYIN CUMHURBAŞKANI’NIN RUSYA FEDERASYONU ZİYARETİ

14.2.2009

SAYIN CUMHURBAŞKANI’NIN RUSYA FEDERASYONU ZİYARETİ 14.2.2009

Sn Cumhurbaşkanı’nın Moskova ziyaretinin çok başarılı geçtiği anlaşılmaktadır. Gelen haberlerden yapılan anlaşmalardan halklar ve devletlerarasında tarihin kaydetmediği büyük merhaleler alındığına işaret etmektedir.1993–94 yılları arasında bir ramazan ayında iftar yemeğinde bulunuyorduk. Prof.Turan YAZGAN Hoca ile Türk-Rus dostluğu üzerine bir sohbet yapmıştık. Ben soğuk savaş parametrelerine göre düşünmenin yanlış olduğunu bu asırda Türk-Rus dostluk ve stratejik işbirliği çağının başladığını söylüyordum. Yazgan Hoca geleneksel tarihi söylemi tekrar ederek ne olur ne olmaz ihtiyatlı konuşmak gerektiğini Ruslara güvenemeyeceğimizi ifade ediyordu. Ben itiraz ettim ve çok güçlü kanıtlar ileriye sürdüm.

Şu an ne konuştuğumuzu pek hatırlamıyorum ama hoca dikkatle dinledi, kendi görüşlerindeki ısrarı gevşetti daha toleranslı bir tutum aldı. Geçen zaman içinde Turan Hoca haklılığıma mı inanmış mıdır, unutmuş mudur, çokça dinlediği öğrenci gevezelikleri kategorisine mi sokmuştur, bilmiyorum.

2003 yılında Avrasya Bir Vakfı’nda verdiğim bir konferansta; Bu yüzyılda Türkiye için 5 büyük stratejik seçenek olduğunu, bu seçeneklerin hepsini aynı anda yürütmenin mümkün olduğunu savunmuş ve ORTADOĞU BİRLİĞİ PROJESİ’Nİ başlatmamız gerektiğini ifade etmiştim. Bu seçenekler sırasıyla;1.ABD ile İTTİFAK 2.AVRUPA BİRLİĞİ 3.AVRASYA BİRLİĞİ 4.ORTADOĞU BİRLİĞİ 5.KARMA POLİTİKA

Ben ağırlık vermemiz gereken seçeneğin Ortadoğu Birliği merkezli Karma Politikanın en uygun hareket tarzı olduğunu savunmuş, bu yöndeki eylem plânının ABD ve AB’ye bizi cazip kılacağını, batıya karşı bağımsız hareket etme yeteneğinde olan Türkiye’nin Rusya’ya çok şirin geleceğini karşılıklı itimada dayalı bir işbirliğini geliştireceğini savunmuştum. Türkiye’nin KARMA DIŞPOLİTİKA seçeneği ilk dört eksendeki politik alternatifi aynı anda yapmaya fırsat ve imkân tanıdığı biçiminde özetlenebilir. Benim savunduğum Avrasya işbirliği plânında Dugin’ci Rus imparatorluk stratejisini canlandıracak, Moskova merkezli dünya tasavvurunun kenar kuşağında kalarak batıya kuru kuru meydan okuyan bir anlayış mevcut değildir. Züğürt tesellisi adını verebileceğimiz bu tutum eski tüfek kimi sosyalistler tarafından savunulmaktadır. Bu anlayışın Türkiye’yi götüreceği nokta belledir. Bokserin biri mindere çıkmış ilk raunt başlamış rakibi bunu iyi bir dövmüş, ilk raunt bitmiş ara verilmiş menajer gelmiş başlamış övmeye rakibini şöyle yendin böyle yendin adamı çok fena dövdün, falan, derken ikinci raunt başlamış bizim bokser gene çok fena bir dayak yemiş, gelmiş, menajer gene aynı şeyleri söylemiş. Her rauntta aynı şeyleri daha inandırıcı şekilde söylemiş, bokser maçı büyük farkla kaybetmiş, menajer gene aynı şeyleri söylemez mi? Bokserin kafası atmış, galiba hakem kimin kimi dövdüğünü şaşırdı benim yerime onu mu galip ilan etti. Demiş. Bizim sosyalistlerin en önemli özelliği mümkün olanla imkânsızı aynı derecede olabilir görmelerindir. Türkiye ile coğrafi alan bağlantısı olmayan Şanghay Beşlisi gibi uçuk kaçık projelerde yer almamızı savunan kimi görüşler de gerçekçi değildir. Gücünü Batıdan alarak batıya meydan okunacağını farz etmekte gerçekçi değildir. Kaldı ki Çin’le aramızda gelecekte patlak vereceği kesin olan Doğu Türkistan meselesi vardır. Bu mesele halledilinceye kadar Çin’le bir ittifak yapmayı düşünmek gerçekçi değildir. ABD’nin dünya egemenliğinin son bulmasından itibaren Çin’in önemli bir ekonomik ve askeri güç olarak ortaya çıkacağı kesin hal almıştır.2020’den sonraki bir süreçte Orta Asya’da Rusya ile birlikte Çin’ karşı bir ittifak tesis etmemiz gereği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Rusya Federasyonu ile aramızdaki sorunları işbirliği ve çatışma, çıkar, güvenlik, alan bölüşümü, sıkı ekonomik işbirliği(tek yanlı bağımlılık yapmayacak tarzda; şimdi enerji ve ticaret politikasında tek yanlı bağımlılık yaratılmıştır.) ekseninde şekillendirebiliriz.

Bizim savunduğumuz modelde AB ekseninde çabalar sürdürülürken ne pahasına olursa olsun AB’ye girmek hedef değildir. ABD ile ittifak süreci devam ederken çıkarların çatıştığı noktada; Büyük Ortadoğu projesi, Irak’ta daimi Amerikan üslerinin kurulması, Filistin’de, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni ABD’ye karşı uygulamamak vs gibi alanlarda çatışmak. Aynı şekilde Rusya Federasyonu ile Kafkaslarda, Ermenistan meselesinde, Ahıska sorununda, Kırım Türklerinin anavatanlarına dönüşünde ve Karadeniz’de büyük bir Türk deniz gücünün oluşturulmasında çatışma noktaları ortaya çıkabilir. Bu çatışma alanları rekabet ve işbirliği ekseninde bazen ikna ederek, bazen öteki güçlerin desteğini alarak mesafe kazanılabilir. Bu meyanda Sn Başbakan’ın Gürcistan, Osetya sorununda ortaya koyduğu Kafkas Platformu ileri bir dış politika hamlesidir. Keza Sn Cumhurbaşkanı’nın Rusya gezisi ve bu gezide alınan kararlar büyük hamleler yapılmasına temel teşkil edecektir. Gerçekten bu ziyaret Rusya ile Türkiye arasında stratejik işbirliğinin temellerini atmıştır. Bunun böyle olduğunu bizzat Kremlin’de teyit etmiştir. Türkiye ve Rusya Kafkaslar, Karadeniz ve Orta Asya’da işbirliği yapacaklardır. Rusya’nın arka bahçesini Türkiye’ye açma niyetinin samimi olduğu Gül’ün Tataristan ziyaretiyle kesin hal almıştır. Ayrıca taraflar BM, AGİT ve Avrupa Konseyi’nde birlikte çalışma kararı almışlardır. Bilhassa bu karar çok mühimdir. Turizm, karşılıklı ticaret, serbest dolaşım, kara, deniz ve demiryolu ulaşımının geliştirilmesi, enerji nakil projeleri gibi alanlarda sorunların çözülmesi daha geniş çalışmanın başlatılması, nükleer enerji alanında işbirliği, askeri ve savunma sanayinde birlikte çalışma kararları almışlardır. Eğitim, kültür, spor, vize işlemleri gibi alanlarda yapılacak teknik çalışmalarda fikir birliğine varılmıştır. Bütün bu çalışmalar ve anlaşmalar Türkiye’nin bölge gücü olarak ortaya çıkmasının temel dayanağı olacaktır. Hele hele karşılıklı ticarette TL ve Ruble’nin temel para birimi olarak kullanılmasını esas alan karar bu ziyaretin en stratejik tutumudur. Bu tutum ABD’nin dünya hâkimiyetini çözecek, Türkiye’ye karşı daha verici yapacak bir çözülmeye sebep olacaktır. İş bununla da kalmayacak Büyük Ortadoğu projesi çökecektir.

GÜVENLİK VE GÜVENLİK PARONOYASI

12.2.2009

GÜVENLİK VE GÜVENLİK PARONOYASI 12.2.2009

Güvenlikle ilgili kavramları her zaman duyarız, istikbalimizden endişe etmek istemeyiz. Huzur içinde yaşamak, huzur içinde olmak isteriz. Tehlike ve tehdit altında yaşamak istemeyiz. Can ve mal emniyetimizin garanti altında olmasını isteriz. Güvenlikle alakalı olarak şu sözleri sık sık işitiriz:Bu başlıkların hepsi ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemli makale konularıdır. Biz bunlara girmeden güvenlik konusunu kısaca ele alacağız.

”O adam gibi adamdır. Şu zat karakter sahibi, güvenilir bir adamdır. Ben sana güvenmiyorum, sen itimadımı zail ettin. Güvenirlik iş yapmanın temelidir. O güvensiz adamdır. Güvenlik terimi fert seviyesini aşarak ulus düzeyinde de kullanılmaktadır. Milli güvenlik bekanın temelidir. Ulusal güvenlik ticaretten önce gelir. Emniyet ve asayiş devletin temelidir. Sanayi ve ticaret mutlak güvenlik sağlanan yerlerde hızla gelişir. Bir millet yerli sanayi ve teknolojiye dayalı bir savunma modeli geliştirmediği takdirde asla güvenlik içinde olamaz. Güvenlik araçları tehditle nispetli olmalıdır. Çağı takip etmeyen silahlarla güvenlik sağlayamazsınız! Başkalarını tehdit eden politikalar, tehdit döngüsü yaratarak güvenliği tehlikeye düşürür. Başkalarını tehdit gören korku paranoyaları kendi kendini besleyen tehdit süreçleri yaratır. Dostları bile düşman yapar”

Güvenliğin ölçüsü nedir? Hangi tedbirler alınırsa tatmin edeci güvenlik sağlanmış olur? Ne güvenilirdir, ne güvenilmezdir? Mutlak güvenlik nedir? Ne yapılırsa insanlar kendilerini güven içinde hissederler? Neler eksik bırakılırsa insanlar güvensizlik içinde olur? İnsanların mutlak güvenlik içinde olması için tankın topun içinde mi yatmaları gerekir? Evlerini parmaklıkla, pencerelerini demirle sokaklarını askerle mi çevirmeleri lazımdır? Kapısı penceresi açık uyuyan Anadolu köy ve kasaba halkı deli midir?

Bir kişi düşünün bankaya para yatıracak ya banka batarsa, yastığın altına saklayacak eve hırsız girerse, kasaya koyacak kasa yanarsa diye düşünürse ne yaparsa yapsın kendini emniyette hissetmezse durum ne olacaktır? Bu davranışı haklı mı sayacağız, o şahıs güvensizlik paranoyasına kapılmış mı diyeceğiz? Aklını mı oynatmış diyeceğiz? Ne diyeceğiz?

Hepimiz biliriz bazı insanlar uçaktan korkarlar. Asla uçağa binmezler. Birçok insanın fobi adını verdiğimiz korkuları vardır. Kimi yüksekten korkar, kimi ateşten, kimi karanlıktan, kimi denizden… Biz korktuğumuz için uçak düşmez, karanlık çarpmaz, ateş yakmaz, deniz boğmaz! Ama o korkular bir şey olmayacağını bilsek de bizi rahatsız eder. Geçenlerde Hindistan’la ilgili bir belgesel izliyorum. Bir çay bahçesinde çalışan kızları gösteriyor. Çay toplarken birinin yanından bir kobra yılanı geçiyor, gidiyor. Kız yılanı görür görmez arkadaşlarına bağırıyor. Hemen hepsi birden topladıkları çayı ve sepetlerini bırakıyorlar panikle ters istikamete kaçıyorlar.2 gün işe gelmiyorlar. Kobra biraz ileride bir fare yakalıyor ve gidiyor. Şimdi bu olayı güvenlik ve güvenlik paranoyası açısından analiz edelim: Yılan muhtemelen yakaladığı fareyi sindirmek için 2–3 gün deliğine girecek ve çıkmayacak çıktıktan sonra o tarlaya tekrar gelmesi yüzde kaç ihtimaldir? Gelse bile saldırıya uğramadıktan veya dikkatsizlikle üzerine basılmadıktan sonra saldırması ihtimal dışıdır. Hele hele bir fare yakaladıktan sonra istirahata çekilmek üzere yuvasına giden bir yılanın 2–3 gün gelmeyeceği kesinken, yılanın ne yaptığını bilmeyen çay işçileri en güvenli günlerde işi bırakıyorlar, yılanın tekrar dönme ihtimali olan günlerde yani tehlikeli günlerde işe başlıyorlar.

Çoğu kere tehdit algılamalarıyla tehdit arasında bir bağlantı bulunmuyor. O niye tehlikelidir? Neden düşmanımızdır, kimse bilmez. O, peşin hüküm olarak düşman kabul edilir, tehdit altında olduğumuz varsayılır. Tehlike kapasitesi sıralanır, bertaraf etmek için harekete geçilir. Çoğu kere düşmanın düşman olduğundan haberi yoktur. Hindistan’daki çay toplayan kızlarda olduğu gibi yılanın olmadığı en güvenilir günlerde işten kaçılır!

Bir de şöyle bir olay düşünelim: Üç arkadaş ormanda yolunu kaybediyor. Karanlık çöküyor, yoruluyorlar uykuları geliyor, etraftan vahşi hayvanların uluma sesleri geliyor, ne yaparlar? Önce güvenle yatacakları bir yer ararlar, karınca yuvası olmasın. Akrep, yılan- çıyan bulunmasın. Hâkim bir yer olsun yaklaşan tehlikeleri görebilelim. Bir de nöbetleşe yatarsak iyi olur. Düşünüyorlar: Birimiz ayakta olduğu için tehlikelere karşı güvende oluruz. Yatar uyuruz. Hiç bir sıkıntı olmaz. İçlerinden birinin kuşkucu olduğunu düşünelim, ya Memet nöbette uyur, bu esnada da bir kaplan gelirse, cin çarparsa, yılan sokarsa gibi bir evhama kapıldığını düşünelim. Ne olacak? Uyuyamayacak! Uyuyamadığı için ertesi gün yorgun olacak, yürüme ve iş yapma kapasitesi düşecek. Yolculuk uzun sürerse bu durum huzursuzluk ve sıkıntı yaratacak. Hiçbir şey olmazsa bile bu arkadaşın tutumu diğerlerinin de ruh halini etkileyecek. Kısaca evham veya paranoya adını vereceğimiz kuşku sıkıntı yaratarak toplumun iç huzurunu bozacak. Bu nedenle tehdit veya tehlike adını vereceğimiz korkutucu gerekçelerin gerçekçi temelleri bulunmalıdır. Gerçekten bir tehdit olmalıdır.

Güven, mutlak güvenlik ve evhamla ilgili şöyle basit bir örnek daha verebiliriz: Adam ekmek alacak düşünüyor. Acaba bu ekmeğin ununun içinde fareler gezmiş midir? Fırında hamamböceği var mı idi? Ekmeğin unu kaç senelikti, miadı dolmuş muydu, fırıncı elini yıkamış mıydı? Kafasında bere var mıydı, saçı nereye dökülüyordu? Ekmek çok pişirilmiş midir, içinde kanserojen maddeler oluşmuş mudur? Hamur yoğuran zat burnunu nereye sildi? Elini nerede yıkadı, nerede kuruladı? Artık o ekmeği yiyemezsiniz! Mideniz bulandığında iş bitmiştir. Güvenlik paranoyası aynen bunun gibidir. Gerçekçi bir temeli olmazsa bile siz hasmınızdan şüphelenmişseniz, iş biter. Kovboy filmlerinde olduğu gibi gece kalkar arkadaşınızı öldürürsünüz!

Düşman çok tehlikeli zalimdir, sen onların yüzüne gülmelerine bakma! Kim bilir arkandan ne plânlar kuruyorlar? Sakın düşmana arkanı dönme, ne yapacağı belli olmaz! Biz tarih boyunca ihanete uğramış bir milletiz. Bu nedenle kuşkuyu genelleştirilmiş bir davranış haline getirmeye mecburuz. Su uyur düşman uyumaz. Yılanın başı küçükken ezilmelidir. O saldırmadan sen saldır, o vurmadan sen vur! En iyi düşman ölmüş düşmandır. Sıfır risk; hiçbir tehlikenin olmadığı tam güvenlik ortamıdır. Sıfır risk sıfır düşman demektir. O halde bütün düşmanlar öldürülmelidir. Tam güvenlik bütün hasımların temizlenmesi halinde gerçekleştirilir. Düşman saydığı bütün hasımlarını temizlemeyi esas alan güvenlik düşünceleri tamamen paranoyadır.

Güvenlik paranoyasında en önemli faraziye, kategorize ettiğiniz veya öteki olarak kabul ettiğiniz toplumu düşman bilmenizdir. O size düşmanlık yapmayı düşünmezse bile siz onu tehdit olarak algılıyorsanız, o düşmandır. Onu bir defa düşman kabul etmişseniz onun barış çağrılarını bile aldatıcı manevra olarak görecek ve göstereceksiniz. Başlangıçta şüphe ile başlayan tehdit değerlendirmesi daha sonra güvensizliğe dönüşerek gerçek düşmanlığın temelini atar. Ayrıca peşin hüküm dediğimiz tutumlar da bulaşıcı hastalık gibi sirayet ederek geçici(şüpheyi) düşmanlıkları temelli hale getirebilir. Kötü düşünme kötü algı düşman tasavvuruna iyi düşünme iyi algı dost tasavvuruna sebep olur. Kötümserler, negatif düşünceliler ve aşırı evhamlılar, elindeki gücü tiranca kullanan zorbalar, zorbalıklar ve düşmanlıklar üretir. Hâlbuki tarih boyunca misli görülmemiş zaferler kazanan milletler bile barış halinde kazanacaklarının yüzde birini kazanamamışlardır. Rahat uyuyamamışlardır.

Filistinliler sabah akşam bizi öldürmeyi düşünüyorlar, bu beladan onları sindirinceye kadar ezersek kurtulabiliriz. Hayır, hayır bütün Filistinlileri öldürürsek tam emniyet sağlarız! Yeni silahlar yeni deliller (yalanlar) bulmalıyız, bunları İsrail’den kovmalıyız! Çünkü İsrail evimiz bizim! Ey Araplar başka yerlere hicret edin! Kudüs’ü de terk edin!

İsrail’de yeni seçilen partilerin zihniyeti yaklaşık olarak bu… Bu zihniyetten barış ortaya çıkar mı?

YAHUDİLER NE OLMAK İSTİYOR?

YAHUDİLER NE OLMAK İSTİYOR?

Hayatı boyunca hiçbir Yahudi ile karşılaşmamış olan ortalama bir insan Yahudilerin iyi tüccar olduğunu bilir, buna dair doğru yanlış birçok duyumları vardır. Kuran’da geçen birçok ayette; Hz Musa ile kurban kesilecek ineğin nasıl olacağına dair pazarlık, sen ve tanrın gitsin savaşsın tarzındaki muhalefet, cumartesi günü av yasağını aşmak için kurdukları düzen, küçük menfaatler karşılığı gönderilen peygamberleri öldürmeleri, üç beş kuruş menfaat için Tevrat’ı tahrif etmeleri hikâye edilir. Dünyanın her tarafına dağılmış olan Yahudiler vatana ve toprağa bağlılığa dayanan sadakat yerine menkul kıymetleri elinde tutmaya dayalı bir ticaret ve varlık politikası geliştirmişlerdir. Bu politikada ticaret, ucuz alıp ucuz satma, kalıcı yatırımlara girmeden iş yapma, para sirkülâsyonu ve finans hareketleri üzerinden para kazanma,(geçmiş yüzyıllarda altını kontrol etme büyük önem taşıyordu) kaynakları nakit tutma(şimdi likidite kârı diyorlar) büyük önem taşıyordu.

Tarih boyunca Yahudiler dünyanın hemen hemen hiçbir yerinde askere alınmamışlardır. Savaşlarda Yahudilerin en çok kâr ettiği işler; lojistik seferberliğin ikmal ihtiyaçlarını karşılamak, ordulara ve devletlere borç para vermek hatta düşmanın silahını düşmana satmak, iyi para verirlerse casusluk yapmak şeklinde ve para kazanmaya odaklanmış işlerdir. Son devirlerde dünya ticaretine hâkim endüstrileri tutmak, dünya para sistemine hâkim olmak şeklinde bir yol izleyerek dünya ticaret sisteminde üstünlük sağlamışlardır.

Akıllarına kim koyduysa 19.yy’ın sonlarında bir devlet kurmaya karar verdiler.(Yanlış anlaşılmasın ben Teodor HERZ’e bu fikri kim verdi diyorum. Hangi istihbarat örgütü bu işi plânladı?) Bu devleti nerede, ne zaman ve nasıl kuracaklardı? Kurdukları takdirde Yahudileri buraya nasıl toplayacaklardı? İşi gücü, itibarı iyi olan Yahudiler istedikleri yere gidecek miydi? Bu devlet nerede kurulursa Yahudilere cazip gelecekti? Bütün bu sualler geçen yüzyılda tartışıldı ve Filistin’de bir devlet kurmaya karar verdiler. Bu karardan sonra Ortadoğu’nun kalbine saatli bomba yerleşti.

Devlet kurmak, gelenek tesis etmek, teşkilatlanmak, vakur bir yapı oluşturmak, silahlı ordu kurmak ciddi tecrübeleri ve tarihi birikimi gerektiriyordu. Silahlı bir ordu ile silahlı eşkıya arasında dışarıdan bakıldığında çok az fark vardır. Her ikisinin de silahları vardır, her ikisinin de üniforması olabilir, her ikisi de teşkilatlı ve hiyerarşik yapıya sahip olabilir. Her ikisi de ölüm makinesi olabilir, hatta orduların ezici gücü çok daha yıkıcı olabilir. Ancak ordularda iki şey silahlı eşkıyadan farklıdır. Bunlardan birincisi müşterek ruh ve çıkar temeline dayanmayan bir teşkilat yapısı. İkincisi adalete ve disipline olan sadakat… Üçüncüsü batılıların şövalye ruhu bizim takva ruhu adını verdiğimiz yüksek ahlak ve karakterdir.

Silahlı eşkıya tufeyli zihniyete sahiptir. Vurduğu adamın parasını çalmaya odaklanmıştır. Eşkıya için hareket bereket fışkırtmalıdır. Neyin neye mal olduğunun hiçbir önemi yoktur. Hangi değerlerin çiğnendiği anlamsız bir cümledir. Ne kazanılmıştır? Ne kadar çok kazanılacaktır? Biri bir şey kazandırıyorsa ne kadar çok süt veriyorsa o kadar değerlidir. Eşkıya için baldırı çıplak dostun bile bir anlamı yoktur. Temel espri şudur hayırsız evliyanın türbesi başına yıkılsın! Tüfeyli zihniyetin silahlanmış haline eşkıyalık adı verilmektedir.

İşte buradan hareketle İsrail silahlı güçlerinin gelenekleşmemiş, adaletle teçhiz edilmemiş bir misyonla orduluk yapmaya kalkışması, kontrol noktaları maskaralığı ile silahlı eşkıyadan farklı olmayan bir dayatmayı uygulaması kendini eşkıyalıktan başka misyonu olmayan bir mantığa hapsediyor. Dehşet ve zülüm; geleneği olmayan orduların etrafa saçtığı kötülük tohumlarıdır. Köksüz orduların elindeki en azgın silahlar en korkutucu ölüm makineleri saygıya dayalı bir korku üreteceğine, intikama dayalı mukavemet üretmektedir. Ötekiler ve düşmanlar; ya ölürüm ya da öldürürüm mantığına dayalı seçeneksiz hareket tarzına zorlanmaktadır. Muhatapların aciz düştükleri hallerde karşılıklı hasarlar çok dengesiz olabilir ancak insanlık tarihi boyunca ne üstünlük nede zafiyet sürekli hal olmamıştır. Her şey nispidir. Her şey, her hal gelip geçicidir. Tarih helezonik bir ilerleme vetiresidir. Kıvrım kıvrım ilerler. Bazen üstekiler alta düşer. Bazen de alttakiler üste çıkarlar. Üstünlük dönemlerinde azametli hallerinde öfkelerine hâkim olanlar adaletle hükmedenler daima helezonun zirvelerinde kalırlar. Silahlı ordu =Dünyanın adalet ordusu =Türk Ordusu bu mantığın bayrak taşıyıcısıdır.

Köksüz silahlı güç, şer gücü, eşkıya, terör gücü bir adalet temeli ve gelenekleri olmayan bir temele dayanır, zalim ve zorba bir misyonu temsil eder ki; bu da ordu değildir. İsrail’in devletleşememesinin en mühim sebebi budur. Her milletin bir karakteri vardır. Askerlik ve ordu Yahudilerin işi değildir. Tanrının yetenek vermediği halkların orduculuk oynaması onları zalim yapar, sevimsiz yapar, ahlaksız yapar, vicdansız yapar. Dünyanın ticaret yapan Yahudi’ye ihtiyacı vardır. Dünyanın askercilik ve komandoculuk yapan suikast timleriyle hasımlarını avlayan, en seri cinayetleri acımasızca işleyen yaptıklarını seri yalanlarla meşrulaştıran cinayet makineleri silahlı ordu değildir. Belki farkında değilsiniz! İnanın Ordunuz silahlı eşkıyadan farklı değil! Orduların misyonu vardır. Hakiki orduların adalet temelli çok muhafazakâr gelenekleri vardır. Ordular şanla şerefle bayraklaşmış yüksek misyon taşıyıcılarıdır. Bu vasıfların maalesef sizin ordunuzda ve subaylarınızda mevcut olmadığı görülmektedir. İstihbarat makamlarınız ve siyasi organlarınız yalan ve fesat makinesi gibi çalışmaktadır. Dostlarınız dostluğunuzun belirsizliğinden, niyetlerinizin müphemiyetinden endişe etmekte, düşmanlarınız azgınlığınızdan ürkmektedir. Dünyayı ve kendinizi derin endişeye sevk ederek yaşayamazsınız. Mutlak güvenlik diye bir şey yoktur ve tarih boyunca da olmamıştır. İnsanların kafalarını ezerek güvenlik sağlandığı görülmemiştir. Bu durum bizim ordumuzda şöyle ifade edilmektedir.”süngünün üstünde oturamazsınız.”

Ticaretin prensiplerini orduların misyonu ile karıştırırsanız, silahlı zorba, şer gücü eksininde köle ticareti yapan sömürge kafalı eşkıya ordusu ortaya çıkartırsınız. Bu zihniyetin ben tanrıyım diyen Nemrut kafasından bir farkı yoktur. İsrail Devleti’nin uzun ömürlü olamayacağına dair alametler vardır. Bunların en mühim sebebi ise tehdidin dıştan değil içten gelmesidir. Nitekim bütün Araplar birleştiği halde İsrail’i yıkamamışlardır. Yıkacaklarına dair bir emare gözükmemektedir. Nitekim siyasi liderlerin ve milli kahramanların yolsuzluğa ve ticari pis işlere bulaşmaları, Yahudi karakterinin ticarete ve menfaate olan aşırı eğilimlerinden beslenmektedir. Ariel Şaron,Ehud Olmert gibi liderlerin dahi yolsuzluğa bulaşmış olması,işgal ettikleri topraklarda ekini ve hayvanları öldürerek ekonomik alt yapıyı tahrip etmeleri,işgal ettikleri topraklarda gasp ve yağmanın sürekli hale gelmesi bu işin ilelebet devam etmeyeceğinin delillerindendir.

Ordusu yağmacı, liderleri hırsız, halkı zulümle abâd olacağına inandırılmış hiçbir millet tarih boyunca muvaffak olamamıştır. Moğol zulmünün tekrarlanmasının dünyaya hiçbir faydası yoktur. Bunlar düşmansız yaşayamazlar. Düşmanları olmadığında kavga edecek kimse bulamazsalar birbirlerine düşerler ve silinip giderler. Batı bu durumu bildiği için; en kavgacı liderliğe İsrail’i mahkûm ediyor. Şu seçim sonuçlarına bakın terör ve zulüm üretmekten başka bir şey vaat eden bir liderleri var mı? 14 asırdır çıt çıkmayan bir coğrafyayı kan ve ateşe buladılar.

TARİHTEN GELECEĞE AKAN NEHİR – 1

TARİHTEN GELECEĞE AKAN NEHİR – 1

Sn Başbakan Erdoğan Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e tavır koyunca Türk medyasına hâkim kimi çevreler tarafından top atışına tutuldu. Şu yönde eleştiriler yapıldı.”Terör örgütü yandaşı görüntüsü sergiledik. Hamas’la beraber görünme hatasına düştük. Tarafsızlığımızı yitirdik, Ortadoğu’da artık arabulucu rolü oynayamayız. İsrail’in güvenini kaybettik, milli menfaatlerimiz=ulusal çıkarlarımız bizi tarafsızlığa zorluyor. Daha sonra bu işin faturası ağır olacaktır, Başbakanın Gazze söylemi neden problemli? Amerika’da Yahudi lobisi en güçlü lobidir, tek müttefiklerimiz onlardı artık Ermeni karar tasarılarını durduramayız.

Hamas yanlısı algılanmak İsrail aleyhinde çok ağır çıkışlar yapmak Türkiye’yi giderek yalnızlığa itiyor. Sesimizi bölgenin ve insanlığın çıkarlarıyla uyum içinde yükseltmemiz gerekiyor. Haksızlığa karşı çıkarken kendinizi bir köşeye hapsediyor, hareket kabiliyetinizi sınırlıyorsanız siz o zaman en verimli hareket tarzını uygulamıyorsunuz demektir. Öfke ile kalkan zararla oturur…”

Medyanın çok yönlü görüş sergilemesi çeşitli seçenekleri ve bakış açılarını ortaya koyarak değerlendirme yapması tabiî ki faydalıdır. Çok yönlü değerlendirmeler mutlaka yapılmalıdır. Ancak sureti haktan görünerek hakkaniyetsiz bir tutum sergilenmeliydi, doğrular çarpıtılmalıydı, gerçekler görmemezlikten gelinmeliydi, ne yapalım çıkarlarımız bunu gerektirdiği için vahşi cinayetlere göz yummamız gerekir manasına gelecek çarpık analizlerin öncelikle Allah’ın gücüne gideceği ve nihayetinde insanlığa da sığmayacağı açık bir gerçektir. Sn Sedat Ergin 27.1.2009 tarihli Milliyet Gazetesi’nde doğrusu pek mantıki olmayan kimden yana olduğu belli olmayan bir yazı kaleme alarak batı yanlısı söylemin silahşorluğunu yapmıştır.

Sn Ergin Sn Başbakan’ı eleştirirken onun şu sözlerini yanlış buluyor:”…Gürcistan karşısında gösterilen uluslar arası tepkinin Gazze’de sergilenmemesi karşısında feryat ediyor; takınılan bu tavır karşısında, tüm ülkelere sesleniyorum. Takınılan tavır böyle mi olmalı? Ne borcunuz var da sessiz kalıyorsunuz?”diye soruyor. Sn Başbakan’ın Hamas’ın Güney İsrail’e attığı füzeler konusunda sessiz kaldığını, Hamas’a terörden vazgeç çağrısı yapmadığını; Başbakan’ın tutumu ile Dış İşleri Bakanlığı’nın tutumunun farklı olduğunu, Dış İşleri Bakanlığı’nın “Hamas’a silahlı bir örgüt mü olmak istiyorlar, siyasi bir hareket mi?” çağrısı yaptığını, hâlbuki Sn Başbakan’ın El Fetih’le Hamas arasında ayrım yaparak, El Fetih’le İsrail’in işbirliği içinde olduğunu ima ettiğini ifade etmektedir. Sn Sedat Ergin Sn Erdoğan İsrail’i BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymamakla suçlarken, Türkiye’nin de adada işgale son vermeye davet eden BM kararlarına uymadığını söylemektedir. Hamas’ın da AKP gibi seçimle iktidara geldiğin bu nedenle meşru olduğunu bu söylemlerle Sn Başbakan’ın Gazze krizinde dengeli, akılcı bir dış politika çizgisinden bir hayli uzaklaştığını gösteriyor.

Sn Başbakan’ın Gürcistan’da derhal ateşkes sağlanması ve bunu durduran Amerika ve Batı’nın gücü karşısında Rusya’nın bile aciz kaldığını ve derhal ateşkese uyduğunu görerek böyle bir söylemde bulunması yanlış mıdır? Kaldı ki Sn Başbakan bu noktada batıya neden ikiyüzlü davranıyorsunuz, neden gerçekleri görmemekte ısrar ediyorsunuz, niçin buna katlanıyorsunuz demekle yanlış bir şey mi yapmıştır? Vicdanlara seslenmek, merhamet hislerini harekete geçirmek ne zamandan beri suç teşkil etmektedir? Dürüst davranmanın modern diplomasiye aykırı gelen yönü nedir Sn Sedat Ergin’den öğrenmek isteriz! Kaldı ki El Fetih’i Arafat zamanında daha radikal bir akım yaratarak bölen İsrail’dir. Şu an İsrail’le iç içe olan gurup ise El Fetih’in başında bulunan Mahmut Abbas’tır. Bunu böyle ifade etmenin neresi yanlıştır? Diplomasi yapmanın yanlışlar üzerine kurgu yapmak sahte görüntülerle poz vermek, gerçekleri hiçbir zaman telaffuz etmemek olduğu iddia edilebilir mi? Kaldı ki Sn Ergin gerçekleri satır aralarında söylüyormuş gibi yaparak İsrail’e akıl da vermektedir; “Türkiye Kıbrıs’ta işgalcidir. BM kararlarına uymamaktadır. “ Sn Ergin’in Hamas’ın İsrail’in güneyine çatapat füzeleri atmasını da Şimon Peres’ten daha fazla ciddiye almakta olduğu görülmektedir. Bayramlarda çocukların patlattığı plastik füzelerden daha tesirli olmayan bu oyuncakların 8 yılda öldürdüğü 8 kişiye karşılık İsrail’in her saldırıda yüzlerce ve binlerce insanı öldürmesini makul görmek vicdan ve merhamet sahibi hiçbir kişiye yakışmaz. İnsanlık dışı işlere sessiz kalmayı ben reel politik, milli menfaatler sadakat gibi adalet dışı akıl dışı merhamet dışı işlere bulaşmak için makul göremiyorum. Sn Ergin vicdanının derinliklerinden gelen adalet hissi ile düşünürse; Sn Başbakan’ın haklı olduğunu ; adalet ve merhamete herkesin ihtiyaç duyacağı müşkül hatta zavallı anları olabileceğini, böyle zamanlarda özellikle zalimin en kuvvetli olduğu zamanlarda, herkesin sözlerini yuttuğu durumlarda aykırı söylem ve düşüncelerin büyük cesaret gerektirdiğini anlar ve sevmezse bile böyle söyleyenleri daha doğrusu cesaret erbabını takdir eder.

FİLİSTİNDEKİ KATLİAMDA ABD’NİN SORUMLULUĞU NEDİR?

FİLİSTİNDEKİ KATLİAMDA ABD’NİN SORUMLULUĞU NEDİR?

Ceza hukukunda suça azmettirme diye bir kavram vardır. Suç işleyen kişiye kim hedef göstermiştir? Kim yönlendirmiştir? Yaptığı kötülüğün iyi bir şey olduğunu kim söylemiştir? Kim silah vermiştir? Kim yeni silahları eli kolu bağlı yıllardan beri muhasaraya alınmış bir halk üzerinden denettirmektedir? Savunma sanayinin yeni silah sistemlerinin güvenli ve zayıf taraflarını denemek üzere kimler kobay olarak kullanılması öngörülmüştür? Kim bu işe destek vermektedir? Kim bütün bu olanları BM Güvenlik Konseyi’ni kilitleyerek yapmaktadır? İşlenen suçun cezasız kalmasına kim sebep olmaktadır?

Türkiye’de kimi muhafazakâr çevreler Yahudi lobisine ve Yahudi toplumuna olmayacak kudretler vehmederek her taşın altında Yahudi parmağı aramakta, yeryüzündeki bütün çürümenin bütün pisliğin merkezi olarak Yahudileri göstermektedir. Şüphesiz ki kışkırtılan, tahrik edilen ve bu oyuna gelen Yahudilerin yanında bizzat kışkırtmanın ve radikalizmin merkezi olan çatışmalarda yakınlarını kaybederek tahrik olan Yahudiler bulunmaktadır. Ancak bu işte başlangıçtan itibaren taraf haline gelen batının(özellikle İngiliz istihbaratının) büyük rolü bulunmaktadır. Bu rol zamanla ABD’ye devredilmiştir.

Şöyle bir senaryo tasarlayalım: Suriye’ye diyelim ki geçmişte sizinle bizim aramızda aynı devlete mensup olmanın müşterek bir tarih yazmanın ortak sorumluluğu ve birliği vardır. Gel sınırları kaldıralım, federatif bir düzenleme ile birleşelim, bu düşünceyi Irak’ı da kapsayacak şekilde genelleştirelim, ortak bir Pazar yaratalım. Bu fikre ilk önce kim itiraz edecektir? İçeride laik olduğunu söyleyen ulus devlet fikrini putlaştırırken vizyon ve misyon kabiliyetini sıfırlayan işbirlikçi çevreler… Sonra başta müttefikimiz olan ABD ve Almanya… Sonra kurdukları bölge düzeninin değiştirilmesini istemeyen İngiltere ve ardından Fransa… Bu itiraz aynen şöyle dillendirilecektir. Bölge düzenindeki bu değişiklik İsrail’in güvenliğini ağır şekilde tehdit edecektir. Birleşemezsiniz.

İsrail’in itirazını önlemek için şöyle deseniz: Sen 4000 yıllık tüccar bir kavimsin, ticaretin künhünü bilirsin, batı içinde güçlü bağlantıların var. Bölge ticaretini seninle birlikte ortak bir menfaat ekseninde yapalım. Çatışmayalım ortak bir uzak görüş alanı yaratalım! Görüyorsun bölgede demoğrafik bir patlama yaşanıyor. Etrafındaki coğrafyadaki Müslüman nüfus 400 milyonun üstüne çıkıyor. Pazarsa pazar, iş gücü ise iş gücü, muazzam bir gelişme… Bu insanları öldürmekle bitiremezsin. Kaldı ki bu günkü dünyada zulmün ilelebet sürmesinin imkânı ihtimali yoktur. Gel birlikte hareket edelim. Esas kâr budur. Husumet kazanarak bir yere varamazsın! Sende katıl bize… Ne diyecekler biliyor musunuz? Olmaz; sen kabul etsen de biz kabul etmeyiz. Senin esas çıkarın husumet üzerine kurulmuştur. Reel politik budur. Menfaat ekseninden güvenlik sağlayamazsın, güvenlik esas güç ekseninden sağlanır. Müslümanların tepesini bombasız bırakamazsın! Müslüman halklara güvenemezsin! Tevrat’tan da binbir delil getirerek düşmanlığın dini ve ilahi bir zorunluluk olduğunu ispat edeceklerdir!

Varsayalım ki Dünya Yahudi lobisi kadri mutlak bir güç, bütün batıyı bunlar idare ediyor. Böyle bir şey mümkün mü? Bu kadar az sayıda bir insan kitlesi bunu yapabilir mi? Hatırlanacağı üzere ABD kurulduğu zaman resmi dil İngilizce mi olsun Almanca mı olsun noktasında bir oylama yapılmıştı ve bu oylamada İngilizce tek oy fazlasıyla resmi dil olmuştu. Bu durum neye delalet etmektedir? ABD’de ciddi bir Alman lobisi mevcuttur. Hatta 2.Dünya Savaşı içinde Almanlar arasında anavatana yani Almanya’ya karşı ciddi bir sempati meydana gelmişti, bunu önlemek Amerikan devleti için ciddi bir sorun olmamıştı. 35 milyona ulaşmış Alman nüfusu milli birliğin tesisinde önemli rol oynamıyorsa 7–8 milyonluk Yahudi nüfusun çok önemli olduğunu söylemek isabetli değildir. Kaldı ki ABD’yi inşa eden İngilizler Almanlara ve Fransızlara karşı Yahudi sermaye gücünü arkalarına alarak bir denge tesis etmişlerdi. Bu dengede Yahudilerin rolü; terazinin iki kefesinde eşit ağırlık olması halinde bir tarafa ne miktar ağırlık ilave ederseniz dengeyi bozar mikyasındadır. Bu durum Yahudilere yönelik aşırı güç vehmedilmesine sebep olmaktadır. Son küresel krizle birlikte ABD ulus devleti bu sermayeyi ciddi şekilde bloke etmiştir. Kaldı ki aklı başında birçok Yahudi fikir ve devlet adamı batının bu kışkırtıcı rolüne İsrail’e biçilen garnizon devleti rolüne itiraz etmektedir. Bizzat bu role itiraz eden ve barış isteyen Yahudi devlet adamları öldürülmüştür. İzak Rabin,Ariel Şaron…

Ehud Olmert Büyük Ortadoğu Projesi hayaldir dediği için bir sürü yolsuzluklar yaptığı ortaya çıktı.(Şimdi akıllandı; Gazze’de hem suça azmettirenlerin sevgisini kazanıyor, hem seçimler için puan topluyor hem de suçsuzluğunu kanıtlıyor)Hatırlanacağı üzere Şaron ve oğlunun da çok hırsız olduğu söylendi, işten el çektirildi akıbetinin ne olduğunu bile bilmiyoruz.

Konuya akil adam mantığı ile yaklaşan ebedi barış isteyen Üzeyir Garih’te kim vurdu ya gitmişti. Bu işler tesadüf müdür, gizli bir el tarafından mı yaptırılıyor orasını tahmin etmek güçtür. Gazze operasyonunun kim için, kimler tarafından ne amaçla hangi kazanımları elde etmek için yapıldığını Yahudilerin kana susamış azgınlığına bağlayabilirsiniz! Üç beş çatapat Filistin füzesinin tasavvur edilmez tehlikelerinden korunmak için yapıldığını da söyleyebilirsiniz! Teferruatla uğraşırsanız bunu Yahudilerin yaptığını söylersiniz. Büyük resme bakarsanız Yahudilerin fail, suç üretim merkezin batı olduğunu görürsünüz.

MEDYA İSTİHBARATI, MEDYA ÜZERİNDEN İSTİHBARATA KARŞI KOYMA

MEDYA İSTİHBARATI, MEDYA ÜZERİNDEN İSTİHBARATA KARŞI KOYMA 11 Ocak 2014 Cumartesi

Son zamanlarda medyada çıkan haberlere göre istihbarata karşı koyma gücümüz, yeteneklerimiz ve rakip ülkelerin istihbarat faaliyetlerini (kontristihbarat/kontrespiyonaj) akamete uğratma noktasında ne yapılabilir, sualine bir cevap aramamız gerektiğini değerlendiriyorum.

Dikkatimizi çeken bir kaç konu üzerinden meseleyi etüt etmek ve sonuçlara varmak gerektiğini değerlendiriyorum. (Bu değerlendirmelerde gazete ve medya kuruluşu ismi zikretmeyeceğim.) Bunların kimler ve hangi kişiler üzerinden yapılan operasyonlar olduğunu ilgili kurumlar kendileri bulmalı ve araştırmaları bunlar araştırmaları üzerinden derinleştirmelidirler.

Bunlardan 1.si geçen gün oldu. Sn. Başbakan Japonya ziyaretine daha gitmeden, bir kısım medyada çıkan plütonyum haberiyle ilgili… Sn Başbakan’ın japonlarla hangi anlaşmaları imzalayacağını ve burada ileri bir nükleer enerji üretim tekniğinin transferini haber alan kimi çevreler, endişeye kapılmışlar ve Türkiye plütonyum üretirse böyle olur şöyle olur gibi ve analizler yapmışlar. Baktım aynı mantık ve aynı cümleleri ihtiva eden haberler bir çok gazetede aynı anda çıkmış, aynı şeyleri söylüyorlar. Bizce bu haberin istihbarata karşı koyma açısından büyük bir değeri ve önemi vardır. Bir: Plütonyumdan atom bombası yapılacağına dair bilgi çok teknik bir bilgidir. Gazetecilerin binde 999 u bilmez. Bu haber yazı işleri müdürünün keyfine göre veya vizyonuna göre teşekkül etmez. Bu durum neyi gösteriyor. Bu haberin kaynağı neresidir? Hangi ilgili devlet kurumundan bu belge kaçırılmıştır? İki: Bu haber bu medya kurumlarına kim tarafından aktarılmıştır, kimin emriyle ön plana çıkatılmıştır? Üç: Bütün medya kuruluşlarında benzer ifadeler kullanıldığına göre bu metni merkezi olarak kim dikte ettirmiştir? Bunun kaynağını araştırmak ve haber kaynağını köreltmek istihbarata karşı koyma servislerinin işidir.

2.si; Çin’le yapılan “Hava Savunma Füzesi” anlaşmasında görüldü. Füzeci subayların bile bilmeyeceği teknik detaylarla meseleyi çarşaf çarşaf ispiyonladılar, NATO’ya şikayet ettiler, NATO sistemlerine uyum göstermeyeceğinden söz ettiler, hatta NATO’nun gizli sırları Çin’e gidermiş gibi şeyler yazdılar. İsrail’in güvenliğinin tehlikeye düşeceğini, batının bu projeye finansman vermeyeceğini, para transferine müsaade etmeyeceğini söylediler. Dikkat edilirse bu ifadelerin hiç biri milli ve yerli mantık taşımaz, bu ülkeye hizmet etmez. Belli ki bu ifadeleri kullanan ve medyasında onca önemli haberler duruyorken batının çıkarlarını korumayı hedef alan bu haberlerin ön plana çıkartılması bilinçli bir tercihin ürünüdür. Bu tercihi yapanlar, isihbarata karşı koyma açısından kendi ülkelerinin aleyhinde çalışanlardır. Karşı istihbarat zincirinin bir halkasını teşkil edenlerdir.

3.sü bir iki gün önce bir çok gazetede gördüğüm Irak Şam Devleti plakası haberidir. Bir aracın Arapça yazılı plakasınının gösterildiği haberde “Hilafet Devletinin kurulduğu” haber veriliyor. Nerede çekildiği belli olmayan bir resim üzerinden hüküm yürütülüyordu. Haberin doğru olduğu farzedilse bile, bu zatlara aşırı önem atfedilen hadisenin bir istihbarat operasyonu olduğu açıktır. Hilafetin yeniden kurulması kimi rahatsız eder? İngiltere ve İsrail… Peki bu haber ve resim nereden gelmiştir? Hangi haber kaynağının ürünüdür? Bizdeki gazetelerin yazı işleri kadrosu Arap harflerinin elifini bilmezken nasıl olmuşta bülbül kesilip bu yazıyı okumuşlardır?! Bu haberlere kim haber değeri vermiş ve yayınlatmıştır? Birbirinden bağımsız bir çok medya kuruluşu, aynı haberi tek merkezden yönetiliyormuşçasına, nasıl olmuşta aynı anda yayınlamıştır?! Bizce bu haberleri veren ve yayınlayanların bağlantı ağları ve o plaka hadisesini tegahlayan ve fotoğraflayarak yayınlayan istihbarat örgütleriyle iç içedir. Bu hadise ve bu haberin yayınlanması istihbarata karşı koyma açısından hayati değerdedir.

4.sü; Suriye’ye giden TIR’ın aranması olayıdır. Bunun benzeri olay daha önce de yaşanmıştı. Konya’da yapıldığı söylenen havan mermilerinin yüklü olduğu TIR olayı… Bu TIR’ları polis veya jandarma tesadüfi mi aramıştır? Bir ihbar varsa kim haber vermiştir? Aranmamış ve yükü bilinmeyen bir TIR’ın varlığından kim haberdar olmuştur? TIR’ın aranmadığına (veya aratılmadığına ) dair bilgi yıldırım hızı ile nasıl yayılmıştır? Beklemeksizin bu haber ve bilgiler medyaya nasıl ve kimler üzerinden iletilmiştir. Bu işler bazı kamu kurumlarından bilgi çalınarak yapılmışsa nasıl yapılmıştır? Kordinasyonsuzluk ve sızdırma kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirilmiştir. Bunların araştırılması ve gerekli tedbirlerin alınması batı bağlantılı haber elamanlarının işaretlenmesi istihbarata karşı koymak açısından hayati derecede önemlidir.

Bu TIR olaylarının önemi çok büyüktür. Türkiye’ye ve hükümete terör destekçisi yaptasını yapıştırmak, Türk dış politikasının vizyon üretmesini önlemek için yapılmaktadır. Karşı istihbarat örgütlerinin desteği olmadan bu bilgiler medyaya sızdırılamaz. Bu bilgileri aktaran ve balıklama yayınlayan(gazetede kimin talimatıyla yayınlanmış, kim kime emir vermiş, haber nereden gelmiş, nasıl üretilmiş, haberin önem derecesi nasıl tespit edilmiş,hangi sayfada ve nasıl yayınlanacağına kim karar vermiş) bağlantı zinciri istihbarata karşı koyma açısından büyük önem taşır.

5.si: Ergenekon davaları neticelenmiştir. Dışarıya sızdırılan bilgi ve belgeler kimler tarafından nasıl gerçekleştirilmiştir. Bu bilgi ve belgeler savcılar tarafından nasıl elde edilmiştir? Kimler vermiştir? Resmi kaynakların dışında ilave kaynak var mıdır? Bunlarında önemle araştırılması gereklidir. Bu bilgiler cemaate nasıl aktarılmıştır. Kimler aktarmıştır. Devlet içindeki konumları nedir? Bu zatlar halen görevde midir? Konumları ve yetkileri nedir? Bunların araştırılıp tersten bir sorgulama ve araştırma yapılması gerektiğini değerlendiriyorum. Yani savcılık belgelerinden başlayarak kaynağa doğru bir iz sürmek gereklidir.

Ben bir fikir vermek açısından meseleye açıklık getirmeye çalıştım. Ancak yabancı istihbarat örgütlerinin çalışma şeklinde ideolojik değerlerin hiç bir önemi yoktur. Onlar sağ. sol, islamcı, mezhepçi,etnisite kökenli veya milliyetçi bütün örgüt ve kurumlara sızabilirler. Sağ bir iktidarı dize getirmek için solu, solu dize getirmek için İslamcıları, İslamcıları dize getirmek için tarikatçıları kullanabilirler. İstihbarat örgütlerinin sızmaları kendilerinden biriymiş gibi görünerek yapıldığı için kaynağı bulmak çoğu kere çok zordur. Çoğu kere örgüt içinde istihbaratçılar en radikal dava adamlığına soyunmuş gibi görülürler. Ancak, medya üzerinden haber ve bilgi akış trafiği takip edilirse, bunları çözmek çorap söküğü gibi kolaydır.

MEDYA İSTİHBARATI, MEDYA ÜZERİNDEN İSTİHBARATA KARŞI KOYMA

MEDYA İSTİHBARATI, MEDYA ÜZERİNDEN İSTİHBARATA KARŞI KOYMA 11 Ocak 2014 Cumartesi

Son zamanlarda medyada çıkan haberlere göre istihbarata karşı koyma gücümüz, yeteneklerimiz ve rakip ülkelerin istihbarat faaliyetlerini (kontristihbarat/kontrespiyonaj) akamete uğratma noktasında ne yapılabilir, sualine bir cevap aramamız gerektiğini değerlendiriyorum.

Dikkatimizi çeken bir kaç konu üzerinden meseleyi etüt etmek ve sonuçlara varmak gerektiğini değerlendiriyorum. (Bu değerlendirmelerde gazete ve medya kuruluşu ismi zikretmeyeceğim.) Bunların kimler ve hangi kişiler üzerinden yapılan operasyonlar olduğunu ilgili kurumlar kendileri bulmalı ve araştırmaları bunlar üzerinden derinleştirmelidirler.

Bunlardan 1.si geçen gün oldu. Sn. Başbakan Japonya ziyaretine daha gitmeden, bir kısım medyada çıkan plütonyum haberiyle ilgili… Sn Başbakan’ın japonlarla hangi anlaşmaları imzalayacağını ve burada ileri bir nükleer enerji üretim tekniğinin transferini haber alan kimi çevreler, endişeye kapılmışlar ve Türkiye plütonyum üretirse böyle olur şöyle olur gibi ve analizler yapmışlar. Baktım aynı mantık ve aynı cümleleri ihtiva eden haberler bir çok gazetede aynı anda çıkmış, aynı şeyleri söylüyorlar. Bizce bu haberin istihbarata karşı koyma açısından büyük bir değeri ve önemi vardır. Bir: Plütonyumdan atom bombası yapılacağına dair bilgi çok teknik bir bilgidir. Gazetecilerin binde 999 u bilmez. Bu haber yazı işleri müdürünün keyfine göre veya vizyonuna göre teşekkül etmez. Bu durum neyi gösteriyor. Bu haberin kaynağı neresidir? Hangi ilgili devlet kurumundan bu belge kaçırılmıştır? İki: Bu haber bu medya kurumlarına kim tarafından aktarılmıştır, kimin emriyle ön plana çıkatılmıştır? Üç: Bütün medya kuruluşlarında benzer ifadeler kullanıldığına göre bu metni merkezi olarak kim dikte ettirmiştir? Bunun kaynağını araştırmak ve haber kaynağını köreltmek istihbarata karşı koyma servislerinin işidir.

2.si; Çin’le yapılan “Hava Savunma Füzesi” anlaşmasında görüldü. Füzeci subayların bile bilmeyeceği teknik detaylarla meseleyi çarşaf çarşaf ispiyonladılar, NATO’ya şikayet ettiler, NATO sistemlerine uyum göstermeyeceğinden söz ettiler, hatta NATO’nun gizli sırları Çin’e gidermiş gibi şeyler yazdılar. İsrail’in güvenliğinin tehlikeye düşeceğini, batının bu projeye finansman vermeyeceğini, para transferine müsaade etmeyeceğini söylediler. Dikkat edilirse bu ifadelerin hiç biri milli ve yerli mantık taşımaz, bu ülkeye hizmet etmez. Belli ki bu ifadeleri kullanan ve medyasında onca önemli haberler duruyorken batının çıkarlarını korumayı hedef alan bu haberlerin ön plana çıkartılması bilinçli bir tercihin ürünüdür. Bu tercihi yapanlar, isihbarata karşı koyma açısından kendi ülkelerinin aleyhinde çalışanlardır. Karşı istihbarat zincirinin bir halkasını teşkil edenlerdir.

3.sü bir iki gün önce bir çok gazetede gördüğüm Irak Şam Devleti plakası haberidir. Bir aracın Arapça yazılı plakasınının gösterildiği haberde “Hilafet Devletinin kurulduğu” haber veriliyor. Nerede çekildiği belli olmayan bir resim üzerinden hüküm yürütülüyordu. Haberin doğru olduğu farzedilse bile, bu zatlara aşırı önem atfedilen hadisenin bir istihbarat operasyonu olduğu açıktır. Hilafetin yeniden kurulması kimi rahatsız eder? İngiltere ve İsrail… Peki bu haber ve resim nereden gelmiştir? Hangi haber kaynağının ürünüdür? Bizdeki gazetelerin yazı işleri kadrosu Arap harflerinin elifini bilmezken nasıl olmuşta bülbül kesilip bu yazıyı okumuşlardır?! Bu haberlere kim haber değeri vermiş ve yayınlatmıştır? Birbirinden bağımsız bir çok medya kuruluşu, aynı haberi tek merkezden yönetiliyormuşçasına, nasıl olmuşta aynı anda yayınlamıştır?! Bizce bu haberleri veren ve yayınlayanların bağlantı ağları ve o plaka hadisesini tegahlayan ve fotoğraflayarak yayınlayan istihbarat örgütleriyle iç içedir. Bu hadise ve bu haberin yayınlanması istihbarata karşı koyma açısından hayati değerdedir.

4.sü; Suriye’ye giden TIR’ın aranması olayıdır. Bunun benzeri olay daha önce de yaşanmıştı. Konya’da yapıldığı söylenen havan mermilerinin yüklü olduğu TIR olayı… Bu TIR’ları polis veya jandarma tesadüfi mi aramıştır? Bir ihbar varsa kim haber vermiştir? Aranmamış ve yükü bilinmeyen bir TIR’ın varlığından kim haberdar olmuştur? TIR’ın aranmadığına (veya aratılmadığına ) dair bilgi yıldırım hızı ile nasıl yayılmıştır? Beklemeksizin bu haber ve bilgiler medyaya nasıl ve kimler üzerinden iletilmiştir. Bu işler bazı kamu kurumlarından bilgi çalınarak yapılmışsa nasıl yapılmıştır? Kordinasyonsuzluk ve sızdırma kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirilmiştir. Bunların araştırılması ve gerekli tedbirlerin alınması batı bağlantılı haber elamanlarının işaretlenmesi istihbarata karşı koymak açısından hayati derecede önemlidir.

Bu TIR olaylarının önemi çok büyüktür. Türkiye’ye ve hükümete terör destekçisi yaptasını yapıştırmak, Türk dış politikasının vizyon üretmesini önlemek için yapılmaktadır. Karşı istihbarat örgütlerinin desteği olmadan bu bilgiler medyaya sızdırılamaz. Bu bilgileri aktaran ve balıklama yayınlayan(gazetede kimin talimatıyla yayınlanmış, kim kime emir vermiş, haber nereden gelmiş, nasıl üretilmiş, haberin önem derecesi nasıl tespit edilmiş,hangi sayfada ve nasıl yayınlanacağına kim karar vermiş) bağlantı zinciri istihbarata karşı koyma açısından büyük önem taşır.

5.si: Ergenekon davaları neticelenmiştir. Dışarıya sızdırılan bilgi ve belgeler kimler tarafından nasıl gerçekleştirilmiştir. Bu bilgi ve belgeler savcılar tarafından nasıl elde edilmiştir? Kimler vermiştir? Resmi kaynakların dışında ilave kaynak var mıdır? Bunlarında önemle araştırılması gereklidir. Bu bilgiler cemaate nasıl aktarılmıştır. Kimler aktarmıştır. Devlet içindeki konumları nedir? Bu zatlar halen görevde midir? Konumları ve yetkileri nedir? Bunların araştırılıp tersten bir sorgulama ve araştırma yapılması gerektiğini değerlendiriyorum. Yani savcılık belgelerinden başlayarak kaynağa doğru bir iz sürmek gereklidir.

Ben bir fikir vermek açısından meseleye açıklık getirmeye çalıştım. Ancak yabancı istihbarat örgütlerinin çalışma şeklinde ideolojik değerlerin hiç bir önemi yoktur. Onlar sağ. sol, islamcı, mezhepçi,etnisite kökenli veya milliyetçi bütün örgüt ve kurumlara sızabilirler. Sağ bir iktidarı dize getirmek için solu, solu dize getirmek için İslamcıları, İslamcıları dize getirmek için tarikatçıları kullanabilirler. İstihbarat örgütlerinin sızmaları kendilerinden biriymiş gibi görünerek yapıldığı için kaynağı bulmak çoğu kere çok zordur. Çoğu kere örgüt içinde istihbaratçılar en radikal dava adamlığına soyunmuş gibi görülürler. Ancak, medya üzerinden haber ve bilgi akış trafiği takip edilirse, bunları çözmek çorap söküğü gibi kolaydır.

AKP-DEMOKRASİ VE FİİLİ İKTİDAR

AKP-DEMOKRASİ VE FİİLİ İKTİDAR 03 Ocak 2014 Cuma

3 günden beri şunu düşünüyorum. Türkiye’de gerçek manada bir demokrasi var mı? Halk iradesinin önemi var mı? Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir sözü gerçekten bir hakikat mı? Mahkemeler gerçekten Türk Milleti adına mı karar veriyor? Bu kararlar milletin iradesini yansıtıyor mu? Hükümetler tarafından alınan siyasi, hukuki veya ekonomik kararlar halkın çıkarlarını, iradesini ve gerçekleri yansıtıyor mu? Kendini demokrasi olarak gösteren doğulu batılı bir çok ülke de gerçek manada bir demokrasi var mı? Asıl hakimiyet kimde?

Bizim milli/İslami mantığımıza göre hakimiyet Allah’ındır. İnsanlar onun iradesine teslim olarak ancak sınırlı bir güç ve yetki kullanabilirler. Anayasa asıl iradesini İlahi nizamdan almak zorundadır. İnsanın insan üzerindeki iradesi geçici ve sınırlıdır.Esasen kulun kul üzerinde sınırsız bir hakimiyet kurmaya teşebbüs etmesi hem ilahi nizama aykırıdır hemde zulümdür.

Yetkisini İlahi misyondan almayan her irade kendi iç denetim ve dengesini kuramaz. Sn. Mustafa Şatıroğlu ile birlikte, İstanbul Düşünce Enstitüsü olarak hazırladığımız ve Meclis Anayasa Komüsyon Başkanlığı’na sunduğumuz Anayasa Taslağı’nda “Türkiye İslami ve insani esaslara dayanan bir milli cumhuriyettir.” ifadesini kullanmıştık. Bu gün gelinen noktada şunu üzüntü ile görüyoruz ki ; Türkiye’de halk iradesinin hiç bir önemi yoktur. Halkın ne dediğinin ve çıkarlarının ne olduğunun da her hangi bir değeri yoktur. Zaman Gazetesi’nde Sn. Ali Bulaç ve Radikal Gazetesi’nde Sn Cengiz Çandar bu fikrimizi teyit eder mahiyette yazıları yayınlandı. Bu iki yazarın makalelerinden bazı bölümleri alarak siz okuyucularımızın yüksek irfanına sunacağız.

“Yaşadığımız 28 Şubat tecrübesi bize gösterdi ki Erbakan’ın kafasıyla iktidar olunmaz, olunsa da iktidarda kalınmaz. İktidar olmanın ve iktidarda kalmanın yolu ‘uzlaşma’dan geçer. Bundan böyle a) Küresel güçlerle (ABD, AB ve İsrail), b) İçeride askerî ve sivil bürokrasiyle c) Büyük sermaye ile” uzlaşılacaktı. Buna karar verilince medyada 28 Şubat’ta “Erbakan’ı savunan”lar onu ilk terk edenler arasında yer aldı.”

“Doktrin cazipti, iktidar vaat ediyordu. Parti kuruldu, yola çıkıldı, Kemal Derviş’in ekonomi, AB’nin reform yol haritasına bağlılık beyan edildi. Daha milletvekili bile değilken Avrupa ülkeleri Sayın Erdoğan’la görüşmek üzere sıraya girdiler, Oğul Bush, Beyaz Saray’da iki saat görüştü, Amerika daha önce Clinton’ın sarahaten belirttiği üzere “Türkiye, 21. asrın kaderini belirleyecekti.”

“Mesele şuydu: Amerika ve Batı, bundan sonra büyük kavga ve belki savaşların yaşanacağı Pasifik’e gidiyordu. Ortadoğu sisteme entegre edilmeyen boşluktu, bölgeyi kendi haline bırakamazdı. ABD’nin iki doktrini vardı: Muhafazakârların askerî güç kullanarak düzen kurmak, Demokratların yumuşak güçle (kadın hareketi, STK’lar, demokrasi, liberal felsefe, eğitim, TV dizileri vs.) bölgeyi dönüştürmek. AK Partili Türkiye her ikisine de talipti. Bölge rejimleri (otokrat yönetimler, askerî diktatörlükler) çoktan “son kullanma tarihi geçmiş ilaç” gibiydi, bundan sonra bünyeyi sadece zehirliyorlardı.”

“Küresel güçlerin -içlerinde Likut’çu olmayan Yahudi lobilerinin- üç talebi vardı: 1) İsrail, sınırları belirlenmiş bir bölge devleti olsun, ehlileşsin, 2) Enerji kaynakları ve enerji nakil hatları güvende olsun, 3) Radikal İslamcı gruplar iktidar olmasın.”

“Başrol Türkiye’ye verildiğinden kapsamlı restorasyonla işe başlandı: a) Küresel sermayenin yönü Türkiye’ye çevrildi, sel gibi para akmaya başladı, b) Türkiye, uluslararası düzeyde inanılmaz diplomatik ve siyasî desteğe sahip kılındı, c) Avrupalılara Türkiye’yi AB üyelik sürecine daha aktif dahil etmeleri için baskı yapıldı, d) İçeride periyodik darbeler yapan cuntaların tasfiye edilmesine yardım edildi, askerî vesayet rejimi “durduruldu”, yok edilmedi. e) Yakın bölge ülkeleriyle, özellikle Suud ve Körfez ülkeleriyle ciddi parasal ve siyasî ilişkiler kuruldu, “sıfır ihtilaf” politikasıyla neredeyse ortak bakanlar kurulu oluşturuldu. f) Afrika’ya koridor açıldı.”

“2011’e gelindiğinde her şey tersine döndü. Türkiye dış politikası, Ortadoğu’daki patlamaları doğru okuyamadı. Dış destekle sağlanan başarı, yanıltıcı bir özgüven ve bağımsızlık duygularını harekete geçirdi. Türkiye “Yeni Osmanlıcılık” projesiyle a) Geçmişte olduğu gibi Arap Ortadoğu’su üzerinde hakimiyet kurma, b) Osmanlı-Safevi mirasına dönüp İran’la rekabet etme, c) Kürtleri bölgede kendi kâhyası gibi kullanma niyetini izhar edince küresel yapımcılar harekete geçti. Onlara göre Türkiye ile anlaşmaları böyle değildi.” (2 Ocak 2014 Ali Bulaç)

Cengiz Çandar’da Radikal’deki köşesinde açık açık şunları yazdı::” Dört Koldan Türkiye ve Erdoğan Tespitleri ” Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kurucusu Hasan El Benna’nın torunu Tarık Ramadan Oxford’da profesörmüş, İslami mevzularda bir çok eser yazmış ve İslam Ruhunu Yeniden Canlandırmak adlı bir konferansında şunları söylemiş:” “Tayyip Erdoğan’ın çekilmeyi bilmesi gerekir. İktidarın zaman ile sınırlı olduğunu anlamalı ve bir gün ayrılmalıdırlar. Bırakın, bırakın ve bırakın da başka insanlar gelsin.” “İktidar bozar “İktidar tutkusuna kapılarak yanlış yapmaktansa çekilmek doğrusudur, dedikten sonra “Türkiye’nin Müslüman çoğunluklu ülkeler için model olmayacağını bellirtikten sonra bir zamanlar örnek İslamcı lider olarak görülen ve Başkan Obama tarafından yakın müttefik muamelesi gören- Erdoğan’ın kendisine yönelik siyasi meydan okumaya otokratik taktikler ve anti-Batı hakaretlerle karşılık veriyor olmasıdır.Bu yöntemler başarıya ulaşırsa Türkiye’nin zaten kırılgan olan demokratik kurumları daha da büyük hasar görecekler. Tayyip Erdoğan, kendi geldiği ve Türkiye’yi kendi getirdiği noktada, olan-biteni’uluslararası komplo’ diye nitelemekte, ülke içinde kendisini önce uyaran, daha sonra da eleştirenleri ajan gibi göstermekte ve en önemlisi Türkiye sözcüğüyle eşanlamlı biçimde kullandığı kişisel iktidar ihtirasında ısrar ettiği takdirde, ülkemiz 2014’ü kaybedecek. (Cengiz Çandar)

Türkiye İsmet İnönü’nün yanlış politikaları yüzünden 1939’dan itibaren aşama aşama batının kontrolüne düşmüştür. Esasen Türkiye büyük ölçüde kontrol altına alınmış bir ülkedir. Türkiye 1960’dan beri batının kontrolünden çıkmak için büyük çabalar harcamıştır. Onlarla anlaşan her başbakan halkın çıkarları Türk tarihinin yüklediği manevi misyona sahip çıkmak noktasında vicdanı ile reelpolitik arasında sıkışmıştır. Tercihini Türk milletinden yana kullanan kimi başbakan idam edilmiş, kimi şapkasını almış gitmiş, kimi zorla el çektirilmiştir.

Seçimleri ittifakla kazanarak gelmiş bir parti ve onun genel başkanı batının çıkarlarına ters düşüyor diye çekilmesini istemek hele hele Batının kontrolüne düşmüş kimi profesörlerin sözlerini (kaldıki o profesör batının politikalarına aykırı tek cümle sarfetse derhal afaroz edilir, radikal terörist listesine dahil edilir, değil Oxfort’da hocalık yapmak, ilkokulda çaycılık bile yaptırmazlar) mesnet ederek batı böyle istiyor diye Tayyip Bey’in çekilmesini istemek antidemokrat zihniyetin daniskasıdır.

Demokrasilerde iktidarların nasıl geleceği ve nasıl gideceği belirlenmiştir. Seçimler ve halk karar verir. (Aynı zatlar her şey seçim değildir diyerek ikiyüzlü yaklaşımlarını milletin gözünün içine baka baka utanmadan söylemişlerdir.) Batı ve özellikle Dünya Siyonist lobisi desteğini çekti diye Türkiye’de iktidarın çekilmesini istemek, seçim sonuçlarını beklemeden istemek totoliter bir yaklaşımdır.

Refahyol hükümeti tasfiye edilirken de aynı antidemokratik yöntemler uygulanmış, seçimlerde Refah Partisi’nin %40 dan fazla oy alacağı tespit edilince parti kapatılmıştır.

İşlerine gelmeyen bir iktidarı devirmenin yolları ve tezgahları 70 yıldan beri inceden inceye kurulmuştur.Faiz, döviz ve borsa üçgeninde ekonominin dengesini temin eden bütün araçlar kontrol altına alınmıştır.Devletin iç ve dış borçlarını oluşturan paralar onlar tarafından verilmiştir. Borsa şirketlerinin büyük kâr getiren hisseleri halka açılmak adı altında yabancı sermaye tarafından paylaşılmıştır. Döviz denilen paralar zaten onların parasıdır. Dış dünya ile ticaretin nasıl, hangi şartlar altında, ne zaman ve ne miktar olacağı “Dünya Ticaret Örgütü” tarafından kontrol altına alınmıştır. Size verilen görev; müstemleke valisi yetkisinden başka bir şey değildir.

Medya onların kontrolünde olduğu için, ekonomik araçlarla oynayarak, halkı kışkırtarak iktidarı devirmek onlar için çocuk oyuncağı gibi bir şey olmuştur. Muhtemelen Broking Enstitüsü, Hudson ve Jinsa gibi düşünce kuruluşlarında iktidar devirmenin simülosyonları yapılıyor. Halkın, aptalcasına, nasıl kışkırtılarak, kendi aleyhine çalışan oluşumlara hizmet ettiği değerlendiriliyor. Ha ha ha, bu kadar aptalcasına başkaldırı daha gülünç olur, bunu deneyelim gibi yazı tura oyunları oynandığı bilinmektedir. (Nitekim Hudson Enstitüsü’nde; Türkiye’de Anayasa Mahkemesi Başkanı’na suikast düzenlemek gibi bir senaryonun konuşulduğunu biliyoruz)

Sonuç AKP ve Tayyip Bey Türkiye için son şanstır. Milletimiz büyük bir direniş göstererek oylarıyla iktidara getirdiği hükümetine sahip çıkmalı, belden aşağı yapılan ve yapılması düşünülen her türlü saldırıya karşı koymalıdır. Ordumuz devletimiz ekonomik ve siyasi manada milli bağımsızlığımızı kazanana kadar iktidara destek olmalıdır.

AKP küresel saldırıyı alt etmek için CHP ve MHP içinde milli kanadı temsil eden milletvekilleriyle temasa geçerek Baykal’la anlaşarak, Kürt muhalefetin desteğini alarak (Baykal’ın neden tasfiye edildiğini şimdi daha iyi anlıyoruz) bir milli birlik hükümetine dönüşüm sağlamanın zeminini hazırlamalı, milletimizin istiklal mücadelesini mutlaka zafere ulaştırmalıdır.Bizce Tayyip Beyi’in tecrübelerinin doruk noktasına çıkmışken çekilmesini istemek, iyi niyetle, ülkenin çıkarlarıyla bağdaşmayan bir tutum olmaktadır. AKP 2023-2030 dönemini kapsayacak şekilde, iktidar olmanın yol haritasını yapmalı, ülkenin geleceği için daha azimkâr bir mücadele sergilemelidir.Yenilgi azmin ve iradenin bittiği noktada başlar, Tayyip Bey için çekilmeyi düşünmek demek; hem ülkenin geleceğini hem şahsi geleceğini kaybetmek demektir.

Ben AKP’nin 2030 ve ilerisine uzanan bir süreçte iktidar olmaya devam edeceğini değerlendiriyorum. Ülkemizin düşmanları ne kadar büyük ve ne kadar ağır saldırı başlatırlarsa kazanılan zafer de o kadar büyük olacaktır.

TAYYİP BEY’İN JAPONYA GEZİSİ

TAYYİP BEY’İN JAPONYA GEZİSİ

11 Ocak 2014 Cumartesi

Greenpeace (İngilizce: yeşil barış) kırktan fazla ülkede şubesi ve HollandaAmsterdam‘da uluslararası bir merkezi olan çevreci sivil toplum kuruluşu. Greenpeace amacının “Dünya‘nın tüm çeşitliliği ile yaşamı besleme gücünü garantiye almak” olduğunu belirtir ve küresel ısınmaormanların yok olmasıaşırı avlanmaticari balina avcılığıgenetik mühendisliği ve nükleer gibi dünya çapındaki sorunlardaki kampanyasına odaklanır. Greenpeace amaçlarına ulaşmak için doğrudan eylemlobicilik ve araştırmadan yararlanır.(Vikipedi)

Üç gün önce (8 Ocak tarihinde) 0216 9993761 numaralı telefondan bir hanım beni aradı. Ben Greenpeace’den arıyorum. Biliyorsunuz biz çevreci bir örgütüz. Nükleer santrallerin tehlikelerine karşı halkımızı uyandırıyoruz. Çernobil’de ve Fukişiyama’da olanları biliyorsunuz. Büyük çevre felaketleri yaşandı.Bizim çıkarttığımız dergiye sizi de abone yapmak istiyoruz. Eeee. Sen bu örgütte bilinçli mi çalışıyorsun. Evet… Dedim ki bak hanımefendi; ben bu Greenpeace denilen örgütün yalanlarına inanmıyorum. Sizde inanmayın! Hatta 2012 ye kadar İngiltere’de başkanlık yapmış olan zat, şimdiye kadar bütün dünyaya yalan söyledik, en temiz ve en ucuz enerji kaynağı nükleer enerjidir, dedi ve Greenpeace Başkanlığı’ndan istifa etti, haberin var mı? Ses yok. Peki, dünyada en ucuz enerji kaynağının nükleer enerji olduğunu biliyor musun? Ses yok. Bak dedim ben sana enerji kaynaklarının ucuzluk sıralamasını yapayım:

100 liralık elektriği petrolden elde ederseniz 70 liraya, doğalgazdan elde ederseniz 60 liraya, kömürden elde ederseniz 40 liraya, hidrolik santraldan elde ederseniz 8-15 liraya, nükleer santraldan elde ederseniz 5 liraya mal edersiniz. Düşünebiliyor musunuz? Ayda 100 lira elektrik parası yerine sadece 5 lira ödeyeceksiniz. Nükleer santral yer kaplamaz bir kaç yüz dönüm araziye kurabilirsiniz, ilk yatırım maliyeti yüksektir. Şarteli açarsanız çalışır, kapatırsanız durur. 1 tanesi Keban Barajı’nın 5-10 misli elektrik üretir. 540 bin parçadan oluşur. Sanayiyi sıçramalarla büyütür ve geliştirir.CO ve CO2 gazı salınımı ihmal edilir derecededir. Patlama çatlama riski sıfıra yakındır. İlk kuruluş maliyeti yüksektir. Su akmadı, yağmur yağmadı, baraj dolmadı, sular barajı yıktı, faydalı tarım arazileri (=veya tarihi eserler) su altında kaldı gibi(Hidrolik santrallerin mahsurları) sorunlar yaşanmaz. Elektriği doğal gazdan elde etmeye çalışırsanız: Santralleri yurt dışından ithal etmek zorunda kalırsınız. Doğalgazı depolamak için büyük depolara ihtiyaç vardır. Bu depoların patlama tehlikesi yüksektir. Doğal gazı sürekli dışarıdan alırsınız. Halbuki nükleer ham madde (Uranyum ve Toryum) Türkiye’de bolca vardır. Elektirği rüzgardan elde etmeye çalışırsanız; yüzlerce Km2 araziye rüzgar gülü kurarsınız. Bunların gürültü kirliliği hat safadadır. Büyük tarım alanlarını bu işe tahsis etseniz bile, elde edeceğiniz enerji miktarı bir nükleer santralin tek ünitesi kadar bile olmaz. Kaldı ki rüzgar esmez,iklim müsaade etmezse bunların verimliliği de düşüktür. Türkiye’nin muayyen bölgeleri haricinde(çok rüzgarlı) rüzgar enerjisi rantabl değildir.

Bak; şimdi elimdeki gazetede okuyordum, siz aradınız. Dün trafik kazalarından ölen insan sayısı kaç biliyor musun? Söyleyeyim: 20, senede 7200 kişi eder. 1950 den beri nükleer santral kazalarında ölen insan sayısını 100 kişi bile sayamazsınız.Sizin bu mantığınıza göre bisiklet ve motosiklet (uçak, vapur, tren her şeyi) dahil bütün ulaşım araçlarını yasaklamak gerekir.

Hanımefendi; dedim. Elinize; Bir gelişmiş ülkeler haritası alın, bir de az gelişmiş ülkeler haritası… Gelişmiş ülkelerin adını alt alta yazın: ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya hepsinde nükleer santral var. Hızla gelişen ülkeler Çin, Hindistan, Brezilya nükleer enerjiye yeni sahip oldular. Azgelişmiş ülkeleri sayalım: Türkiye, Mısır, Cezayir, Kenya, Pakistan, Sudan, Arabistan vs vs nükleer santalleri var mı? Yok. Bir tane nükleer santrali olan azgelişmiş ülke söyle desem söyleyemezsiniz. Sen eğer nükleer enerji kötü ise bunu Türkiye’ye söyleme. Git Amerika’ya İngiltere’ye söyle. Orada söyletmezler. Hapse atarlar.Bu kadın delirmiş derler.

Dedim ki bak hanımefendi bu Greenpeace denilen örgüt İngiliz istihbaratının yan koludur. Bizim gibi ülkeleri yerinde saydırma misyonunu üslenmiştir. Bir Türk kızı öyle yerlerde çalışmaz. Kendi vatanının kendi milletinin aleyhine olan yerlerde bilinçli bir tercihle bulunmaz. Bu yanlış düşünceleri bana anlatma, başkalarına da anlatma…

Bana bu telefonu niçin açtılar? O günlerde Sn Başbakan’ımız Japonya’ya gitti. Nükleer santral antlaşması imzalanacaktı. Bunu durdurmak için fırtına gibi çalışıyorlar. Aynı günlerde, bizim, pek milliyetçi ve pek vatansever olduğunu söyleyen, rüşvet ve yolsuzluğa karşı cansiperane savaşan, Türkiye’de hukuk devleti mücadelesi yaptıklarını söyleyerek halkı uyutan, batı merkezli medya kuruluşları ne yazdılar biliyor musunuz? Türkiye Japonya ile yaptığı nükleer santral antlaşmasıyla plütonyum üretecek, bu maddeyi ne yapacak? (Biliyorsunuz plütonyum nükleer silah yapmak için lüzümlu bir elementtir. Nükleer reaksiyon sonucunda elde edilir) Batı çok tedirgin miş? miş miş miş …(Malesef üzülerek söyleyeyim ki) Bazıları ABD isterse Japonya bu anlaşmayı iptal eder gibi şeyler yazdılar. Söyleyin efendiler siz kimin uşağısınız?…???

Türkiye acele kendi uydusunu yapmalıdır. Okullarda matematik temelli, yazılım, mantık, felsefe, biyoloji, kimya, astronomi derslerinin ağırlığı artırılmalı, devlete ve millete sadakat şuurunu geliştiren bir din eğitimi verilmeli. Türkiye en kısa zamanda uzay araştırmalarına başlamalıdır.

Bölgesel güç olacağız, şunu yapacağız bunu yapacağız demeye gerek yok… İşleri, bilinçli tercihle ve halkımız böyle istiyor diyerek, gösterişsiz şekilde, sessiz ve derinden yaparak götürenler hem çok yapar hem direnişle karşılaşmadan yapar. Çok öten horozun önünü (horozu) keserler.

Siz bilinçli tercihlerle ne yapacağınızı bilerek iş yaparsanız, kimseyi ürkütmeden hedefe koşarsanız. Onların sonuçlara rıza göstermekten başka tercihleri kalmaz.

TAYYİP BEY’İN JAPONYA GEZİSİ

TAYYİP BEY’İN JAPONYA GEZİSİ

11 Ocak 2014 Cumartesi

Greenpeace (İngilizce: yeşil barış) kırktan fazla ülkede şubesi ve HollandaAmsterdam‘da uluslararası bir merkezi olan çevreci sivil toplum kuruluşu. Greenpeace amacının “Dünya‘nın tüm çeşitliliği ile yaşamı besleme gücünü garantiye almak” olduğunu belirtir ve küresel ısınmaormanların yok olmasıaşırı avlanmaticari balina avcılığıgenetik mühendisliği ve nükleer gibi dünya çapındaki sorunlardaki kampanyasına odaklanır. Greenpeace amaçlarına ulaşmak için doğrudan eylemlobicilik ve araştırmadan yararlanır.(Vikipedi)

Üç gün önce (8 Ocak tarihinde) 0216 9993761 numaralı telefondan bir hanım beni aradı. Ben Greenpeace’den arıyorum. Biliyorsunuz biz çevreci bir örgütüz. Nükleer santrallerin tehlikelerine karşı halkımızı uyandırıyoruz. Çernobil’de ve Fukişiyama’da olanları biliyorsunuz. Büyük çevre felaketleri yaşandı. Bizim çıkarttığımız dergiye sizi de abone yapmak istiyoruz. Eeee. Sen bu örgütte bilinçli mi çalışıyorsun. Evet… Dedim ki bak hanımefendi; ben bu Greenpeace denilen örgütün yalanlarına inanmıyorum. Sizde inanmayın! Hatta 2012 ye kadar İngiltere’de başkanlık yapmış olan zat, şimdiye kadar bütün dünyaya yalan söyledik, en temiz ve en ucuz enerji kaynağı nükleer enerjidir, dedi ve Greenpeace Başkanlığı’ndan istifa etti, haberin var mı? Ses yok. Peki, dünyada en ucuz enerji kaynağının nükleer enerji olduğunu biliyor musun? Ses yok. Bak dedim ben sana enerji kaynaklarının ucuzluk sıralamasını yapayım:

100 liralık elektriği petrolden elde ederseniz 70 liraya, doğalgazdan elde ederseniz 60 liraya, kömürden elde ederseniz 40 liraya, hidrolik santraldan elde ederseniz 8-15 liraya, nükleer santraldan elde ederseniz 5 liraya mal edersiniz. Düşünebiliyor musunuz? Ayda 100 lira elektrik parası yerine sadece 5 lira ödeyeceksiniz. Nükleer santral yer kaplamaz bir kaç yüz dönüm araziye kurabilirsiniz, ilk yatırım maliyeti yüksektir. Şarteli açarsanız çalışır, kapatırsanız durur. 1 tanesi Keban Barajı’nın 5-10 misli elektrik üretir. 540 bin parçadan oluşur. Sanayiyi sıçramalarla büyütür ve geliştirir.CO ve CO2 gazı salınımı ihmal edilir derecededir. Patlama çatlama riski sıfıra yakındır. İlk kuruluş maliyeti yüksektir. Su akmadı, yağmur yağmadı, baraj dolmadı, sular barajı yıktı, faydalı tarım arazileri (=veya tarihi eserler) su altında kaldı gibi(Hidrolik santrallerin mahsurları) sorunlar yaşanmaz. Elektriği doğal gazdan elde etmeye çalışırsanız: Santralleri yurt dışından ithal etmek zorunda kalırsınız. Doğalgazı depolamak için büyük depolara ihtiyaç vardır. Bu depoların patlama tehlikesi yüksektir. Doğal gazı sürekli dışarıdan alırsınız. Halbuki nükleer ham madde (Uranyum ve Toryum) Türkiye’de bolca vardır. Elektirği rüzgardan elde etmeye çalışırsanız; yüzlerce Km2 araziye rüzgar gülü kurarsınız. Bunların gürültü kirliliği hat safadadır. Büyük tarım alanlarını bu işe tahsis etseniz bile, elde edeceğiniz enerji miktarı bir nükleer santralin tek ünitesi kadar bile olmaz. Kaldı ki rüzgar esmez,iklim müsaade etmezse bunların verimliliği de düşüktür. Türkiye’nin muayyen bölgeleri haricinde(çok rüzgarlı) rüzgar enerjisi rantabl değildir.

Bak; şimdi elimdeki gazetede okuyordum, siz aradınız. Dün trafik kazalarından ölen insan sayısı kaç biliyor musun? Söyleyeyim: 20, senede 7200 kişi eder. 1950 den beri nükleer santral kazalarında ölen insan sayısını 100 kişi bile sayamazsınız.Sizin bu mantığınıza göre bisiklet ve motosiklet (uçak, vapur, tren her şeyi) dahil bütün ulaşım araçlarını yasaklamak gerekir.

Hanımefendi; dedim. Elinize; Bir gelişmiş ülkeler haritası alın, bir de az gelişmiş ülkeler haritası… Gelişmiş ülkelerin adını alt alta yazın: ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya hepsinde nükleer santral var. Hızla gelişen ülkeler Çin, Hindistan, Brezilya nükleer enerjiye yeni sahip oldular. Azgelişmiş ülkeleri sayalım: Türkiye, Mısır, Cezayir, Kenya, Pakistan, Sudan, Arabistan vs vs nükleer santalleri var mı? Yok. Bir tane nükleer santrali olan azgelişmiş ülke söyle desem söyleyemezsiniz. Sen eğer nükleer enerji kötü ise bunu Türkiye’ye söyleme. Git Amerika’ya İngiltere’ye söyle. Orada söyletmezler. Hapse atarlar.Bu kadın delirmiş derler.

Dedim ki bak hanımefendi bu Greenpeace denilen örgüt İngiliz istihbaratının yan koludur. Bizim gibi ülkeleri yerinde saydırma misyonunu üslenmiştir. Bir Türk kızı öyle yerlerde çalışmaz. Kendi vatanının kendi milletinin aleyhine olan yerlerde bilinçli bir tercihle bulunmaz. Bu yanlış düşünceleri bana anlatma, başkalarına da anlatma…

Bana bu telefonu niçin açtılar? O günlerde Sn Başbakan’ımız Japonya’ya gitti. Nükleer santral antlaşması imzalanacaktı. Bunu durdurmak için fırtına gibi çalışıyorlar. Aynı günlerde, bizim, pek milliyetçi ve pek vatansever olduğunu söyleyen, rüşvet ve yolsuzluğa karşı cansiperane savaşan, Türkiye’de hukuk devleti mücadelesi yaptıklarını söyleyerek halkı uyutan, batı merkezli medya kuruluşları ne yazdılar biliyor musunuz? Türkiye Japonya ile yaptığı nükleer santral antlaşmasıyla plütonyum üretecek, bu maddeyi ne yapacak? (Biliyorsunuz plütonyum nükleer silah yapmak için lüzümlu bir elementtir. Nükleer reaksiyon sonucunda elde edilir) Batı çok tedirgin miş? miş miş miş …(Malesef üzülerek söyleyeyim ki) Bazıları ABD isterse Japonya bu anlaşmayı iptal eder gibi şeyler yazdılar. Söyleyin efendiler siz kimin uşağısınız?…???

Türkiye acele kendi uydusunu yapmalıdır. Okullarda matematik temelli, yazılım, mantık, felsefe, biyoloji, kimya, astronomi derslerinin ağırlığı artırılmalı, devlete ve millete sadakat şuurunu geliştiren bir din eğitimi verilmeli. Türkiye en kısa zamanda uzay araştırmalarına başlamalıdır.

Bölgesel güç olacağız, şunu yapacağız bunu yapacağız demeye gerek yok… İşleri, bilinçli tercihle ve halkımız böyle istiyor diyerek, gösterişsiz şekilde, sessiz ve derinden yaparak götürenler hem çok yapar hem direnişle karşılaşmadan yapar. Çok öten horozun önünü (horozu) keserler.

Siz bilinçli tercihlerle ne yapacağınızı bilerek iş yaparsanız, kimseyi ürkütmeden hedefe koşarsanız. Onların sonuçlara rıza göstermekten başka tercihleri kalmaz.

BM’İN YENİ YAPISI NASIL OLMALI -l

BM’İN YENİ YAPISI NASIL OLMALI -l

Milletlerarası hukukun ve milletlerarası bir üst yapının gelişmesi uzun tarihi süreçler sonunda oluşmuştur. İlk ve ortaçağlarda bütün dünyayı kapsayan milletlerarası bir örgüt ve hukuk yoktur. Ancak dinlerin kendi kurallarının içe ve dışa karşı uygulandığı karşı tarafında fiili olarak (defacto) kabul ettiği bir düzen mevcuttur. Mesela siz Almanlarla savaşıyorsanız, Almanlardan ele geçirdiğiniz mala mülke ve esirlere ne muamele yapacağınızı, ele geçirdiğiniz toprakları nasıl idare edeceğinizi İslam hukukuna göre çözüyorsunuz. Karşı taraf sizin kendi hukukunuzu ihlal etmeniz halinde, keyfi işler yapmanız halinde itirazda bulunuyor, Tanrının buyurduğu kurallara uymamakla sizi itham edebiliyordu. Sizde anlaşma metinlerine uyulması için onlara ant içtirirken İncil üzerine el basarak yemin etmelerini isteyebiliyordunuz.

Savaşların mertlik ve yiğitlik kuralları, ahde vefa, sözünde durma, güvenilir olma, düşkünlere yardım yolunda cömertlik, işkenceyi ve kötü muameleyi yasaklama, yargısız infaz yapmama gibi kurallar tarihi süreç içinde şekillenerek zamanla milletlerarası kurallar haline geldi.

Milletlerarası hukuk ve savaş hukuku tarihin bütün dönemlerinde mevcuttur. Kapsayıcılığı ve kuralları coğrafyadan coğrafyaya değişmektedir. Bu kuralların toplanması ve sistematik olarak kullanılması (kodifike edilmesi) 18-19 yüzyıllardan itibaren başlamıştır. Milletlerarası kurumların ortaya çıkması ulus üstü yargı mekanizmaları Kara Avrupa’sından başlayarak bütün dünyaya yayılmıştır.

Dünya tarihi güçlünün haklı olduğu hakkın güç yolu ile alındığı mücadeleler zincirinden ibarettir, dersek hata etmiş sayılmayız. Bu durum bugün de geçerlidir. Nitekim Irak’a müdahale eden batılı güçler; saldırma gerekçesi olarak Irak’ın kitle imha silahları elde ettiği yönde bulgular olduğunu ileri sürdüler. Yeteri kadar savunma gücü olmayan bu ülkeye saldırdılar. Yüz binlerce insanı öldürdüler yaraladılar ve sakat bıraktılar, ülkeyi yaktılar yıktılar, talan ettiler gittiler. Gitmekle de kalmayıp halkı birbirine düşürdüler halen bu yıkım devam ediyor.

ABD’nin Haiti’ye haksız askeri müdahaleleri, birçok ülkede yaptırdığı askeri darbeler ve Amerikan destekli diktatörlerin yaptıkları, insani hukuk ihlalleri halen devam ediyor. Küresel çapta haksızlıkları önleyecek mekanizmaların yeterli ölçüde kurulduğu söylenemez.

Yeryüzünden haksızlığın kalkması iki yönlü çabayı gerektirmektedir. Birincisi devletlerin kendi halkına veya bünyesi içinde yer alan halklara karşı yaptığı baskı ve zulümlerin izalesi[1], ikinci nokta ise devletlerin topyekûn diğer halklara ve devletlere karşı hâksız fiillerinin önlenmesidir.

Uluslararası barışı tehdit eden diğer önemli bir nokta da bir ulusu ve uluslararası sistemi istikrarsızlığa sürükleyen, terör, fesat, uyuşturucu ticareti, biyolojik, kimyasal ve siber saldırılardır. Bu saldırılarda zehirli kene, domuz gribi, x virüsü gibi her yıl yeni bir silah denenmektedir. Kimi kâr amaçlı, kimi ilaç satma amaçlı, kimi organ tedarik etme amaçlı binlerce cinayet işlenmektedir. Bu cinayetlerin cezalandırılması öncelikle uluslararası sistemi ayakta tutan uluslararası hukuku koruyan ülkelerin sorumluluğunda olması gerekir.

Uluslararası sistemi koruyan ve ayakta tutan devletler sorumluluklarını yerine getiremiyorlarsa, mevcut hukuk anlayışları insanlığı tatmin etmiyorsa ya da bu işe güçleri yetmiyorsa sistemin değişme vaktinin geldiğini anlamamız gerekiyor. Peki, nasıl bir adalet anlayışı, nasıl bir sistem? Mevcut sistem yürüyebilir mi? Bu sistemin sonuna gelinmiş midir? Bu konuları bundan sonraki yazılarımızda ele alacağız.

SUAT GÜN

04.10.2010

ABD’NİN ULUSLARARASI SİSTEMDEKİ BAŞAT ROLÜ GİTTİKÇE AZALIYOR

ABD 2.Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’den dünya liderliğini devralarak uluslararası sistemi yöneten liderlik koltuğuna oturdu. Bu koltuğa oturması İngiltere’nin iki buçuk asırda büyük emekle yaptığı politik ve askeri mirasın üzerine çok gayret sarf etmeden oturması neticesini doğurdu. Esasen ABD dünya liderliği için çok az çaba sarf etmişti, çok az ter dökmüştü, ama şans diyeceğimiz türden bir oldubitti ile liderlik koltuğuna oturmuştu.

Bazıları bu görüşe itiraz edebilirler: Doğrudur. ABD’nin dünya liderliğini elde etmesinde ekonomisinin daha 1920’lerden itibaren dünya ekonomisinin lokomotifi haline geldiğini söyleyebilirler. Amerikan dolarının daha o tarihlerden itibaren rezerv para haline geldiğini savunabilirler. ABD’nin teknolojide liderliği yakalayarak 1.Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra dünyanın merkezi askeri gücü haline geldiğini, her iki savaşta da harbin bitimine sebep olacak hakem rolü oynayarak ağırlığını kimin yanında kullanırsa savaşı o kazanacaktır şeklinde bir misyona sahip olduğunu inkâr edemez. ABD’nin bilimde ve teknolojide açık ara önde olduğu inkâr edilemez. Kaldı ki ABD 2.Dünya Savaşı’ndan sonra ikili çatışma düzeninde de liderdi. SSCB hasımdı, fakat tahterevallide sıklet çekmeyen bir rakipti. Nitekim bu rekabeti kaybetti tıpkı bir savaşı kaybetmiş gibi yenilerek dağıldı. ABD tarihin ve dünyanın tek gücü ve rakibi olmayan kudret merkezi haline geldi. Her şey düşmanını kaybettikten sonra kötüye gitmeye başladı. ABD kuvvetli hasımları olduğu zaman dünyanın ezici gücü idi müttefikleri sözünden çıkmıyordu, hasımları ortadan kalkınca kâğıttan kaplana dönmüştü. Peki, ne olmuştu da böyle oldu?

1991’de SSCB dağıldıktan sonra ABD rakipsiz kalmıştı. Rakip sizin kendinizi tanımlamada ve kıyaslamada gücünüzü gösteren en önemli motivasyon aracıdır. Azim gibi asabiyet gibi bir iç kudret yaratarak gücünüzü dinamik tutar,müttefiklerinizi sadakatla yanınıza bağlar ve bu bağlılığı sürekli hale getirir. Yani rakibiniz küçükse sizde küçüksünüzdür, iç çekim gücünüzde küçüktür.

İşin ilginç tarafı; ABD’nin mücadele edeceği hasmın ortadan kalkmasından sonra tehdit tanımlarında da küçülmeye gitti. Burada küçülme kelimesinin yetersiz kalacağı bilindiğinden alçalmaya gittiğini söylemek daha tutarlı olacaktır. Yenidünya düzeninde ABD’nin rakibi kimdir? El-Kaide… El-Kaide nedir? Birkaç yabancı istihbarat örgütünün desteklediği radikal bir ideoloji ile desteklenmiş birkaç çapulcu… Öteki rakip kim? Uluslararası terörizm. Bunu kim yapar? Gene kendi devletinin sözünü dinlemeyen birkaç maceracı istihbaratçı veya özel harpçi zatın yaptığı uyduruk terör hareketleri. Koca ABD kimle mücadele ediyor? Birkaç polis karakolunun ve dirayetli bir emniyet şefinin tek başına halledeceği bir meseleyi ulusal güvenliğine karşı tehdit ilan ederek uyduruk işlerle ve çapsız rakiplerle uğraşıyor.

ABD tehdit değerlendirmelerinde çap küçültürken başka bir noktada da daha kötü bir iş yaparak uluslararası güvenilirliğini zedeleyecek yalanlara başvuruyor kendini daha da küçültüyordu. Bu durumda dünyaya liderlik etmesinin meşruiyetini sağlayan iki temel direği yıkıyordu. Uluslararası güvenirlik ve adalet devleti olduğuna dair inanç…(meşruiyet, adalet ve güç denkleminde sadece güce istinat eden formülsüz bir denklem)

ABD Ortadoğu’da İsrail üzerinden politika üretme geleneğine devam etmesi, İsrail zulümlerini meşrulaştıran ve onaylayan bir mekanizmada yer alması nedeniyle bütün dünyada gittikçe artan bir direnişle karşılanıyor, Uluslararası saygınlığını yitiriyordu.

Özellikle İsrailli stratejistlerin yanlış yönlendirmeleri ve ABD’de ki Yahudi lobisi bu bitişi hızlandırıyor, ABD’ye olan güveni aşındırıyordu. Bu konunun acilen çözümlenmesi gerekiyordu. Bu yönlendirmede iki nokta önemli rol oynamıştı. Bunlardan birincisi yalanlarla ve geçerliliği olmayan gerekçelerle askeri gücü olmayan en zayıf milletlere saldırmak: Irak ve Afganistan’a yapılan müdahaleler… Bu müdahaleleri yaparken BM’in yapısını ve kararlarını hiçe saymak… Bunları yaparken de kendine üstünlük ve büyüklük ve otorite sağlayan BM’yi tasfiye etmek…

İşte bu nedenle BM’in 1945 sonrası kurulmuş yapısı uluslararası sistemin işleyişine cevap vermiyor. BM ilk defa kendi varlığına meşruiyet sağlayan ve onun gücünü pekiştiren güç eli ile tasfiye ediliyordu. BM’nin ABD’nin elinde çocuk oyuncağı haline gelmesi ilk defa dünyanın dikkatini çekmişti. Uluslararası adaleti sağlayan mekanizmalarda bir boşluk olduğu ortaya çıkmıştı. İlginç olan nokta ise bu boşluk da ABD eliyle ortaya çıkmıştı.

BM mevcut ve gelecekte oluşacak dünya güç düzeninin ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapı içinde bulunmuyor. Yenidünya düzeninin ihtiyaçlarını karşılamıyor, kuvvetler dengesini yansıtmıyor. Uluslararası adalete yeni bir katkıda bulunamıyor. Yeni bir Birleşmiş Milletlere olan ihtiyaç her geçen gün artarak devam ediyor. Yarın mevcut sistem yürüyebilir mi?

Suat GÜN 05.10.2010


[1] Özellikle devlet otoritesinin lüzumsuz ve ölçüsüz şiddet kullanma öğesinden arındırılarak adaletle güç kullanma, kamu düzenini en az şiddet kullanarak yönetme anlayışına yönelmesidir.

SUAT GÜN’ÜN ANADOLU AJANSI İLE YAPTIĞI RÖPERTAJ

SUAT GÜN’ÜN ANADOLU AJANSI İLE YAPTIĞI RÖPERTAJ

28.01.2011

SORU: 1-Kitabı yazma fikriniz nasıl ortaya çıktı?

CEVAP:

29 Mayıs gecesi bu olay olunca çok üzüldüm. İsrail’i dost devlet olarak kabul edilmesinin yanlış olduğunu düşünüyordum. Bu olay bu düşüncemi daha da pekiştirdi. Gemiye ve yardımsever insanlara karşı çok düşmanca hareket ettiler. Bunda batının İsrail’e verdiği “alikıran baş kesen “ rolü önemli ölçüde etkili oldu.

Arkadaşlarım bu durumda ne yapmalıyız, ne yapılabilir gibi sorular sormaya başladılar. Bende bu soruları cevaplandırıyordum. Mümin Vatansever Bey git bize anlattıklarını yaz getir dedi. Ben de günlük anlatımlarımı kitaplaştırdım. Haziranın 23’de kitap bitti. Yayınlamamız gecikti. O gün yaptığım stratejik analizlerin üzere tek kelime koymadım. Ne olabilir, ne yapmalıyız sorularına verdiğim cevapların değeri bu gün daha da önem kazanmıştır.

SORU: Üretim süreci sırasında ne tür kaynaklardan faydalandınız? (Kitabın arkasında bulunan kaynakçadan bağımsız olarak. Görüştüğünüz kişiler olduysa. Ya da bölge ile kurduğunuz doğrudan bağlantıları merak ediyorum)

CEVAP:

Olayları medyadan takip ettim. Giden arkadaşlardan mesela Mustafa Özcan ve başkalarından, olanlar hakkında bilgi alarak İsrail askerlerinin psikolojisini, devlet aygıtının nasıl çalıştığını değerlendirdim. Bu esas bilgi unsurlarını teorik bilgilerle kaynaştırarak sonuçlara vardım. Bu bilgilerin doğru değerlendirilmesinde araştırmacı yazar Sn. Ahmet Aydınlı’nın Cevat Rıfat Atilhan ve El Emini hakkında verdiği bilgilerden istifade ettim. Bölge ile ilgili bilgileri TASAM’ın sitesinden ve İHH’nın gönderdiği raporlardan elde ettim.

SORU: Kitapta çok fazla görsel öğe kullanılmış ve bir kısmında aşırı şiddet içeren görüntüler var. Neden bu kadar çok görsele yer verdiniz ve bu şiddet görüntülerini kullanmaya nasıl karar verdiniz?

CEVAP:

Görsel ögeleri bu kadar çok kullanmamın sebebi şudur: Türk okuyucu resimleri daha iyi okuyor ve analiz ediyor. Daha doğru hüküm veriyor. Fazla yazı bizim milletimizi sıkar. Verdiğim bilgi ve yazıdan 15 sayfa okusun yeter dedim. Resimlere baksın ne anlattığımı anlasın. Türk milleti çok büyük ve çok büyük zekâya sahiptir. Sizin yüz ifadenizden bile 50 sayfada yazarak anlatamayacağınız şeyleri anlar ve hüküm verir. Türk milletini bir asra yakın süren demokrasi tecrübesinde hiç kimse şaşırtamamıştır, aldatamamıştır. Olanı biteni doğru şekli ile gösterirseniz doğru hüküm verir. Görsel ögeler olanı biteni en iyi, en doğru ve en net şekilde açıkladığı için bütün gerçekliği ile ortaya koydum. Burada amacımız toplumu kışkırtmak değil, bölgede işlenen cinayetlerin gerçek yüzünü ortaya koymaktır. Karşınızdaki toplumun nasıl bir kudurganlığa sahip olduğunu göstermektir. Türk milletinin nasıl bir hasımla karşı karşıya olduğunun bilinmesi gerektiğini değerlendiriyorum. İsrail’i dost kabul edenlerin yüzünü kızartacak delileri ortaya koymak gerektiğini düşünüyordum. Bu düşüncemin doğruluğunu geçen hafta İsrail’in açıkladığı Mavi Marmara Raporu bir kez daha teyit etti. Burada ne diyorlar;” aaa birde baktık ki 9 kişi ölmüş”, dalga geçer gibi bir cümle…

Böyle bir zihniyetin böyle bir paranoyak ruhun işlediği iğrenç cinayetleri bütün çıplaklığıyla ortaya koymak gerektiğini değerlendiriyorum. Ayrıca burada kullanılan resimler halkın üzerine attıkları yasak silahların delili olması sebebiyle daha çok önem kazanıyor.

SORU: Filistin halkının kökeni nereye dayanmaktadır?

CEVAP: Filistin halkı yabancımız değildir. Haçlı krallığını yıkan Selahattin Eyyubi Hatay, Diyarbakır, Halep ve Musul-Kerkük bölgesinde yaşayan Türk ve Kürt aşiretlerini bu bölgeye yerleştirmiştir. 18.yüzyıl boyunca Kafkasya’dan da buraya göçler olmuştur. Bölge halkı yabancımız değildir. Etnik yapı itibariyle Anadolu’nun uzantısıdır.

SORU: Filistin Kurtuluş Mücadelesini ilk defa kim başlatmıştır?

CEVAP: Filistin Kurtuluş Savaşını başlatan Hüseyin el Emini Kudüs Müftüsüdür. Osmanlı Ordusunda binbaşı rütbesine kadar yükselmiş bir zattır. Çanakkale Savaşında İngilizlere karşı savaşmış bir subayımızdır. Daha sonra o günkü Türk istihbaratı olan TEŞKİLAT-I MAHSUSA’ya girmiştir. 2.Dünya Savaşı sonuna kadar Türk istihbaratı ile bağlantısı devam etmiştir.

SORU: Kudüs Müftüsü Atatürk döneminde kime bağlı çalışmıştır, İngilizler el Emini’yi öldürmeye teşebbüs ettiklerinde nereye gelmiştir?

CEVAP: Hüseyin el Emini İngilizlere karşı 1936 yılında başlattığı genel grevden sonra takibata uğramış kaçarak Ankara’ya gelmiştir. İngiliz ajanları tarafından vurulmasın diye, Atatürk el Emini’yi Çankaya Köşkü’nde uzun müddet misafir etmiştir.

SORU: Ortadoğu’da ABD dış politikası kimin esareti altındadır?

CEVAP: ABD içinde Amerikan milliyetçiliğinin en aşırı unsurlarını Amerikan Yahudileri oluşturmaktadır. Saldırgan ve hegamonik politikalar bunlar tarafından empoze edilmektedir. Ortadoğu’ya yönelik istihbarat toplama ve tehdit algılamaları İsrail üzerinden yapılmaktadır. İsrail paranoyak bir güvenlik anlayışına sahip olduğundan çoğu kere bilinçli veya bilinçsiz olarak ABD politika yapımcılarını yanıltmaktadır. İnadına Ortadoğu’yu İsrail üzerinden yönetme çabaları ABD dış politikasını bu bölgede sınırlamakta, aşırı derecede husumet oluşturarak anti Amerikanizmi tetiklemektedir.

SORU: Bu yapı bu durum ABD’nin çıkarlarına uygun mu?

CEVAP: Bu yapı ilelebet süremez! Bu yapı ABD’nin çıkarlarına uygun değil! ABD’nin bölgedeki çıkarlarına ağır şekilde zarar vermektedir. Bu günkü iletişim çağında işlenen suç ve cinayetler gizli kalmadığı için işlenen suçlar, insanlık dışı uygulamalar dünyada ciddi rahatsızlık meydana getirmektedir. Bir dış politika adalet ve meşruiyet temelini kaybettikten sonra her şeyini kaybeder. İsrail ABD’yi inadına adaletsiz davranmaya, saldırgan ve agresif davranmaya zorluyor. Bu durum Amerikan çıkarlarına aşırı derecede zarar veriyor. Bu durumun böyle gitmeyeceği açıktır.

SORU: 1948 den bu tarafa İsrail nasıl büyümüştür, Filistin halkı aşama aşama nasıl yok edilmektedir?

CEVAP: Bölge 1.Dünya Savaşı’ndan sonra elimizden çıkmıştır. Filistin İngiliz yönetimine girmiştir. Yahudilerin bölgeye yerleşmesi bu tarihten sonra hız kazanmıştır. Girdiği her coğrafyada husumet bırakarak çekilen İngiltere burada da Araplarla Yahudileri karşı karşıya getirerek çekilmiştir. Yarım asır önce nüfusunun %90’nı Müslümanların oturduğu topraklarda bir tane Filistinli bırakılmamıştır.

SORU: 1.Dünya Savaşı’nda Arapların Ordumuzu arkadan vurduğu söyleniyor? Böyle şeyler olmuş mudur?

CEVAP: Ferdi seviyede mutlaka bir takım yanlış yapan şahıslar her toplumda çıkmaktadır. Çıkacaktır. Diyelim ki bu gün gazetelerde bir cinayet haberi okusak ve desek ki; bu cinayeti bu şahıs değil bütün bu şehir işlemiştir, bu hüküm doğru olur mu? Genel Kurmay harp ceridelerine hatta şehitliklerdeki isim listelerine baktığınızda; bütün cephelerde şehit olan Arap asıllı Mehmetçiklere rastlarsınız. Kaldı ki biz bu kitapta Filistin halkının Anadolu’dan gelen Mehmetçiği nasıl bağrına bastığını resimlerle belgelerle ispat ettik. Böyle bir ihanet söz konusu olmamıştır. İngilizler ve batı böyle bir propagandayı bilinçli olarak yapmıştır. Halklarımızı birbirinden koparmıştır. Onlara da Türkler sizi sömürmüştür, ezmiştir, despotik bir yönetimle geri bıraktırmıştır dediler. Bu anlayışın biran önce yıkılması akraba olan halklarımızın aynı milli şuurla bütünleşmesi gerekiyor.

SORU: Filistin direnişinin karakteristiği nedir, motivasyon kaynağı nedir, İsrail’in mukabele biçimi nasıldır?

CEVAP: Filistin direnişi kendi öz vatanlarından kovulmaya karşı nefsi müdafaadır. Aşağılanan hor ve hakir görülen, ezilen insan kimliğidir. Esasen bir milli mukavemettir. Kurtuluş savaşıdır. İslami kimlik cesarete ve savaşa devam etmek için topluma azim ve cesaret veren ideolojik ve dini kimliktir. Soğuk Savaş döneminde Filistin direniş örgütlerinin çoğu solcudur. O zaman dini kimlik ön planda değildir. Bir yerde haksızlık ve zulüm varsa ona karşı isyan başlayacaktır. Buradaki direniş haksızlığa ve zulme karşı direniştir. Özvatanlarından atılan insanların feryadıdır. Batı bu direnişi haksız göstermek için Radikal İslam söylemini bilinçli olarak kullanıyor. Müslümanlar gözü dönmüş ayaklı bomba gibi gösterilerek gerçekler çarpıtılıyor.

SORU: İsrail’in suikast politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP: Terör devletlerine has bir uygulamadır. Geçmiş tarihlerde bu tür zulümleri, Rodos ve Malta’da üs kurmuş korsanlar yapardı. Düşünün bir örgüt kuruyorsunuz çeşitli ülkelerin liderlerini, bakanlarını, valilerini öldürüyorsunuz. Adam kaçırıyorsunuz, yasa dışı infazlar yapıyorsunuz, Doğu Akdeniz’den geçen bütün gemileri teröre karşı savaş bahanesiyle durduruyor, arıyor ve soyuyorsunuz bu olacak iş mi?

Öldürülen Filistinli liderler arasında profesörler var, hukukçular var, siyasetçiler var Şeyh Yasin gibi tekerlekli sandalye ile dolaşan felçli insanlar var. Bunlar İsrail’in suikast politikaları sonucu bütün dünyanın gözü önünde işlenmiş iğrenç cinayetlerdir.

SORU: İsrail’in Türk yardım konvoyuna(Mavi Marmara Gemisi’ne) saldırısının hukuki bir meşruiyeti var mıdır?

CEVAP: Açık denizlerde hareket halindeki bir gemiye karşı yapılmış uluslararası hukuk dışı bir saldırıdır. Esasen o gemi Gazze limanına yanaşamazdı da İsrail bombardımanı yüzünden Gazze şeridinde bu geminin yanaşacağı bir liman yok ki. Gemi mecburen El Ariş’e gidecekti. Yardım malzemeleri karayolu üzerinden nakledilecekti. Kaldı ki 1,5 milyon insanın yaşadığı bir şehri kuşatıp, tepesine, her gün bomba yağdırıp, açlığa mahkûm etmenin meşru bir dayanağı var mı?

SORU: İsrail için barbar devlet diyorsunuz, barbar devletlerin özellikleri nelerdir?

CEVAP: Barbar devletler kudurmuş saldırganlığı meşru hak olarak gören devletlerdir. Bu devletlerin bağlı olduğu bir hukuki bir kural yoktur. Bu devletler kendi yaptıklarını hukuk sayan bir zihniyete sahiptirler. Kudurmuş köpek gibidirler. Zaten kendi savunma bakanları öyle söylüyor: Moşe Dayan diyor ki “İsrail kudurmuş köpek gibi olmalıdır.” Kudurmuş köpekler gerçekten çok tehlikelidir. Ne zaman, ne yapacakları belli olmaz.

Barbar devletlerin diğer bir özelliği de bütün devlet çarkının askeri yapı içinde teşkilatlandığı, karar alma süreçlerinde güvenlik paranoyasının ön planda tutulduğu, halkın askeri teşkilatın bir parçası olduğu ve sivil hayata yer verilmeyen bir yapıdır. İsrail de devlet adamı diye ortaya çıkan şahıslara bakın ya asker, ya MOSSAD ajanı ya da eli kanlı katil… Böyle devlet olur mu? Bu yapıya esasen devlet denmez; EŞKİYALARIN HAREKÂT ÜSSÜ veya Garnizon Devleti denir. Batının İslam coğrafyasında zulüm üretme ve halkları baskı altında tutmak üzere kurduğu, liderlerine gözdağı vermek üzere ayakta tutuğu çılgın bir yapı…

SORU: Filistin direniş örgütlerinin hiç mi suçu yok?

CEVAP: Filistin halkı meşru müdafaa yapacak hiçbir silaha sahip değildir. İsrail ile kuvvet dengesi biri on bin bile değildir. Kitabın baş tarafına resmi koyduk. Uçağa ve tanka karşı sapan… Esasen Filistin halkı ve toprakları yasak silahların denendiği canlı atış poligonudur. Hiçbir noktada kuvvet dengesi yoktur. İsrail’in kendini savunması ve güvenliği kavramı tamamen yalandır. İsrail’e bir havan mermisi bile atmak son derece zordur. Zaten bu tür çatapat mermilerinin atışından son 5 yılda İsrail’in 8 kişi kaybı olmuştur. İsrail’de herhangi bir 10 günde trafik kazalarından ölen insan sayısından bile az bir rakamdır.

Filistin Kurtuluş örgütleri içinde İsrail istihbaratının çok güçlü bir yapılanması vardır. Her şeyi haber almaktadır. İsrail’in izni ve haberi olmadan kuş uçmaz. Ayrıca saldırmak için gerekçe oluşturmak maksadıyla bu örgütleri istediği gibi kullanabilmektedir. Bilinçli hatalar yaptırmaktadır. Bizdeki tabirle müfteri muhbir, kışkırtıcı ajan ve saldırıya gerekçe oluşturmak için suç ve delil yaratma amaçlı bilinçli operasyonlar yapmaktadır. Buradan hareketle İsrail’in kendini savunma hakkından söz edilmektedir.

İsrail’in kendini savunma hakkı kavramı, silahsız halka karşı silah kullanma ve imha etme hakkından başka bir şey değildir. Zulmün ta kendisidir.

SORU: İsrail’in yaptıklarında zerre kadar haklılık var mıdır? İsrail cinayetleri kimin izni ile işliyor?

Batının desteği olmadan İsrail bu cinayetleri işleyebilir mi?

CEVAP: İsrail’in yaptığı bütün operasyonlar haksızdır. Çoğu kere incir çekirdeğini doldurmayacak gerekçelerle saldırmaktadır. İsrail’in esasen gerekçeye ihtiyacı da yoktur. Bu devletin görevi batının kurduğu dünya düzenine itiraz edilmesini önlemek ve Müslüman coğrafyasının kafasını kırmaktır. Görev bu olunca meşru gerekçe bulma ihtiyacı ortadan kalkıyor. Çünkü batının kurguladığı dünya düzenine itiraz etmek suç…

İsrail ABD’ye diyor ki ben olmazsam bu coğrafyada Müslümanlar bir araya gelir sana kafa tutarlar. Aralarında ticaret yaparlar. Petrol vermezler. Petrolün parasını almadan satmazlar. Bankalarınızda yatan petrol paralarına ve Arapların hesaplarına el koyamazsınız. Bak ben varım hiç kimseye rahat vermiyorum. Rahat uyutmuyorum. Kimse sana itiraz edemiyor. Bunu ben yapıyorum. Beni hukukla mukukla sınırlayamazsın. Kaldı ki gücün hukuku olmaz. Gücü hukukla sınırlarsanız ben bunları yapamam. Sen de küresel liderlik koltuğunda böyle rahat oturamazsın. İşte bu nedenle İsrail uluslararası hukukun üstüne ve dışına çıkartılmış bir korsan yapıdır.

SORU: İsrail ebediyen savaşabilir mi?

CEVAP: Biz bu kitapta İsrail’in ebediyen böyle yapamayacağını da ispat ettik. İnsanların karakteri esasen adalete meyyal şekilde yaratılmıştır. Halkı haksızlık yapmaya ne kadar şartlandırırsanız şartlandırın bir noktadan sonra insan vicdanı ile baş başa kaldığında iç huzursuzluk duyar. İtaatsizlik başlar. Psikolojik savaş yöntemleriyle zulmü ve haksızlığı ne zamana kadar meşru gösterebilirsiniz? Bunun sınırına varıldığı kanaatindeyim.

SORU: İsrail Türkiye’nin dostu olarak kabul edilebilir mi? Yeniden dostluk tesis edilebilir mi?

CEVAP: Türk-İsrail dostluğu kavramı esasen üst seviyede elit tabaka tarafından geliştirilmiş içi boş bir kavramdır. Halka yabancı bir kavramdır. Stratejik ve jeopolitik temeli olmayan bir kavramdır. 1980’den bu tarafa kaç İsrail yetkilisi Ankara’da ateş alanımız içindedir dedi. Türkiye’nin bölge dengeleri dışına çıkartılması için bölünmesi gerektiğini savundular. Bu gün ülkemizde yürütülen bütün bölücü hareketlerin temelinde İsrail tarafından geliştirilmiş milli güvenlik anlayışı mevcuttur. Yürütülen bütün fesat hareketleri Tel Aviv tarafından planlanmıştır.

SORU: İsrail Türkiye’nin dostu olarak kabul edilebilir mi? Yeniden dostluk tesis edilebilir mi? Mavi Marmara Yardım Gemisi’ne yapılan saldırı açıkça yasa tanımazlık ve hukuk tanımazlık olduğuna göre Türkiye bu pervasız hareketi cezasız bırakılacak mı, bırakılmayacak mı?

CEVAP: Sorunun cevabını sondan başlayarak verelim: Bu küstah hareket cevapsız kalacaktır. Çünkü Türkiye’nin mukabele imkân kabiliyeti yoktur. Stratejide bir hüküm var nükleer silahların kullanıldığı ortamda savaş siyasetin bir aracı olmaktan çıkar. Bu hüküm her iki tarafta da nükleer silah varsa geçerli olur. Taraflardan birinin elinde nükleer silah var öbür tarafın elinde yoksa savaş siyasetin en kesin aracı haline gelir.

Türk siyasetçileri on yıllar boyunca uyutulmuştur. Nükleer enerjiye ve nükleer silahlanma programlarına geçiş yapılmamıştır. Bu konuda www.suatgun.com sitesinde nükleer silahsızlanma sorununu ele aldığım yazılarıma bakılabilir.

Şunu demek istiyorum. Bu devleti sıkıştıramazsınız. Tehdit edemezsiniz. Elinde nükleer silahları olan çılgın bir köpek var karşınızda. Sözünüzün dinlenmesini istiyorsanız; bu kitapta öngördüğümüz gibi çok yönlü bir çalışma başlatmanız gerekiyor. İsrail’i Ortadoğu’da bitiremezsiniz. Yenemezsiniz. Çıkartamazsınız. Zulüm üretmesini önleyemezsiniz. Bu devletin uslanması, elinden nükleer silahların alınması sizin ABD nezdinde yapacağınız çalışmalara bağlıdır.

SORU: Türk İsrail ilişkisinin geleceği?

CEVAP: Türk İsrail dostluğu kavramı içi boş bir kavramdır. Halka ters bir kavramdır. Çatışma bu gün olmazsa gelecekte mukadderdir. Bu nedenle ciddi bir hazırlık yapılması gerektiğini değerlendiriyorum. İsrail üzerinde ciddi bir oryantalist benzeri bir çalışma yapılmalıdır. Bu devletin çözülmesi için ciddi projeler üretilmelidir. ABD nezdinde çalışmalar yapılmalıdır.

Türk-İsrail ilişkisinin bundan sonraki süreçte düzeleceği kanaatinde değilim. Askerlerin kurduğu ilişkilerde doğru ve geçerli işler değildi. Heronlar meronlar tam bir saçmalık… Tank modernizasyonu falan olacak işler değil… Ama geçmişte yapıldı.

İsrail medyası Mavi Marmara olayından sonra Türkiye’den düşman olarak söz etmeye başladı. Türkiye’yi hasım olarak algılıyor. Ben Türk-İsrail ilişkilerinin bundan sonraki süreçte düzeleceği kanaatinde değilim.

SORU: İsrail Türk-Amerikan ilişkilerini bozar mı?

CEVAP: Bozmaya çalışır. Bu kitapta öngördüğümüz mukabele tedbirlerini uygulamaya koymazsak, Türk –Amerikan ilişkilerini de bozar. Nitekim Türkiye batıdan uzaklaşıyor mu endişesini yaymıştır ve başarılı da olmuştur. Türkiye’nin söylem dışında her hangi bir mukabelede bulunmadığı görülmektedir.

SORU: İsrail özür diler mi?

CEVAP: İsrail özür dilemez. Lütfen özür dile! Lütfen özür dilemiş gibi yap halkı uyutalım deseniz bile yapmaz. İsrail’in bir şey yapması için ABD baskısı olması gerekiyor. Obama’nın danışmanı jeo Biden Mavi Marmara olayından sonra ne dedi? Bu iş bitmiştir. Ne özrü?

SORU: Diyorsunuz ki İsrail ne yapıyorsa ABD’nin izni ile yapıyor. ABD’nin desteği olmadan bunlar yapılamaz.

CEVAP: Evet ABD’nin izni olmadan bunlar yapılamaz. İsrail ABD’nin Ortadoğu’daki petro-marketidir. Uzaktan adam dövme sopasıdır. Silahlı adamlarınızı azarlarsanız, akıllı uslu otur derseniz onları silahşor olarak kullanamazsınız. Eşkıyanın hukuku olmaz. Eşkıya racon keser. İsrail’in yaptığı budur. ABD’nin izni olmadan İsrail tüyünü bile oynatamaz. Bütün bu suçları ABD izin verdiği için işliyor.

SORU: Türkiye ne yapmalı?

CEVAP: Esas soru bu… Kitapta açıkladık. İran gibi yapmalı milli ve bağımsız bir nükleer silahlanma programı başlatmalıdır. Bu işin can alıcı noktası budur. İHH böyle yapmasaydı, şöyle yapmasaydı diyip işin kolayına kaçabilirsiniz. Türk-İsrail dostluğu kavramı sentetik bir kavram olduğu için çatışma ekseni 3-5 yıl daha geciktirilebilir. Çatışma eninde sonunda kaçınılmazdır. Yani siz böyle bir şeyi ya pmamış olsanız bile İsrail bir gün sen benim suyumu bulandırıyorsun tarzında bir çıkışla kurt-kuzu hikâyesini başlatacaktır. Dolayısıyla İHH’nın bu yardım konvoyu uyanmamızı erkenden temin ettiği için hayırlara vesile olmuştur.

SORU: Türkiye ve İHH burada kışkırtıcı davranmamış mıdır?

CEVAP: Kışkırtıcı davranmanız için silahlı çatışmayı göze alan bir kalkışma yapmanız gerekir. Hâlbuki burada yapılan açıktır. Tamamen Türk milletinin ve fedakâr halkımızın dişinden tırnağından fedakârlık yaparak topladığı yardım malzemelerine el konmuş, ıslatılmış ve kullanılamaz hale getirilerek Filistin halkına ulaşması engellenmiştir. Gemide gıda barınak ihtiyacını temin edecek malzemeler mevcuttur. Gemide bir tek silah mevcut değil ki!

Gemi tamamen insani amaçlı olduğu için karşı tarafın silahlı bir saldırıda bulunması beklenmemektedir. İsrail kendi hazırladığı gülünç raporda bile şöyle komik bir ifade kullanmıştır: “ aaa bir de baktık ki 9 kişi ölmüş”, “nasıl öldüklerini anlamadık bile”, ”kim vurmuş ki acaba” .

Şehitlerin vücutlarından çıkan mermiler kendi silahlarından çıkmamış olsa ya da gemide bir tek silah bulunmuş olsa; diyecekler ki aktivistler birbirini vurmuş, El Fetih yanlıları ile Hamas yanlıları birbirine düşmüş!?

Türkiye kışkırtıcı davranmış olsa bu gemiyi silahlı gemilerle desteklerdi. Böyle bir durum söz konusu değil ki!

Esasen bu gemilere müdahale edilecek bir durum yok ki; İsrail’in yapması gereken şu idi: Gemi açık denizlerden çıktıktan sonra kimin karasularına girecek onu beklemeliydi. Eğer Filistin sularına girerse arama yapmalı malzemelerin Gazze halkına ulaşmasını sağlamalıydı. Bu duruda bölgedeki hükümranlık hakkına bir zarar gelmediği gibi, otoritesi daha fazla pekişirdi. Çünkü yardımı onun üzerinden yapıyorsunuz. İsrail’in yaptığı ne eşkıyalık…

Bizce; İsrail yapması gereken mukabil harekât seçeneklerinin, en kötüsü ne ise onu yapmıştır. Meseleyi biraz derinlemesine analiz ettiğinizde bunların burnunun önünü görmeyecek kadar cahil olduklarını anlarsınız. Bu olay İsrail’in efsane devlet mevlet olmadığını gözler önüne sermiştir. Türkiye’yi hasım olarak algıladığını açıkça ortaya koymuştur. Gerekirse bir askeri çatışmaya girmekten kaçınmayacağını kesinlikle ortaya koymuştur. Zaten son 6 aydan beri Türkiye’yi çevreleyen devletlerle askeri, ekonomik ve siyasi anlaşmalar yaparak Türkiye’ye karşı çemberleme politikası uygulamaya başlamıştır. Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve GKRY (Kıbrıs’ta) ile askeri işbirliği ve savunma anlaşmaları yapmıştır.

Bu süreçte Türkiye ne yapmıştır? Özür dileyeceksin diye başlattığı tutumu gevşete gevşete bu günlere gelmiştir. Mukabil tedbir anlamına gelecek bir eylem planı başlatması gerekirken henüz bir şey yapmamıştır. Durum İsrail’in yaptığının yanına kâr kalacağını gösteriyor.

Bizim bu kitabımız öngördüğümüz mukabil tedbirlerin neler olması gerektiği noktasında ufuk açıcı projeler getirmesi nedeniyle daha önemli hale gelmiştir.

SONUÇ: Bu devletle uzun vadede çatışmaktan kaçınamazsınız. Çünkü belasını arıyor. Sersemletecek ve mukabele edecek gücünüz yoksa hiç beklemediğiniz anda havaalanlarınızı bombalandığını, askeri gücünüzü imha edecek bir saldırı ile karşılaştığınızı görmek mukadder hale gelecektir… Bu kitapta tüm karar alıcıları uyarıyorum. ”Su uyur düşman uyumaz.”

Esasen İHH’ya teşekkür etmek gerekir, bir insani yardım filosu hazırlamış ve hasmın niyetini keşfetmiştir. Biz buna askerlikte ateşle keşif diyoruz. Böylece karar alıcıların erkenden uyanmasını temin etmiş Türkiye’nin bir baskına uğramamasını temin etmiştir. Bu yönüyle şer gibi gözüken bu hadisenin milletimiz adına hayırlara vesile olmasını diliyorum. Bana bu fırsatı verdiğiniz için, teşekkür ediyorum.

MISIR’DA HALK AYAKLANMASI -1

MISIR’DA HALK AYAKLANMASI -1

30.01.2011

Önce Tunus’ta başlayan halk ayaklanması Bin Ali’nin iktidardan düşmesiyle neticelendi. Ayaklanmalar Arnavutluk’a sıçradı. Oradan da Mısır’a geçti. Mısır’daki çalkalanma halen devam ediyor.

İslam coğrafyasında başlayan halk hareketlerinin; genç nüfusun çokluğundan başlayarak, demokrasi eksikliğine kadar uzanan bir seri sorundan kaynaklandığı ifade edilmektedir. Tunus’taki olay ekmek parası için didinen genç bir mühendisin uğradığı haksızlığa, kendini yakarak protesto etmesiyle başlamış, Bin Ali’nin iktidardan düşmesiyle sonuçlanmıştır.

“Gençlik Patlaması” olarak adlandırılan bu olaylar niçin başlamaktadır, neden İslam ülkelerinde başlamıştır, bu işlerde dış güçlerin parmağı var mıdır? Bu noktanın araştırılması gerektiği kanaatindeyim.(Bundan sonraki yazılarımızda bunları irdeleyeceğiz)

Ancak içerideki iktidarların da kabahati olduğu bilinmelidir. Genç nüfusun (25 yaşı altı toplam nüfusun %50-70 ‘ini teşkil ettiğini biliyoruz.) yarısının işsiz olduğu, eğitim, barınma ve endişesiz bir gelecek tasavvurunun olmadığı, kötü yönetimle sistemin iç içe geçtiği bir coğrafyada ateşle barut yan yana durmaktadır.

Bu tip toplumları harekete geçirmek için yeteri kadar araç vardır. Toplumsal fay hatları her zaman çalkalanmaya ve tetiklenmeye müsaittir.

Ayaklanmalar (ihtilaller) faydadan çok hayaller ve yıkıntılar getirir. Sonunun ne olacağı belirsiz süreçlerden öngörülebilir bir gelecek çıkmaz.

Ülke kaynaklarının batı tarafından kontrol edildiği ülkelerde esasen yöneticiler işbirlikçi birer memurdan başka bir şey değildir. ( Bağımsızlık benim karakterimdir diyen Atatürk’ün ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.)

Ali gidecektir, veli gelecektir. Ali’nin gitmesiyle asırların problemi olan sorunlar bir gecede halledilecek midir? Şimdiye kadar halledilmiş midir? Böyle bir mucizeyi gösteren bir ülke görülmüş müdür? (30 seneden beri ülkesini yerinde saydıran Mübarek’i savunduğum sanılmasın.)

Mesela Tunus ayaklanmasını ele alalım: Rejimin bütün mekanizmaları yerinde kalmak kaydıyla Bin Ali gitmiştir. O halde değişen nedir? Şapka gitmiştir. Gövde olduğu gibi yerinde kalmıştır. Bu ayaklanmanın sonunda asırların biriktirdiği problemler bir gecede çözülmüş müdür? Okuma yazması olmayanlar okumuş, gençler üniversiteleri bitirmiş, iş yerleri açılmış, bütün işsizler işe girmiş, haksızlıklar ve yolsuzluklar bitmiş, her şey sütliman mı olmuştur…!

Ne olmuştur da Ali gitmiş veli gelmiş her şey bir gecede bitmiştir!

Bu işlerin inandırıcı tarafı yok gibi gözüküyor. Mısır’da ülke kaynakları asıl sahipleri tarafından değil batılı ülkeler tarafından kontrol edilmektedir. Bu durum S. Arabistan’dan Cezayir’e kadar böyledir. Bu ülkelerin tamamı batılı ülkelerin geri bıraktırma misyonunun kurbanlarıdır. Bu ülkelerin başındaki yöneticiler halkını kötü yönetmek, ülkelerinin çıkarlarını yabancıların ihtiyaçlarına göre tanzim etmekle görevli işbirlikçi ve ikinci sınıf idarecilerdir. Bunlar emirber neferlerdir. Biri gider öteki gelir sonuç değişmez. Bunun böyle olduğunun bilinmesi gerekiyor.

Afrika’nın Ortadoğu’nun ve Güney Asya’nın kapalı rejimler nedeni ile şu ana dek yeterince dokunulamamış kaynaklarının, pazarlarının ve ekonomik altyapılarının Batı tarafından daha kolay bir biçimde kontrol edilmesi için kapı aralanmaktadır.

Bölgede mikro-milliyetçilikler tahrik edilerek büyük devletlerin ufalanması bölge kaynaklarının halkın çıkarına kullanılması imkânsız hale getirilecektir. Böylece Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da ve Güney Asya’da ekonomik ve siyasi açıdan Batı’ya biraz daha bağımlı pek çok yeni devletçik ortaya çıkarılmaya çalışılacaktır. Dolayısıyla mevcut devletlerin 21.yüzyıl çok boyutlu rekabetinde var olmaları bir kez daha hayal olacaktır.

Bir demokratik ülkede hedef ve gayeleri bir olan eşit vatandaşlar kaynağı(temeli) yoksa istikrarlı bir yönetim kurulamayacağı gibi, refah, güvenlik ve beka her zaman örümcek ağı gibi dağılmaya müsait çürük temellere dayanıyor demektir.

MISIR’DA HALK AYAKLANMASI -2

MISIR’DA HALK AYAKLANMASI -2

Bir rejimin (liderin) sonunun geldiğini nasıl anlarsınız? Halkına yeni bir şey söyleme kapasitesini yitirmişse, ekonomi ve düzen; aldığı gibi duruyorsa, uluslararası ilişkilerde halkın ihtiyaçları yerine yabancıların sözü geçiyorsa, milli hareketler bastırılmışsa, (Mısır’da Müslüman Kardeşler Hareketi, Cezayir’de İslami Selamet Cephesi, S. Arabistan’da batıya kafa tutacak prensler öldürülmüşse) toplumu harekete geçirecek etnik, dini veya mezhebi ayrılıklar mevcutsa buralarda toplumsal faylarla oynayarak halkı harekete geçirmek çok kolaydır.

Batı 2,5 asırdan beri yürüttüğü Oryantalist çalışmalarla doğu toplumlarını iliklerine kadar çözmüştür. Hangi müdahaleye hangi tepkinin verileceğini bilmektedir. Bu toplumların en ince teferruatına kadar haritası çıkartılmıştır. İslam coğrafyasının geri bıraktırılması misyonunu bu bilgiler üzerinden yönetmektedir.

Mesela 1 asır önce başlatılan daha evvelinden başlarsak; Romen, Sırp, Bulgar ve Ermeni isyanları aynı Oryantalist çalışmaların bir ürünü değil midir? Nihayetinde birçoğu bağımsız olan bu ülkeler Türkiye olmadan ayakta kalabilir mi? Neden Ermenistan sınır kapısını açmaya zorluyorlar. Neden bütün Balkan halklarının kıblesi İstanbul, Türkiye’den kopuk Kafkasya düşünülebilir mi?

Sırf Osmanlıyı mağlup etmek için sosyal fay hatlarını nasıl tetiklediklerini Ermeni isyanlarında görmedik mi? On binlerce insanı karşılıklı boğazlaşmaya itmenin suçu kime aittir?

En basiti, Ruanda’da işlenen insanlık suçlarının sorumlusu kimdir? Sudan’ın bölünmesi projesini kim ortaya koymuştur, bölünme oylamasına kim zorlamıştır? Canlı vücut üzerinde ameliyat yapmak kimin projesidir? Sudan’ın bölünmesi projesinin, demokratik yolla barışçıl şekilde gerçekleşmesi mümkün müdür? (Mutlaka kan dökülecektir.)

Batının uluslararası sistemde egemen ideolojisi kâğıtları yeniden karmak (kâğıtları yeniden dağıtmak) anlamına gelen yaratıcı yıkım doktrinidir. Batı (ABD ve İngilizler) bütün ilişkileri Hegel’in düalist felsefesinden yola çıkarak planlamaktadır. Zıtların birliği ve mücadelesi… Bu doktrinin temel uygulama mantığı; yaratıcı yıkımdır. (Schumpeter’in iktisat felsefesinde de görülmektedir.) Bu yıkım başkasının üstünde gerçekleşirse daha verimli olmaktadır.

Yaratıcı yıkım felsefesinin ne kadar geniş hareket alanı aştığını halk hareketlerinde ve askeri darbelerde görülmektedir. Bu gün İslam coğrafyasında harekete geçirdikleri eylemler; bizdeki 1908 darbesi türünden olaylardır. Neticede acemiler işbaşına getirilmiştir. 1000 senelik devlet 10 yılda tasfiye edilmiş; stratejik dengesi olmayan, jeopolitik, etnik ve dini bütünlüğü parçalanmış, büyük düşünme vizyonu ve ufku daraltılmış, dar bölgeye sıkıştırılmış bir TC ortaya çıkmıştır.

Bu düşüncenin bir uzantısı olarak 1990’lı yıllarda; bölgede otoriter rejimlerin daha fazla devam edemeyeceğine kanaat getiren bazı Türkiye uzmanları -mesela Graham Fuller, Esposito vb.- Müslüman muhalif akımların iktidar olmalarının önüne engel konulmaması gerektiği fikrini Amerikan hükümetlerine telkin ediyorlardı.

New York Times’te (24 Ocak) Robert D. Kaplan şu uyarıları yapıyor: Amerikan çıkarları ve bölgesel istikrar için “demokrasinin tehlikeli” olduğunu söylüyor: “Ülkesini tam kontrol edebilen bir otokrat, seçilmiş ancak zayıf bir demokratik liderden çok daha kolay taviz verebilir. Bu nedenle bu coğrafyada demokrasiyi yaymak aleyhimize sonuçlar verebilir.

Başlangıçta İslami partilerin iktidar olmalarına mani olmayı hedef alan batı düşüncesi(Cezayir’de İslami Selamet Cephesi’nin iktidara getirilmemesi, Müslüman Kardeşler örgütünün düşman ilan edilmesi vs.) , “başarısızlığın İslamileştirilmesi” için İslami partiler yol verilmesi yönünde bir dönüşüm geçirdi. İran’da İslami Devrim, Türkiye’de Refah Partisi, Gazze’de Hamas iktidara gelince bunları başarısızlığa mahkûm etmek için çembere aldılar. Türkiye’de post-modern darbe ile Refah Partisi’ni iktidardan uzaklaştırdılar. Öteki batı kontrolü dışı ülke ve rejimlerle mücadeleleri halen devam ediyor.

Mısır’daki çatışmalar ilk önce nereden başladı: Önce Hristiyan Kıptilerle, Müslümanları çatıştırdılar, bu fay hattındaki tetikleme uzlaşma ile neticelenince sokağa çıkmaya alıştırılan halkın enerjisinin yeni ve daha verimli alanlarda kullanılması gerektiği ortaya çıktı.

Kaos ve denge, kaos ve fırsat doktrininde; batı, kendine düşman saydığı bütün halk hareketlerini ne için ayağa kalkarsalar kalksınlar desteklemektedir. Halk ne yapsa haklıdır. Önemli olan öncelikli olan mevcudun yıkılmasıdır. İktidardaki zat diktatördür. Daha düne kadar bu zatlar sizin sevdiğiniz diktatörler değil miydi? Hayır, artık işimize yaramıyorlar! Halkı daha ince yollarla aldatacak adamlar lazım… Daha acemilerin, daha fazla söz dinleyeceklerin, halkını aldatmada daha yalancı unsurların iktidara gelmesi halinde kaos hali fırsat doktrinine dönüşmektedir. İşbaşına getirdikleri 5. Sınıf liderlerin kundaktaki emziğinden, ilkokuldaki not defterin kadar bütün geçmişi ortaya dökülerek övgüler dizilmektedir. Aynen Resneli Niyazi’nin geyiği gibi…

MISIR’DAKİ HALK AYAKLANMASI NEREYE VARACAK?

02.02.2011

MISIR’DAKİ HALK AYAKLANMASI NEREYE VARACAK? 02.02.2011

Mübarek’e isyanı Beyaz Saray teşvik etti

Tunus’ta halk, Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’yi devirmeyi başardı. Şimdi de rejimin diğer üyelerinden kurtulmaya çalışıyor ancak rejim; sembolleri ve önceki organlarıyla hâlâ ayakta…

Zeynel Abidin gitti; yoksulluk bitti, işsizler iş mi buldu. Ne oldu yani? Her şey sütliman her şey bir günde düzeldi mi?

Mısır’a kıyasla düşünürseniz; Tunus’ta kişi başına düşen milli gelir ortalaması 3000 dolara varırken Mısır’da en iyi şartlarda 800 doları geçmiyor. Ayaklanma neden önce Mısır’da değil de Tunus’ta başladı. Gelir dağılımında çok büyük uçurumlar yoksa fakirlik isyan etmek için yeterli sebep değildir. Güney Amerika’nın birçok ülkesi, Bangladeş ve Afrika’nın ezici çoğunluğunun geliri bu rakamların altındadır. Elbette batının en büyük korkusunun, istenmeyen/beklenmeyen halk hareketleri olduğuna şüphe yoktur. Lakin bu halklar, bu despotik rejimlerden kurtulmayı hak edecek ne yaptılar? Neden bu iyiliği hak ettiler?

Gelir seviyesi, kültür, siyasi kültür ve liderlik her Arap ülkesinde farklı farklıdır. Bu nedenle Arap coğrafyasındaki isyanlar, 1989’da Doğu Avrupa’da olduğu gibi, halkın tabanı ve gelişmişlik seviyelerine göre her ülkede farklı sonuçlar üretecektir.

BM kıyaslamalarına göre, Mısır’da 6 milyondan fazla insan fakirlik sınırı altında; yani günlük 2 dolarla yaşıyor. Siyasi reformların yokluğu, güvenlik güçlerinin vatandaşları bastırması ve zenginlerle fakirler arasındaki uçurumun genişlemesi gibi etkenler, patlamayı diğer Arap bölgelerine kıyasla Mısır’da daha öncelikli hale getirmiştir.

Tunus ve Mısır devrimin akıbeti ne olursa olsun isyandan sonra kesinlikle eskiye dönülmeyecek, Arap dünyası topyekûn dönüşecektir. Ne yöneticilerin alıştıkları eski yöntemlerle hükmetme ihtimali ne de yönetilenlerin teslimiyete ve fakirliğe dönme ihtimali olacaktır.

Göstericiler, öfkelerini işsizliğe, tiranlığa ve kendi toplumlarındaki genel insanca yaşam ve adalet eksikliğine yöneltiyor

Kendi icbar güçlerini keşfettikten sonra ve rejimin tamamen değişmesine varan taleplerinden çokça geride kalacak adımların karşılığında, bu gençleri sokaklardan vazgeçip evlerine geri dönmeye ikna etmek kolay değil…

Mısır yönetimi ise “görülmemiş reformlar” yapılacağı sözü verdi.

İngiltereFransa ve AlmanyaMısır Cumhurbaşkanı Mübarek’e, silahsız protestoculara karşı şiddetten kaçınması, adil ve serbest seçimler için koşulları oluşturma yönünde çaba göstermesi çağrısında bulundu.

Kısa vadede şu iki sonuca varılabilir. İlki, Mısır şartları artık önceki aşırı sakinliğine dönmeyecektir. İkincisi, Mübarek’e düşen, işler kontrolden çıkmadan önce iktidardan sarsıntısız çıkış için en uygun yolu bulmasıdır.

Her ikisinin de aynı yönde gitmesi ve hukuki reform, kalkınma, saygınlık ve insan hakları yoluna ilerlerse kazançlı çıkıldığı söylenebilir.

Fakat Arap dünyasındaki müstakbel gelişmelerin Amerikan çıkarları için teşkil ettiği tehlikeler abartılı değildir. Gösteriler bu boyutuyla Ürdün ve Suudi Arabistan’a sirayet ettiği takdirde ufukta batının çıkarları için bir felaket belirebilir.

Mısır’ın en büyük örgütlü gücü, Müslüman Kardeşler örgütüdür. Mübarek yıkılırsa ‘İslamcıların en büyük, en güçlü ülkede ve İsrail’in güvenliği bakımından çok tehlikeli olan Arap ülkesinde, iktidara gelmesinden korkuyor Amerika.

Filistin’de Mahmud Abbas hükümetine karşı tehlikeli bir karalama kampanyası başlatıldı; Mısır’da Facebook ve Twitter kalabalıkları, rejimin düşmesini isteyen talepler listesiyle birlikte Kahire’deki Özgürlük Meydanı’na döküldü; Ürdün’deyse fiyat artışlarının geri çekilmesi, ekmekten ABD’yle ilişkilerin kesilmesine kadar uzayan talepler listesini taşıyan göstericileri durduramadı.

Washington’un tek bir liderle bitirmeye alıştığı işler için, onlarca siyasetçiyle iştigal etmesi gerekecek.

Mısır’daki halk hareketinin sonucunun birincisi ve en önemlisi, ‘Amerika’nın Ortadoğu’daki güç erozyonu’nun göstergesi olması, İşin nihayetinde Amerikan yararlarıyla nasıl bağdaşacağının ve sonucunun nasıl olacağının merak edilmesidir. Zaten Washington Post ve New York Times gibi ABD gazetelerinde “Ortadoğu’da tam demokrasi olmasın” görüşleri savunuluyor

ABD Dışişleri Bakanı sözcüsü P.J. Crowley, Mısır hükümetinin önce “desteyi karıştırıp, sonra da değişime karşı çıkamayacağını” söyledi. Demokrasi de bu demektir zaten: Karmaşıklık ve kaos. Demokrasi; kendi ülkelerinde öngörülebilirlik ve düzen Ortadoğu’da tufan ve fırtına olarak tanımlanmaktadır.

İngiliz Daily Telegraph gazetesine göre, Mısır’da yönetimi sallayan isyan, üç yıl önce hazırlandı. 2008 yılında ABD’nin Kahire’deki elçiliğinin yardımıyla, Mısır’ın önde gelen bir rejim muhalifi New York’a gelerek, ABD sponsorluğunda eylemciler için düzenlenen bir zirveye katıldı.

Batı, Tunus rejimine bu kadar zaman neden sabretti? Hiç şüphe yok ki Müslümanların en güçlü olduğu ülkelerden biri Tunus’tu. Batı açısından laik bir diktatör, İslamcı (ya da batıya karşı halkının çıkarını savunan her hangi birine karşı) bir iktidara karşı sınırsız ve ön şartsız desteklenmeyi hak eder. Ama bu durum halk desteği olmadan ilelebet sürdürülemez.

İslam âlimi Şeyh Yusuf el Kerdavi, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e, görevden ayrılması çağrısında bulundu. Katar’da yaşayan Mısırlı âlim Kerdavi, El Cezire televizyonunda yayımlanan konuşmasında, sadece Mübarek’in görevini bırakması durumunda Mısır’daki krizin aşılabileceğini belirtti. Kerdavi, halkın “barışçı isyanına” devam etmesi çağrısında da bulundu.

Mısır ve Suud rejimi düşürülmeden, Ortadoğu yeni bir düzenlemeye pek izin vermez. Ancak özellikle Mısır rejiminin düşmesi, Ortadoğu’daki diğer bütün rejimler için domino etkisine sahip olabilir.

Araplar, Mısır’ın kaosa kayması ve hasta bir devlete dönüşmesini kaldıramaz ki hasta Irak’ın faturasını ağır ödemişlerdi. Mısır hastalandığı takdirde, Arap dünyasının sağlıklı geleceğinden bahsetmek imkânsızdır.

İslam Devleti’nin kurucu lideri Ayetullah Humeyni gibi muhalefetin odak noktası olan karizmatik bir İslami radikal yok; bunun yanı sıra Arap dünyasındaki çeşitli İslamcı örgütlerin Amerikan karşıtlığı, Şii din adamlarının teorik ve ideolojik gücünü taşımıyor. 
Mısır’daki Müslüman Kardeşler (İhvan), önemli ölçüde bir toplumsal yardım kuruluşu olarak işliyor ve İran’da olduğu gibi, isyana el koymaya çalışmayabilirler.

Kişiselci rejimler ise kolektif irade yerine bir kişi kültüne dayalıdır. İktidarı elinde tutan karizmatik lider zaman içinde bütün olası rakiplerini elemiş ve gücü muazzam bir orantısızlıkla elinde toplamıştır. Her karar liderin iki dudağının arasındadır. Devlet kademesinde yükselmenin tek dayanağı; ne liyakat ne parti ideolojisine sadakattir, lidere koşulsuz bağlılık yeterlidir. Lider genelde en önemli mevkilere akrabalarını getirir. Şahsi servetiyle devletin kasası arasındaki sınırı kaldırır. Alternatif güç ve servet biriktirme kanalları tamamen lider tarafından yok edilmiş olduğu için yönetici elit dahi böyle bir sistemde kendini güven içinde hissedemez. Yöneticiler her an görevden alınabilir, tasfiyeye uğrayabilir ve hatta idam edilebilir.

Arap dünyası 1960’lardan itibaren, yavaş yavaş lider kültünden kollektif diktatörlük kültüne geçmiştir. Tek tek liderlerin kişiliğinden ziyade kolektif bir yönetici elitin gücü kendi arasında paylaştığı diktatörlükler, ikincisi ise karizmatik bir liderin gücü orantısız bir biçimde kendi tekelinde topladığı kişiselci tapınmacı (personalistic) rejimler ya da bir başka deyişle sultanlık rejimleri.( Ortadoğu coğrafyasında bu iki model yan yana yaşıyor)

Lider kültüne dayalı korku imparatorluğu, bütün muhalefet kaynaklarını kurutmuş, insanları atomize etmiş ve alternatif örgütlenme ağlarını tarumar etmişse de, beklenmedik anda ortaya çıkan bir toplumsal patlama rejim içerisindeki güç dağılımını kısa sürede çarpıcı bir biçimde değiştirebilir. Yönetici elit arasında ortak bir ideal ve dayanışma iradesi olmadığından toplumsal hareketler belli bir eşiği aşıp liderin yarattığı terör rejiminin sallantıda olduğu izlenimini verdiği an, eskinin yönetici elitleri hızla muhalefet safına katılıp rejimin kâğıttan bir kale gibi yıkılmasına neden olabilir. Batista’nın Küba’sı, şah dönemi İran’ı ve Çavuşesku’nun Romanya’sı toplumsal hareketler karşısında bu şekilde yıkılan rejimlere örnek gösterilebilir.

Bu durumda genellikle batı tarafsız kalıyor. Halkın daha fazla birbirini kırması için seyirci kalmayı bütün tarafların birbirine karşı işlediği suçların çetelesini tutmayı tercih ediyor. Çıkarlarını ret eden rejimleri ablukaya alıyor tiranileşmekle suçluyor. Yeni liderleri tehdit etmekte; işlenmiş suçları bir araç olarak kullanıyor.

Tunus’ta ordu halkın yanındaydı. Mısır’da ise ordu rejimi desteklemeyi tercih ediyor. Zaten Kahire sokaklarına da rejimin çağrısı üzerine girdi.

Mısır’da her kafadan bir ses çıkıyor:

Milli Değişim Birliği (MDB): Muhalefet gruplarının şemsiye örgütü niteliğindeki MDB, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun eski başkanı Muhammed El Baradey tarafından yönetiliyor. Sırf muhalif olmak için muhalefet yapıyor. Ortada ne yapacağına dair ne bir program ne bir kadro var…

VEFD Partisi: Bu partinin geniş halk desteği bulunmuyor. Parti başkanı El Seyid El Bedevi meclisin feshedilmesi, yeni bir milli birlik hükümetinin kurulması ve nispi temsil sistemine dayanan yeni seçimlerin yapılmasını istiyor. Bütün bildiği ve yapacağı bu…

Mübarek ipleri elinde tutuyor. Mısır’ın devlet başkanı Hüsnü Mübarek, şah kadar Amerikan çıkarlarıyla özdeşleşmiş biri olarak görülmüyor. 2011’deki Mısır’la 1978’deki İran arasında farklılıklar benzerliklerden daha fazla ve derin gözüküyor.

Müslüman Kardeşler örgütü, siyasi bir program ortaya koyacak durumda değil!

Ortalık acemilere kalacak gibi gözüküyor.

Bir defa ok yaydan çıktıktan sonra onu döndüremezsiniz, Mübarek mutlaka gidecektir. Ülkesini kaosa sokmadan halkı keskinleştirmeden bunu yapmanın bir yolunu bulmalıdır.

Gelen gideni aratır mı? Esas sorun budur…

BARBAR DEVLETLERİN ÖZELLİKLERİ – ll –

 07.02.2011

BARBAR DEVLETLERİN ÖZELLİKLERİ – l – 03.02.2011

Hayatın normal insani ilişkilere dayandığı, toplumun sosyal ve ekonomik ihtiyaçların (yani normal ihtiyaçların) karşılanmasına yönelik olarak teşkilatlandığı toplumlara sivil toplumlar adı verilmektedir. Toplumsal yapılanmanın güvenlik ve paranoyak tehdit algılamalarına göre şekillendiği toplumlara militarize toplumlar veya polis devleti adı verilmektedir. Bu devletlerde güvenlik ihtiyaç değil mutlak gerekliliktir. Normal sivil toplumlarda adaletin bir fonksiyonu olarak ortaya çıkan güvenlik burada paranoyak bir algıdır. Gölgesinden korkan, herkesi hasım kabul eden, iki kişinin bir araya gelmesinden ürken, aşırı şüpheci manyak bir ruh hâkimdir.

Militarize toplumlar şeklen demokratik gibi görünseler de bünyeleri totaliter bir ruh taşır. Güvenlik endişesi had safhadadır. Siz vurmadan o vurmaya çoktan hazırdır. Onun silahları ve gücü tehditle ne kadar orantısız olursa olsun, daima ezici bir güvenlik endişesi taşıdıklarından sizi saldırmaya hazır bir canavar olarak görürler ve gösterirler. Bütün canavarlıkları merhametli bir ruh taşıdıkları adalete saygı duydukları için yaparlar. Ne var yani? Aslanın ceylanı parçalaması, büyük balığın küçük balığı yutması ne kadar doğalsa; bunların yaptıkları tıpkı bunun gibidir. Hikmetinden sual sormak, yapılanların yanlışlığını düşünmek mantıksızlıktır. Aslında kendileri garnizon devletinden başka bir şey değillerdir. Zulüm üretmek üzere teşkilatlanmışlardır. (Örnek İsrail)

Bütün sorunların ezici askeri güçle çözüleceğine inanırlar. Temel felsefe şudur: ”ez ve çöz”. Tartışmaya gerek yok: “ imha et ve kurtul”. ”öldür ki yaşayasın.”

Barbar devletlerin halkı tamamen militarize edilmiştir. Herkes teşkilatlı bir yapının içindedir. Silahlı ordu ve silahlı halk aynı şeydir. Devlet bir tür tarikat gibi örgütlenmiştir. Parti ideolojisinin ve liderin yanlışlığı ileri sürülemez. İdeoloji, dini metinlere ve bunların sapık yorumlarına dayandırılarak gerçek bir tarikat haline getirilmiştir. Bu yapı Almanya’da Nazizm, SSCB’de komünizm, İsrail’de Siyonizm olarak ortaya çıkmıştır. Barbar devletler kendi halklarına karşı solidarist, yabancılara karşı acımasız ve saldırgandır. İktidar tekelini elinde tutan zatlar birbirlerine karşı görülmemiş derecede acımasızdırlar. Aykırı fikir söylemek imkânsızdır. Başka halkları idare etme tekeli bu özel ırklara verilmiştir. Bunun böyle olmadığına itiraz etmek, bütün insanların “insan haklarına “dayalı “eşit haklara “sahip olduğunu söylemek cinayet işlemek kadar tehlikelidir.

Bu durum otobüste, tramvayda, mülkiyet hakkında, iş yeri açmada kendini gösterir. Aşağıladıkları ırkları ötekileştirirler. Alçak görürler. Otobüse binip bir yerden bir yere giderken başınıza beyaz adam(Yahudi adam/Nazi SA’sı/Komünist partisi üyesi ) dikilebilir, kalk oradan ben oturacağım diyebilir. Burada hiyerarşi karıncadan, fareye, fareden aslana kadar uzanan güç merdiveni gibi algılanır. Herkes bir altındakini ezebilir. Kedi fareyi yiyebilir. Farenin yaşama hakkı yoktur.

Bu gün bilgimiz arttığı için biliyoruz ki her canlı her varlık tabiatta bir işleve sahiptir. Birinin varlığı ötekinin varlığına bağlıdır. Yok, ettiğiniz oranda yok olmaya mahkûm oluyorsunuz. Bunun sosyal hayattaki adı “etme bulma dünyasıdır”.

Sivil toplumlara da halkın ihtiyaçlarının karşılanması, adalet ve güvenlik ihtiyaçları hasmane davranışların varlığına ve miktarına göre tespit edilir. Tecavüzü hedef alan bir güvenlik politikası güdülmez. Burada ki temel mantık savunmadır.(Ayakta uyuma değildir.) Adaletsizliğe mahkûm olmamak için yeteri kadar icbar gücünü elde bulundurmaktır. ( Parantez içinde şunu önemle ifade etmeliyim ki Türkiye’de güvenlik güçlerinin iç tehdit algıları paranoya seviyesindedir. Batıya karşı bağımsız savunma yapacak yetenekten yoksundur. Bunu kendileri de biliyor batı da biliyor. ) Bu durumun nasıl düzeltileceğini ileriki yazılarda peyderpey ifade edeceğim.

Barbar devletlerde halk ordusu değil ordu halkı vardır. Herkes elinde tüfek savaşacağına göre şartlandırılmıştır. Asıl üstünlüğün bilgi, bilim ve keşiflerden kaynaklanan yaratıcı güç olduğu unutulur. 2.Dünya Savaşı’nı bilimde üstün olanların kazandığını akıl etmez. Azgelişmiş ülkelere empoze edilmiş olan ordu geleneği; kalabalık ve hantal ordular, 1.Dünya Savaşı’nın taktik doktrinleridir. Bu durumu 2003’de gördük Saddam bir tek uçak kaldıramadı.

Barbar devletler hegemonik gücünü korumak için ezici askeri yeteneklere sahiptir. Bunun en mühim belirtisi nükleer silah kapasitesidir. Nükleer silahla ilgili doktrin 2. Dünya Savaşı’nda koyulmuştur. Şöyledir: Nükleer silahların kullanıldığı ortamlarda harp siyasetin bir vasıtası olmaktan çıkar. Bölgenizde elinde nükleer silah kapasitesi olan bir devlete karşı hangi icbar gücünü harekete geçireceksiniz? Bu devlet en gerici irticai unsurlar tarafından yönetiliyor ve en paranoyak adamlar iş başında ise nasıl bir strateji uygulayacaksınız? Artık iç tehdit budalalığına son vererek gerçek savunma ihtiyaçlarına yönelmek gerektiğini değerlendiriyorum.

( Bu konuyu işlemeye devam edeceğiz.)

BARBAR DEVLETLERİN ÖZELLİKLERİ – ll –

 07.02.2011

Barbar devlet teşkilatının kilidi güvenlik paranoyasıdır

. Burada aslı astarı olmayan korkular mevcuttur. Hasım algılaması o kadar geniştir ki iç halka, orta halka ve dış halka şeklinde 3’lü mesafe kavramları anavatanlarından birlerce kilometre uzaklara kadar erişen tehdit algılamaları mevcuttur. Çevre düşmanlar ve düşmanlarla çevrilidir. Dost algısı yok gibidir. (Mesela Hz. Ali’nin söylediği: Dostum, dostumun dostu, düşmanımın düşmanı şeklindeki üçlü dostluk halkası, paranoyak devletlerde düşmanım, düşmanımın dostu, dostumun düşmanı şeklinde algılanmaktadır.)

Barbar devletlerde savaş ihtiyaç dolayısıyla yapılmaz. Düşmanları felç etmek maksadıyla yapılır. Zorunluluk veya meşru müdafaa mecburiyeti yoktur. Kendini tehdit altında hissetmişse veya böyle algılamışsa saldırır. Haksız olduklarını söyleyemezsiniz. Onlar için gerçek veya hayali tehditler arasında bir fark yoktur. Eğer tehdit kelimesi telaffuz edilmişse mukabele mecburiyeti vardır. Savaş tehdidi ortadan kaldırmak için yapılmaz, imha etmek maksadıyla yapılır. Korsanlık ve haraç temel geçim kaynağıdır. Düşmanların malı, canı ve ırzı kendi malları gibidir. Tanrı öteki insanları bunlara hizmet için yaratmıştır.

Barbar devletlerde fikirler ikna edilerek değil imha edilerek bertaraf edilir. Karşı tarafı ikna etmek için zaman kaybetmeye gerek yoktur. İmha etmekle ikna etmek aynı yola çıkar. Fikir birliği tesis etmenin en kolay yolu imha etmektir. Demokrasi, insan hakları, hak-hukuk boş işlerdir. Kuvvetin olduğu yerde haktan söz etmek mantıksızlıktır. Bizzat kuvvetin kendisi bir haktır. Kuvvetli olmak haklı olmanın en büyük delilidir. En girift sorunları ezersin ve çözersin. Demokratik gevezeliklerle kim uğraşacak?

Dost algısı olmayan barbar devletlerde bütün eylem planları etnik ayrım, etnik köken, etnik saflık, etnik duruş gibi tamamen ırkçı analiz yöntemleri üzerinden yürütülür. Halkın kendisinin bile bilmediği kökenlerinin varlığı keşfedilir. Başka insanlar ve ırklar aşağı soylar olarak algılanır. İnsanların köken birliği ret edilir. Başka millet ve soylara etinden, sütünden ve yumurtasından istifade edilmesi gereken zavallı yaratıklar gözü ile bakılır.

Barbar ülkeler kendilerini en insancıl ve en demokratik topluluklar olarak tanımlarlar. Bir karıncanın kanadını incitmeyecek kadar merhametli olduklarını söylerler. Yaptıkları bütün iş kendini koruma hakkıdır. Bu hak aşağı ırklara karşı imha edici şekilde olabilir. En seri cinayetleri kapsayabilir. Buna itiraz edecek ne var? İnekler mezbahalarda kesime itiraz edebiliyorlar mı? Herkes kaderine razı olmalı…

Barbar halklar kendi üstünlüklerine inandıkları gibi inancın bir belirtisi olarak öteki insanları yukarıdan aşağıya tasnif eden kategorik bir algılama mantığına sahiptirler. Aşağı ırk algılaması bunlarda ikili veya üçlü tasniflerle ifade edilir. Bunlar goyim, öteki, yabancı, barbarlar şeklindedir. Kendileri tek medeni ve uygar ulusturlar. Vazifeleri de medeniyet götürmektir. Beyaz adamın yükü, misyonu kavramı çevresinde şekillenmiş ilkel ve ileri toplum algılamaları mevcuttur.

Kendi soylarına ve ecdatlarına tapınma, mitolojik tarih okumaları, ütopya gerçek ötesi tarih okumalarıdır. Kahramanların yeteneklerini aşan gerçek üstü anlatım hayalcilikle iç içe geçirilmiştir. Tarih yazımı normal becerileri bile mucizevi işler olarak anlatır. Hayalle gerçek arasında bir sınır yoktur. Büyük işler yapmak sürekli zafer kazanmak bunların ecdadının tekeline verilmiştir. Bu durum bugün de böyledir, ilelebet devam edecektir.

Düşmanlar ve düşmanlar öldürülmesi gereken böceklerdir. Orada onur ve şerefin tek ölçüsü vardır. Ne kadar düşman öldürdün? Nefsi müdafaanın buradaki anlamı şudur: Hasım diye tanımlanan varlığın, saldırıya geçmeden ortadan kaldırılmasıdır. Onun saldırmasını beklemek, o saldırırsa mukabele etmek yanlıştır, tedbirsizliktir.

Burada öldürmekte ölçü veya her hangi bir kriter yoktur. Küçük-büyük, kadın-çocuk, genç-ihtiyar, silahlı-silahsız, masum-suçlu hiçbir anlam taşımayan kelimelerdir. Mademki düşman olarak varlar, imha olarak yok olmalılar. Büyüselerdi, yaşasalardı düşman olacaklardı; önleyici saldırı; o teşebbüs etmeden, o harekete geçmeden aleyhteki bütün ihtimalleri ortadan kaldırmayı öngörmektedir. Hasmın harekete geçmesini beklemek, plan kurmasına fırsat vermek, toparlanmasına imkân tanımak olmayacak işlerdir. Göz açtırma! Vur ve bitir! Sil ve götür!

Düşmanlara karşı bitmeyen bir öfke vardır. Öldürerek öfkeyi dindiremezsiniz. Cesetleri çiğnemelisiniz, tekmelemelisiniz. Hırsınız yatışmazsa üstüne pislemelisiniz. Paramparça etmelisiniz. Kundaktaki bebeğinden, suçsuz günahsız olduğu söylenen herkese kadar bütün düşmanlar suçludur. Düşmanlar Suç işlemek üzere yaratılmıştır. Ebediyen ceza görmeye mahkûm yaratıklardır. Bebeğe bile acımayacaksın: Hele bir büyüselerdi nasıl azılı birer düşman olacaklarını görürdünüz. Bu yüzden “devlet dediğin kudurmuş köpek gibi olmalıdır.” (Moşe Dayan)

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -1-

10.02.2011

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -1- 10.02.2011

22 OCAK 2011 tarihinde Birlik Vakfı’nda Prof. E.Alb. Nevzat TARHAN “Demokratikleşme ve TSK” konulu bir konferans verdi. Bu konferansta TSK’nın politikaya lüzumlu-lüzumsuz müdahalesini önlemek için neler yapılması gerektiğini değerlendirdi. Birçok değerlendirmesini yerinde bulduğum bu konuşmada tabii ki katılmadığım birçok yön bulunmaktadır. Bu konuşmanın özet bir anlatımını yaptıktan sonra meseleyi enine boyuna değerlendirmek gerektiğini ifade etmek isterim.

Nevzat Bey esasen psikolog doktor olup ordunun iç sistemini ve işleyişini yakından bilmemektedir. Kıtaların pozisyonu ve oralara hâkim ruh hastane odalarından anlaşılmayacak kadar girifttir. Kaldı ki darbelerin yapılmasına veya yapılmamasına karşı uzak kıtaların her hangi bir tesiri bulunmamaktadır. Darbe planları büyük karargâhlarda, Genel Kurmay koridorlarında veya NATO karargâhlarında planlanmaktadır. Dolayısıyla darbeleri ordunun iç işleyişiyle erden generale kadar uzanan zihin yapısıyla izah etmeye kalkmak psikolojik faktörlere aşırı önem vermek manasına gelmektedir. Önce Nevzat Albay’ın ne dediğini özetledikten sonra bir veya birkaç makale muhtevası içinde konuyu değerlendireceğim.

Militarizm toplumu askerileştirmek demektir. Anti militarizm toplumun askerileşmesine karşı çıkmaktır. Zihinsel dönüşüm olmadan toplumsal dönüşüm olmaz. Militarizm, askere ait alt birlik değerlerinin bütün topluma uygulanması, askeri kültürün özel yaşama aktarılmasıdır. Mesela orduevlerinde general tuvaleti bile ayrılmıştır. Militarizmin sınıfsal ayrımcılığa dönüşmesi askeri disiplin ve hiyerarşinin toplumsal yaşama uygulanması yanlıştır.

Adam üstünde general elektrik yazıyor diye kamyona selam duruyor. 1980’li yıllarda gazetelerde Kenan Evren’le ilgili bir karikatür çıkmıştı: Kenan Paşa balık avlıyor. Oltasına subaylar balık takıyorlar. Paşam ne büyük balık avladınız diyorlar.

Bir gün koyunlar toplanmışlar demişler ki artık sürü psikolojisi ile hareket etmeyeceğiz: Sürü psikolojisine karşıyız! Bütün koyunlar hep bir ağızdan bağırmışlar bizde bizde demişler.

Hiyerarşinin yüceltilmesi militarizmin prensibidir.

Şiddetin çözüm olarak benimsetilmesi militarist bir prensiptir.

Darbenin üçayağı vardır: 1.Darbe ci kadroların olması, 2.Yasal-Kanuni dayanak, 3.İstikrarsızlık.

Darbe fikri gücünü korkudan alır. Toplumun akıbetinin çok kötüye gideceğine dair korku, güvensizlik ve endişe. Önce bu korkuları gidermek gerekir.

Zamanın ruhunu anlamayan darbeciler için sanki zaman durmuş gibidir. Dünyada özellikle batılı ülkelerdeki askerin rolü ile bizdeki aynı değildir. Bizde güvenlik içeriye yöneliktir.

ABD 1. Dünya Savaşı’ndan çıktıktan sonra ordularını terhis etti. İnzivaya çekildi. Büyük orduları silâhaltında tutarsanız toplumu askerileştirirsiniz.

Nevzat Albay’ın bu değerlendirmeleri daha çok 28 Şubat süreci ve AKP iktidara geldikten sonra çeşitli bildiri ve mitinglerle ilgili olarak yakın tarihi içeren bir analizdir. Genel darbe analizi olarak bütün zamanlara teşmil edilemez. Bu analizi Mısır veya Tunus’taki halk ayaklanmalarını anlamaya yönelik olarak kullanamazsınız.

Darbeler bazen halk hareketi olarak ortaya çıkar, bazen dış güçlerin kışkırtması, bazen de askeri liderliği elinde tutan zatların ihtirası olarak…

Ordular her zaman darbe yapmazlar. Bazen darbeleri önlerler, bazen isteyerek bazen de istemeyerek darbeye yol açan süreçleri başlatırlar. Bir genelleme yaparak orduların her zaman darbe yapacaklarına dair bir sosyolojik kanun çıkartamayız.

Ben 1980’lerden önceki bir tarihte yanılmıyorsam “Hükümet Darbesi Nasıl Yapılır” diye bir kitap okumuştum. Bu kitabın sonradan yasaklandığını ve toplatıldığını duydum. Hatırladığım kadarıyla şöyle ifadeler vardı: Önce şehre giren ve çıkan yolları kontrol edeceksin, hükümet binalarını ele geçireceksin, radyo evini kuşatacaksın vs vs . Bu anlatım aslında 1960 darbesinin bir özeti gibi idi. Başarısız olan Talat Aydemir darbeleri de bu şekilde planlanmıştı. Sadece tutuk davrandığı için başarılı olmadı.

Bu gün Silahlı kuvvetlerin veya başka unsurların darbe yapması ve ayakta kalması daha çok yönlü şartların bir araya gelmesini gerekli kılmaktadır. İki üç zatın bir araya gelerek bir darbe yapması devlet teşkilatını ele geçirmesi mümkün gözükmemektedir.

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -2-

 10.02.2011

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -2- 10.02.2011

Türk askeri darbe tarihine baktığımız zaman ilk darbe teşebbüsünden 1908 darbesine kadar aynı mantığın hâkim olduğunu görürüz. ”Siyasi Karara İtiraz”

Yavuz Sultan Selim Çaldırana doğru yol alırken “bu padişah bizi nereye götürüyor? Ne yapmak istiyor kabilinden itirazlar yükselmiş, padişahın çadırı oka tutulmuştur. O günkü şartlarda büyük cesaret isteyen bir itirazdır. Bu gün Çankaya’yı topa tutmak gibi bir şeydir. Meseleyi biraz detaylı incelediğinizde bazı paşaların O zaman Türkmen hükümdarlık olan Safevilerin üzerine gitmek istemediklerinden kaynaklandığını görürsünüz. Yani siyasi karara itiraz vardır, işin altında.

Askeri darbelerin ve darbe teşebbüslerinin birinci gerekçesi “Karara itirazdır. Bunu biz 1991 yılında Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay’ın istifasında da tekraren gördük. Yavuz’un paşaları geriye dönüşü başaramadıkları için padişahı kontrol altına alamadılar, zafere giden yol açıldı. Hâlbuki yakın tarihte olan bu olayda Genel Kurmay Başkanı ve daha sonra gelen Hilmi Özkök Irak’a girme kararı almadıkları için tarihen ve siyaseten TC’ni büyük hataya sürüklediler. Irak’ta önümüze gelmiş olan fırsatları teptiler.

Bizce askeri darbe deyince ordunun siyasi makamları enterne edip onların koltuğuna kendisinin oturması olarak anlaşılmaması gerekir. Karara itiraz, yanlış kararda ısrar, yanlış tehdit algılamaları bunların hepsi askeri suç askeri hata kavramları içinde değerlendirilmesi gerekir. İtirazlar genelleşince hiç kimse hükümeti dinlemiyor.

Ordunun iç işlerine ve karar alma sistemine tesir eden en önemli problem alanlarından biri de yurt dışı silahlanma ve yurt dışı tedarik programlarıdır: Bu tür işlerde çok büyük akçalı rüşvetler dönmektedir. Suça bulaştırılmış insanları yönetmek, tehdit ve şantaj yolu ile bir şeyi yapmaya veya yapmamaya zorlamak çok kolaydır.

Ayrıca yurt dışı askeri eğitim programları silahlı kuvvetlerin bünyesine sızmada ve kontrol etmede çok önemli bir araçtır.

Yurt dışı silah sistemleri ve özellikle elektronik donanım, dinleme, gözetleme ve istihbarat amaçlı sistemler ordunun iç bünyesini anlama ve yönlendirme bakımından tedarikçi ülkelere görülmemiş fırsatlar vermektedir.

ABD’nin darbeleri bu derece kontrol etmesi ve yönlendirmesi silah teknolojileri bakımından tekel oluşturmuş olmasından da kaynaklanmaktadır.

28 Şubat Kararları ve ABD’deki karar mercilerinin Refahyol Hükümeti’ni indirmeye karar vermeleri ve bu kararın uygulanması ABD’nin elindeki bu gücün ne kadar maharetle kullanıldığının bir göstergesidir.

O gün ne denmişti? Gerici ve şeriatçı bir düzen getirilmesine müsaade etmeyeceğiz. Hâlbuki yapılan ne idi? Batının kontrol edemeyeceği bağımsız iç ekonomik düzen kurma düşüncesini akamete uğratmak. Sonuç ne oldu? Türkiye batılı limanlara üç zincirli halatla sıkı sıkıya bağlandı.

Ordunun Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılığından söz edilir. Bağımsızlık benim karakterimdir dediği ifade edilir. Onuncu Yıl Nutkunda, Atatürk’ün dediği; “elde ettiğimiz muvaffakiyeti Türk milleti ve onun değerli ordusunun bir ve beraber yürümesine borçluyuz”: Sonuç ne olmuştur? 1991’de 28 Şubat’ta ve 1 Mart Tezkeresi’nde TSK alması gereken doğru kararları ya alamamış, ya yanlış almış ya da atıl durumda kalmış, ya da olması gerekenin tersi yapılmıştır. Hiç bir müessese hiçbir kurum bu derece vahim hatalar yaparken hiçbir bedel ödemeyeceği düşünülemez.

Bizce TSK’nın karar verme kabiliyeti ve öncelikle milli ve bağımsız karar verme kabiliyetinin muhafazası birinci öncelikle ithal silah program ve tedarik kavramlarını önemle ve öncelikle çöpe atmasına bağlıdır. Bu durum dış müdahale imkân kabiliyetini ortadan kaldıracaktır. BUNU TÜRK HÜKÜMETLERİ DE BÖYLE BİLMELİDİR.

TSK’nın darbeci zihniyetten uzaklaştırılması ve kışlasına çekilmesiyle ilgili ileriye sürülen teklifleri incelediğimizde şunu görüyoruz; yanlışı daha büyük yanlışla ortadan kaldırmak: Yani ordunun disiplinini ve yapısını bozucu tedbirleri sayıyorlar binlerce yılda oluşmuş ordu geleneğini yıkıcı şeyler söylüyorlar… Devam edeceğiz.

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -3-


ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -3-

Çeşitli toplantılarda ve televizyon programlarında öyle saçma sapan şeyler duyuyorum ki adamların söylediklerin yapmaya kalkarsanız, ne ordu kalır ne de devlet!

Bazılarını zikretmekte fayda var: Profesyonel ordular darbe yapmaz! Militarizm otomatikman darbeci zihniyeti oluşturuyor. Bizde devlet felsefesi ordunun empoze ettiği kurallardan oluşmuştur. Orduya ait iktisadi işletmeler tasfiye edilmelidir. Avrupa Birliği’nde neden bunlar olmuyor? Avrupa’da Genel Kurmay Milli Savunma Bakanı’na bağlı… İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi bütün sıkıntıların başı, çünkü ordu müdahale cesaretini bu yasadan alıyor.

Darbeleri özellikle Türk tarihindeki darbeleri profesyonel ordu olan Yeniçeriler yapmıştır. Türkiye’deki hiçbir darbe Mehmetçik tarafından genel bir ayaklanma ile yapılmamıştır. Bütün darbeler ordunun profesyonel unsurları olan subaylar tarafından yapılmıştır. Üstelik darbeler en fazla ordunun hiyerarşisini ve emir komuta zincirini felç etmiş, en çok ordu mensuplarını mağdur etmiştir. En yakın zamanda yapılan post-modern müdahale olan 28 Şubat Kararları en çok silahlı kuvvetler mensuplarını mağdur etmiştir.

Özetle darbeler en çok orduya zarar vermiştir. Ordu milletin silahlı kanadı olduğuna göre dolayısıyla topyekûn millet zarar görmüştür.

Türkiye’de devlet felsefesinin ordunun koyduğu kurallardan oluştuğu tezi doğrudur. Ancak yeterli bir anlatım değildir. Ordunun koyduğu kurallar milletin değerlerine ne kadar uygun ne kadar onu yansıtıyor? Bu noktaya dikkat edilmemiştir. Üç kıtanın birleştiği kesişme alanında kuvvetli ordu geleneğine dayanmadan ayakta duramazsınız. Yeniçerinin lağvından beri milli mantığa dayalı bir ordu geleneği tanzim edilememiştir. Ordu geleneği kendi eğitim ve doktrinini kendi silah sistemlerine dayalı olarak kurgulayan ve halkın değer yargılarına dayanan ordularda zamanla kendiliğinden oluşur. Orada askeri terimler millidir. Askeri yürütmek için marş denmez yürü denir. Koş denir. İstiklal Marşı dâhil marşlar milli terennümle çalınan şarkı veya türkülerdir. Orada her şey bir geleneği yansıtır ve devamlılık arz eder. Hiç kimse yıkmayı değil yapmayı arzu eder. Her şey tekâmül kanunlarına tabidir. Herkes görevini en iyi yapmanın peşindedir. Yaratıcı hamleler, taktik doktrinler, stratejik teoriler, yeni silah kullanma taktik doktrinleri ve askeri öğretiler kendi iç dinamiklerle oluşur. Dışarıdan alınmaz. Savaşta baskın prensibinin oluşması için sizin ne yapacağınızın bilinmemesi, hatta tahmin edilmemesi gerekir. Komutanlar kafalarını bu işlere yeni keşiflere vermişlerdir. Başkalarının işlerini düşünecek vakitleri dahi yoktur. Kendilerini göreve ve vatanı savunma hizmetine adamışlardır. Bütün devlet kurumlarına örnek teşkil edecek bir adalete ve dürüstlüğe dayanan rüşvetin, suiistimalin, hırsızlığın, adam kayırmanın ve yüz kızartıcı suçların bilinmediği bir yapı olması gerekir. Ordu devletin iskeleti olduğu için bütün halleri bütün devlet kurumlarını etkiler. Ordu kendi vazifesini en iyi yaptığı hallerde siyasete en azami şekilde yön vermiş olur.

Avrupa’da niye böyle olmuyor? Avrupa’da ordular milli savunma bakanlarına bağlı sözü gerçeği anlatmada yeterli ifadeler değildir. Avrupa devletlerinin büyük orduları daha doğrusu orduları yok ki böyle bir problemleri olsun. Kaldı ki bir makamın şu veya bu makama bağlı olması gerçeği değiştirmez. Darbe yapılacaksa yapılıyor. 1960’tan önce her şey Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı idi. Darbe nasıl yapıldı? Hiyerarşi ters düz edilerek yapıldı. İstiklal Savaşı madalyalı komutanlar cezaevlerine tıkıldı, kahrından öldürüldü. Atatürk’le silah arkadaşlığı yapmış birçok subay, general ordudan atıldı, hapishanelere tıkıldı. İş mi bu? Bizce bu işlerde ciddi bir yanlışlık var, ciddi bir mantık hatası var! Öncelikle görev şuuru ve vazifeye bağlılık noktasında ciddi bir mantık hatası olduğu değerlendirilmelidir.

Türk ordusunun disiplin geleneği, genel askerlik sistemi, hiyerarşik yapı içinde mutlak itaat şuuru güzel özellikleridir. Bu özelliklerin milli ve İslami kimlikle kaynaştırılarak halkın değerleriyle bütünlük içinde olması en yüksek idealizmi temsil etmesi gerekir. Halkı hasım sayan, halkın değerlerini ve özellikle dini değerleri gericilik sayan mantıkla bir yere varılamaz.

Oryantalistlerin ve batıcı aydınların çalışması sonunda Yeniçeri Ocağı kaldırılmış Türk ordu geleneği yeni teşkil edilen birliklere aktarılamamıştır. İhtilalci bütün kararlar yıkım getirir. Bu ister devletten, ister halktan ister yabancıların tesiriyle azınlık guruplar tarafından yapılmış olsa da…

Tabandan gelen halk ayaklanmasının tipik örneği Spartaküs İsyanı’dır. Ezilmişliğin, haksızlığın, hoşnutsuzluğun ve zulmün en üst seviyeye çıktığı toplumlarda görülen bir ayaklanma tipidir.

Günümüzde ortaya çıkan bir ayaklanma tipi daha var ki bütün yönetimleri ve demokratik iktidarları tehdit eden renkli devrimler! Bunun ilk örneklerini Doğu Avrupa ülkelerinde gördük devamını da Ortadoğu ülkelerinde görüyoruz.

(Devam edeceğiz ) 14.02.2011

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -4-

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -4-

Askeri darbelerin nasıl önleneceğine dair bir hüküm yürütmeden önce darbelerin bir halk hareketi olarak ortaya çıkması, yani isyan veya ayaklanma(veya ayaklanmayı bastırma) ya da bir cuntanın ihtirasa kapılarak yönetime el koyması mıdır, ona bakmak gerekir.

Halk hareketlerindeki metotla bir cuntanın teşekkül etmesindeki şartlar farklıdır. Halk hareketlerinin nasıl ortaya çıktığı, nasıl yönlendirildiği ayrı bir araştırma konusudur. Ancak hiçbir halk hareketi veya cunta hareketi yoktur ki içinde yabancı parmağı olmasın!

Bu gün dünyada oyun kurucu birkaç devlet bulunmaktadır. ABD, İngiltere yarım yamalak Almanya, Fransa; birazcık Çin, Rusya ve Hindistan sayılabilir. Bunun dışında devlet dışı aktör olarak küresel Yahudi sermayesi ve bunun aysberg ucu sayılan İsrail kısmen oyun kurucu olarak sayılabilir.

Oyun kurmada ABD’nin şöhretine erişecek hiçbir güç yoktur. İngiltere’nin gücü şuradan gelmektedir: 1800 başlarından 1940 kadar olan 150 yıllık dünya tarihinde rolü olan birçok coğrafi, etnik, dini ve milli sınırları o çizmiştir. İç yönetimleri İngiltere tanzim etmiştir. İdeolojileri o belirlemiştir. Mesela bu gün devletle halkın didişmesine yol açan laiklik prensibi Lozan’da TC’ine mukalevi olarak kabul ettirilmiştir. Bu prensip halen devlet organlarınca milli bir gereklilikmiş gibi zorla halka dayatılmaktadır. Başörtüsü meselesi bu işin simgesel görüntüsüdür.

İngiltere çekildiği bütün coğrafyalarda mutlaka bir problem alanı ve bir çekişme sorunu bırakmış gitmiştir. Mesela etrafa bakalım: Filistin, K.Irak’ta Kürt sorunu, Türkiye’de Kürt meselesi, Mısır’da içyapı, Hindistan, Bangladeş ve Pakistan’ın ayrılması, Keşmir sorunu, Hindistan’da Müslüman-Hindu çatışması vs…

Gerçekten İngiltere çekildiği bütün coğrafyalarda bir problem alanı yaratmıştır. Kendisinin tanzim ettiği düzenin dışına çıkmayacak hükümet yapıları ve ideolojik kilitlemeleri muhakkak surette yapmıştır. Mutemet adamlarını ve devlet yapılarını bırakıp gitmiştir.

İngiltere bu işi güçlü istihbarat, istihbaratı doğru işleyen yüksek seviyeli analiz kadrosu, deniz aşırı üslenmiş askeri gücü ve anavatanla irtibatı muhafaza eden güçlü deniz filosu ile başarmıştır.

İngiltere çok yakından bakıldığı zaman gerçekten kimliğini vurgulayan güçlü bir devlettir. Devlet gibi devlettir. Bir işi yapmaya gücü yetmiyorsa hasmı böler, onu yapamıyorsa yeni belalar bulur, onu da yapamıyorsa o ülkenin hasımlarını birleştirir. Hedefe giden bir yolu mutlak surette bulur. Denge siyasetini sarsıntısız şekilde uygular. Dengeyi değiştireni başka bir dengeleyici ile dengeler.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün stratejik bilgisini ve yükünü ABD’ne aktarmış, onu her iki dünya savaşında da ihtiyat gücü gibi kullanmıştır. İngiltere’nin kurduğu dünya düzeninin yeni sigorta emin ABD olmuştur. ABD’nin tehdit algılamalarıyla, İngiltere’nin hem coğrafi faktörler hem mesafe kavramı dolayısıyla farklıdır. İngiltere’nin oyun kurma tarzı ile ABD’nin tarzı da farklıdır. ABD iç sisteminde etkili olan birçok faktör ve güç odağı vardır. Bu faktörler zaman zaman karmaşaya ve zıt uygulamalara yol açmaktadır. Bazen bu uygulamalar birbirine zıt görünse de aynı gayeye yönelik değişik stratejik planlar olduğu görülmektedir. Amerikan düşüncesi bütün bu paradoksların içinde dünya hâkimiyetini sürdürmenin peşindedir. Bütün coğrafyalar kendisine devredilmiş düzenin bir parçası, hâkimiyetini sürdürmenin araçlarıdır. ABD bu gün bilimde öncüdür, bilişim, haberleşme ve uzay teknolojilerine hâkimdir. ABD istihbaratı en güçlü haber alma ve yönlendirme örgütüdür. Askeri teknolojilere hâkimdir. Ezici bir ateş gücünü elinde tutmaktadır.(Nükleer silahlar) Savunma harcamaları bütün dünyanın yaptığı savunma harcamalarının yarısı kadardır. Dünyada halen onu yenecek bir askeri güç mevcut değildir. Dünya finans sistemi, dolara bağlı para sistemi ABD’nin kontrolündedir. Hiçbir ülke ekonomisi bu havuzun dışına çıkamamaktadır. Çıkanı istediği zaman boğabilmektedir. (Bu nedenle biz tedrici bir gelişme ve bilinçli bir yapılanma ile bağımsız bir model geliştirebiliriz.)

Bu şartlarda onun izni olmadan hiç kimse hiçbir darbe yapamaz. Yapsa da ayakta duramaz. Kim darbe yapmışsa ve ayakta kalmışsa ABD’ye rağmen bir şey yapmamıştır. Yapamamıştır. Yapamaz.

Yani ABD’nin adamı olmadan, ABD’nin izni olmadan darbe yapılamaz. Yapılırsa ne olur? İran gibi olur. Tecrit ederler.

Kim ABD aleyhtarı sol solak birkaç kelime geveledikten sonra darbe yapacağını söylüyorsa ve bu sözünde de samimi ise zekâdan yoksun olduğu için arkasından gidilmez. Ya da darbe yapacağını ve başarılı olacağını söylüyorsa ABD’nin izni olmadan yapılmayacağı için peşinden gidilmez. (yani Amerikancı olmadan darbe yapılamaz)

Milli zihniyeti temsil ediyorsanız darbelere karşı olmak zorundasınız. 15.02.2011

(Devam edeceğiz)

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -5-

18.02.2011

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -5- 18.02.2011

Darbe içinde yer almak iki açıdan tehlikelidir. Birincisi; Batının onayı ve izni olmadan darbe yapılamaz. Bu nedenle darbe içinde yer almak demek milli duruşa karşı çıkmak, batının kuklası olmak anlamına geldiği için yer alınamaz.

Hatırlanacağı üzere bir tarihlerde bir kısım paşaların Suudi Arabistan Kralı’ndan tutunda, ülkenin başbakanına kadar herkese hakaretler yağdıran süreçlerden geçtik. Bu gün her şey ortaya çıktı. Türkiye’deki 28 Şubat Kararlarının İsrail lobisinin tesiri ile Amerika’da alındığı ortaya çıktı. Soruyorum bu durumda kim vatansever duruşu temsil etmiştir? Kim …(söylemek istediğimi ifade etmek bile istemiyorum) …. Dır?

1960 ihtilaline gelelim: İdam edilen Rahmetli Adnan Menderes kimdir? İstiklal Madalyası sahibi Kurtuluş Savaşı Kahramanıdır. Peki, bu zatı ilk defa Cumhuriyet Halk Partisi’ne kim kaydetmiştir? Soruyorum? Atatürk. Kimin zamanında partide yüksek liyakati ile yükselmiştir. Atatürk’ün…1950-60 döneminin iktisadi gelişme rakamları ve imar hizmetleri ortadadır. Batının tek yanlı hükümranlık alanından çıkmak için bir doğuya bir batıya koşan kimdir? Adnan Menderes… Soruyorum: 1960 darbesini yapanlar mı vatansever, idam edilen Şehit Başbakan’ mı?

Darbelerle ilgili bir soru daha soralım ve bu konuyu tartışmayı terk edelim: 1908’de darbe yaptıktan sonra 7 asırlık imparatorluğu 10 yıl içinde darmadağın eden adamlar mı vatansever, uluslararası denge ve siyaseti bilen; en az kayıp ve hasarla devleti idare eden Abdülhamit mi?

Yeniçeri isyanlarına, Celâli ayaklanmalarına, suhte hareketlerine ve Anadolu- Rumeli’de ortaya çıkan Çapanoğlu eşkıyalıklarına bakınız hepsinde devlet ve ordu çok büyük zararlar görmüştür. Bazen devlette çok büyük hatalar yapmıştır. Yangına körükle gitmiştir. Yeniçeriyi reforme edeceğine eşkıyalığın başka bir türlüsünü yaparak topa tutmuştur. Lüzumsuz şiddet, mantıksız çözüm, çağı anlamayan yönetim hataları daima devleti zaafa uğratmıştır. Her yerde ve her zaman ölçüyü aşmamak gerektiğini değerlendiriyorum. Şu Ergenekon yargısında bile öfke ile kinle değil adaletle hükmetmek gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle biz diyoruz ki ihtirasları dindiren, hırsları memlekete hizmet yolunda ateşleyen bir terfi ve değerlendirme sistemi getirilmelidir. İnsanlar hak ettikleri mevkilere gerçekten hak ettikleri için gelsinler. Bir defa insanı belli bir rütbede beklemeye zorlayan astsubaylık sistemi Türk devlet geleneklerine aykırıdır, yeniden düzenlenmelidir. Bizce önce herkes astsubay çıksın, ilk on yıl içinde bunun belli bir oranı subaylığa geçsin, ikinci on yıl içinde de bir kısmı kurmaylığa geçsin. Böylece Osmanlı’da olduğu gibi köylü çocuğunun bile yükselerek sadrazam olması gibi bir durum oluşturulsun. Denetleme puanları, amirin verdiği sicil, astlara yönelik testler(adaletli bir yönetim icra ediyor mu bunu anlayacak testler) ve her yıl yapılan bilgi sınavlarıyla her personelin değeri ölçülsün herkese ilerleme yolu açılsın. Böylece ordumuzun iç bünyesi sınıflı bir yapı oluşturacak bir zihniyetten korunsun, herkese serbest ilerleme yolu açılsın! Herkes her şey olabilsin, herkes her makama gelebilsin!

Ordunun silah sistemleri ve taktik doktrinleri kendi üretimi olsun. Eğitim ve doktrin, disiplin, kötü alışkanlıklardan koruma ve mesleki maharetler kazandırma gibi işler ordunun kendi ilmi heyetlerince hazırlansın! Bu işlerde çalışan personel daima aynı yerde kalsın. AR-GE’ye dayalı bir eğitim ve doktrin geliştirilmesi sürekli hale getirilsin. Bütün birliklerde eğitim tıpkı sınıf okullarında olduğu gibi dershane sistemi içinde yapılsın, birlik komutanları baraka ve dershanelerde öğretmenlik yapsın. (%100 başarı doktrini benimsensin! Herkes yapsın herkes sınıfı geçsin, ama mutlaka yapsın, mutlaka öğrensin)

Bir asker terhis olduğunda mesela; ilk yardımdan, hava savunmasına, kara mayın savaşından, tanksavar savunmasına, bubi tuzağı hazırlamaktan, yakın dövüşe kadar her konuda belirtilen standartlara ulaşarak terhis olsun. Subayların okumaktan, derslere girip çıkmaktan ve kendini geliştirmekten başka bir düşüncesi ve zamanı olmasın!

Asker gün sayarak vaktini doldurmamalı, subay Harp Okulu’nda elde ettiği bilgiyi sıfırlayarak zamanını harcamamalıdır. Hiç kimsenin bir günü bir gününe eşit olmamalıdır. Bu günün toplumlarını eski mantıksız geleneklerle, gereksiz şiddet metotlarıyla idare edemeyiz. Asrımız ikna ve örnek şahsiyetle idare etme çağıdır. Maiyetinizin sizin ülkeye faydalı olma yolundaki çabanızı görmesi ve inanması gereklidir. Toplumun dini ve milli değerlerini ret eden bütün yöneticiler tarih boyunca hüsrana uğramıştır.

Allah’a karşı mücadeleye kalkan bütün Firavunlar alçaltıcı muameleye maruz kalmıştır. Bu konu tarihen sabittir. 2.Dünya Savaşı’nın muzaffer komutanı, zalim diktatör Stalin’e bu gün Rus toplumu bile adam demiyor. Bakınız bundan 2500 yıl önce Allah’ı ret eden ve kendisini haksız yere idam eden kavmine karşı Sokrates diyor ki?” Bu gün ben idam cezasına siz de ebediyen haksızlık ve zulüm cezasına çarptırılmış bulunuyorsunuz.” Sonuç ne olmuştur. Allah’a karşı savaş açanlar hep kaybetmiştir. Çünkü kâinatın tek gerçeği şu ki “ ölüm var”. “Hak bakidir”.

İkincisi işbaşındaki hükümeti iş yapamaz hale getirerek ülkenin heybetini, gücünü ve istikrarını bozduğunuz için yer alınamaz. Bu durum vatanseverlikle bağdaşmaz, onun için darbeler rasyonel bir fayda da sağlamaz. İçeride birlik sağlandığı oranda hükümetlerin batıya karşı pazarlık gücü artar. Halkın yararına adım atma ve ülke çıkarlarını faal bir şekilde koruma imkânları ortaya çıktığı için bölgesel ve küresel liderlik kapasitesi gelişir.

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -6-

26.02.2011

ASKERİ DARBELER NASIL ÖNLENİR? -6- 26.02.2011

Askeri darbeler nasıl önlenir noktasında hüküm makalesiyle bu tartışmaya son vereceğiz: Bir ülkenin iç sistemine tesir eden en önemli etken; savunma yetersizliği ve askeri işbirliği anlaşmalarıdır. Bunun dışında ekonomiyi tetikleyen araçların yabancıların kontrolünde olması halinde de iktisadi kriz yolu ile darbelerle karşılaşmak mümkündür. Yabancı okullar, ülke dışında yapılan eğitim yabancıların kontrolünü artıran etkenler arasında yer alır. Mesela 28 Şubat sürecinde ülke içinde tahsil imkânını kaybeden birçok muhafazakâr genç kız yurt dışında okumaya mecbur kalmıştır. Bu durum feminist hareketleri kendi milli güvenlik politikasında kullanan ülkelerin işine yaramıştır. İslam’ın seküler dönüşümü için onlara fırsat sağlamış, hatta avlar ayaklarına kadar gelmiştir. Bu durum bir kısım cahil askerlerin veya yabancılarla işbirliği yapan askerlerin ve bunların işbirlikçisi gazetecilerin yüz kızartıcı suçu olarak tarihe geçmiştir.

Ayrıca bilişim teknolojileri; dinleme, elektronik yayını kontrol etme, haber akışını denetleme, zihinleri inandırma yönündeki teknik araçlara sahip olma; toplumsal sosyofay hatlarını istedikleri zaman harekete geçirme imkânını doğurmaktadır. Bu operasyonların başarısının altında yatan temel etken ise ideolojik saplantılara sahip kitlelerin varlığıdır. Sosyofay hatları (etnik temelli fay kırıkları),dini ve mezhebi fay kırıkları, radikal ideolojik akımlar, kendini gerçeğin tek temsilcisi (hakikat tekeline mensup ideolojik guruplar) olarak gören guruplar sayılabilir. Mütekebbir ve ihtiraslı liderler, küstah aydınlar, takıntılı ideolojik guruplar (mesela bizde laiklik saplantısını milletin değerlerinden önce hatta bekasından bile önce geldiğine inanan ve gören guruplar gibi) yabancıların iç sisteme müdahalesi bakımından en önemli yaklaşma guruplarıdır.

İç sisteme yaklaşma gurupları iki biçimde ortaya çıkmaktadır. Birincisi onların emriyle hareket eden unsurlar. Bunlar onların ajanı olabilir veya onların ideolojik yönlendirmelerine açık olabilir. Yani onların ideolojik argümanlarını gerçeğin tek açıklayıcı biçimi veya gerçeğin ta kendisi olarak görebilirler. İkinci gurup ise onların emriyle hareket etmediği halde etki tepki mekanizmasıyla hareket eden yönlendiricinin amacını anlamaktan sarfı nazar eden gruplardır. Mesela Fransız müdahale biçiminde rakip halk kendine benzetilmeye(asimle edilerek kontrol edilir) çalışılır. İngiliz sitilinde ise benzetmeye gerek yoktur. Herkes kendisi gibi kalır. İngiliz istihbaratı bütün fay hatlarını kontrol eden guruplarla temas halindedir. Onlar arasındaki çatışmalar, bölünmeler, ittifaklar ilericiliğin, tek gerçeğin, ideolojik değerlerinin en üstün olduğuna inanılan İngiliz istihbaratının analiz ve provokasyon guruplarınca yönlendirilir. Yani her tarafla temas halindedirler. İngilizlerin bu tutumu kendileriyle milli ve dini benzerliği olmayan gurupları istedikleri gibi yönlendirme imkânı sağlar.

Her ülkenin iç sistemi farklı metotlarla çalışan istihbarat örgütlerince çoğu kere açık faaliyetler yoluyla yönlendirilir. Bazen ülkelerin istihbarat çalışmaları birbirleriyle ittifaka girer. Metotlardaki farklılıklar katalizör etkisi yaratarak daha şiddetli etki ve kontrol imkânları doğurabilir. Bütün bunlara karşı bir ülkede etkili bir liderliğin güçlü bir istihbarat yapılanmasının olması gerekir. Sadece savunmaya yönelik iç istihbarat yapıları üzerinden halk hareketlerinin kontrolü ve cunta tipi yapılanmaların önlenmesi mümkün değildir. Yabancıların iç sisteme müdahalesini önlemek için mutlak surette onların iç sistemine tesir eden istihbarat yapılanması ve onların sosyal fay hatlarını harekete geçiren güç araçlarına sahip olmak gerekir. Bu durum vizyonlu devlet olmayı yani devlet gibi devlet olmayı gerektirir. Bu ölçülerde devlet vizyonuna sahip birkaç devlet sayılabilir. Bunlardan en güçlüsü ABD’dir. Ancak İngiltere diplomatik mahareti, ideolojik araçları çok iyi kullanması, devlet gelenekleri ve oyun kurucu vasıfları dolayısıyla milli gücünün çok üstünde politik araçlara sahiptir. Bu kabiliyeti ona gücünü aşan hareket serbestîsi sağlamakta, milli gücüne güç katmaktadır.

Türkiye şeflik CHP’sinden bu tarafa kendi içine kapanmış, milli gücünün altında siluet gösteren vasıfsız hatta kimliksiz bir devlet haline getirilmiştir. Bunda İsmet İnönü’nün paranoyak derecedeki şüpheciliği ve korkaklığı önemli rol oynamıştır. 1923’den sonra Türkiye’nin boynuna dolanan ideolojik bağlar hareket serbestîsini kısıtlamış, kendisi olmaktan çıkartılmıştır. Bu durumun, bu yanlış duruşun; acilen çözülmesi;” halkı gibi devlet devleti gibi halk” anlayışına geçilmesi lazımdır.

İhtilalların (ister halk hareketi olarak isterse cunta faaliyeti olarak) en önemli kaynağı halkla devlet arasındaki ideolojik yapı veya algı farklılığıdır, Devlet birebir halkın zihniyetini ve çıkarlarını yansıtan bir mihverde hareket ettiği takdirde halkla devlet arasında bir fark kalmayacak, resmi alan sivil alanın doğal bir uzantısı olarak algılanacaktır. Bu durum halkın devlete karşı yabancılaşmasını engelleyecek, halkla devleti bir ve beraber hale getirecektir. Bu tür ülkelerde kötü yönetim sorunu olmadığı takdirde halkın devlete karşı bir sorunu olmaz. Devlet halkın resmi yönünü teşkil eden doğal bir yapı olarak algılanır.

Devletin en önemli görev alanı olan adalet, asayiş(güvenlik), hürriyet ve mülkiyet hakkındaki tutumu halkın yerleşik değer yargılarına uygun olmalıdır. Adaletin tatmin edici bir muhtevası olmalı, bütün vatandaşlarca mahkemeler ve polisin haksızlık yapmayacağına dair köklü bir inanç temin edilmiş olmalıdır. Devlet hizmetlerinde insani yaklaşım, işsizlikle mücadele ve her vatandaşın asgari insanca yaşamasını temin edecek araçlara sahip olması temin edilmiş olmalıdır. Vatandaş hem devletinin otoritesinden korkmalı, hem de güvenmelidir. Hem korkmalı hem de sevmelidir. Vatandaş kendini devletin ta kendisi olarak hissetmeli devlet benim diyebilmelidir. Bu durum resmi devletle sivil devleti bir ve beraber hale getirecektir.

Her vatandaşın zihninde bencilliğe ve kibre varmayan bir üstünlük şuuru olmalıdır. Gelecekten endişe duymayan, birlikte harekete eden ortak güvenlik ve kader duygusuna sahip bir vatandaşlık zihniyeti oluşturulmuş olmalıdır. Sosyofay hatları törpülenmiş, birlikte büyük olmanın azmine odaklanmış sosyal zihniyet dokusu oluşturulmuş olmalıdır. Bu durumun sürekli devam etmesi için dünyanın sosyal ve ekonomik gidişatı faal olarak takip edilmeli, yabancıların özellikle büyük devletlerin ekonomik ve sosyal yapıları, politikaları, teknik ve ideolojik dönüşümler yakından analiz edilip gerekli dönüşümler zamanında temin edilmelidir. İdarecilerin yüzünün eskimemesi için dönüşümlü değişen bir idari ve sosyal yapı kurulmalı, lider tipi bilgili yöneticiler yetiştirilmelidir. Demokrasinin, sıradan, vasat insanı iş başına getiren mekanizmasının kötüye işlememesi için yani rejimin vasatların yönetimine dönüşmemesi için her seviyede eğitimli ve bilgili insanlardan müteşekkil adalet toplumu oluşturulmalıdır. Eğitim sadece en bilgili insanları yetiştirmek olarak anlaşılmamalı bunun bir ahlak ve zihniyet temeli olduğu unutulmamalıdır. Allah’a kul olan kendi mahiyetini ve varlığını bu günden kıyamete, oradan hesap gününe uzanan çizgi içinde değerlendiren bahtiyar toplum mantığı, serbest hareket eden fakat hür düşünceye sahip solidarist(tesanütçü) bir yapı inşa edilmelidir. Bu zihniyet dönüşümü ile birlikte yapısal dönüşümler sürekli takip edilmeli gecikmeden yapılmalıdır. Şimdi bu tartışmayı burada bırakarak orduda yapısal dönüşüm nasıl yapılmalıdır ki ihtilallere ve hiyerarşik yapıyı bozmaya yönelik hukuk dışı ve mantık dışı yapılanmalara imkân tanımayan bir dönüşüm gerçekleşsin!

Silahlı Kuvvetlerde Yapısal Dönüşüm:

Öncelikle ordunun bütün silah sistemleri iç sanayi tarafından yapılmalı, askeri endüstriyel yapı sivil teknik yapının bir uzantısı olmalıdır. Sivil sanayiyi yeteri kadar geliştirmeden sadece askeri endüstriye ağırlık verirseniz, sanayinin bir ticari kapasitesi olmadığı için bunu sürdürmenin imkânı yoktur. Yani iç milli sanayi kapasiteden bağımsız bir askeri teknik gelişme mümkün değildir. Dışarıya bağımlı askeri teknik yapı mutlaka ama mutlaka bir zafiyet doğurur. Hiçbir zaman silah aldığınız ülkelere karşı bağımsız hareket edemezsiniz, hiçbir zaman onlarla savaşamazsınız, onların izni olmadan zafer kazanamazsınız. Çünkü taşıma suyla değirmen dönmez. Esasen dış politika askeri-ekonomik icbar gücünün bir fonksiyonudur. Arkasında icbar gücü olmayan diplomasi laf gevezeliğinden başka bir şey değildir.

Bu nedenle yavaş yavaş batının güdümünden kurtulmak için 10-15 yıllık bir stratejik plan yapılmalı; gıda, savunma, enerji, sanayi ve finans bakımından kendine yeterlilik temin edilmelidir.( Finans bakımdan yeterlilik konusunda kısa bir açıklama yapmak gereklidir:1994-1999 ve 2001 krizleri Türkiye’nin ticari viyabilite ve iç tasarruflarının yetersizliği sebebiyle ortaya çıkmıştır. Bu tecrübeden hareketle yurt içi tasarrufları %35 e çıkartacak şekilde finansman yeterliliği temin edilmelidir.)

Yukarıda saydığımız yeterlilik faktörlerine baktığımız zaman gıdada yeterliliğimizi kaybetmekte olduğumuzu, sanayiyi kendi haline bıraktığımızı, enerjide %73 oranında dışarıya bağımlı olduğumuzu görüyoruz. Savunma bakımından da İsrail’den Heron almak, tank modernizasyonu yaptırmak gibi mantıksız işler yaptığımız görülmektedir. Bu kafa ile yabancıların oyuncağı olmaktan kurtulamazsınız.

Savunma işbirliği anlaşmaları çoğu kere müttefikini kendine bağımlı kılan görünüşte bir hasma yönelik tek taraflı bağımlılık anlaşmalarıdır. Soğuk Savaş döneminde SSCB ve onun müttefiklerine karşı yaptığımız ittifakta (NATO bünyesinde korunduğumuzu sanarak) esasen batının payına düştüğümüz anlaşılmaktadır. Yaptığımız ikili anlaşmalar bizi kontrol eden güçlerin ülkemiz topraklarını kullanarak operasyon yaptıkları alan haline gelmiştir. Bu gün dahi ABD ile yapılmış olan ikili anlaşmaların ve İncirlik’in statüsünün ne olduğu neleri içerdiği bilinmemektedir. Türkiye öncelikle bu ikili anlaşmalar dâhil batıyla yaptığı bütün bağımlılık sözleşmelerini yavaş yavaş tasfiye etmelidir. Bu tasfiye süreci karşı tarafı rencide etmeden daha anlamlı ve gerçek manada bir ortaklık statüsüne dönüşerek başarılmalıdır. İttifak devam etmeli, teslimiyet bitmelidir.

Askeri darbelerin olduğu ülkelere baktığınızda şu durumla karşılaşırsınız: Güçlü bir kara ordusu, başkente hâkim askeri garnizonlar ve siyasi eliti etki altında bırakan kurguya dayalı güvenlik algıları (tehdit algıları) vatan kavramını siyasi sınırlara hapseden dar milliyetçilik anlayışı, uzak görüşten mahrum stratejik konseptler…

Bütün bu durumlar nerelerde oluyor? Rusya, Fransa, Almanya, İran, Mısır, Tayland, Güney Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi ülkelerde oluyor. Bu ülkelerin müşterek özelliği ne? Büyük kara orduları var! Bu orduların birinci görevi kendi halkını sindirmek kendi halkını kontrol altında tutmak…

Bu tür ülkelerde darbelerin asli fonksiyonu nedir? Esasen zihniyet ve elit değişimini bir tür seçim dışı yollarla yapmak… Mesela 12 Eylül’den sonra Türkiye 24 Ocak Kararlarını uygulamaya koyarak daha bağımsız olan ekonomisini Batının kontrolüne açtı. Yani normal usullerle halka kabul ettiremeyeceğiniz dış zorlamaları darbe yoluyla ve milliyetçilik argümanını kullanarak milletin aleyhine uygulamaya koyuyorsunuz. Mesela darbe konseyinin adı da Milli Güvenlik Konseyi oluyor. 28 Şubat’ta da “Batı Çalışma Gurubu (bizce Batı İçin Çalışma Gurubu) oluyor.

Ülkesinde darbe olmayan ülkelere baktığınızda şu durumla karşılaşıyorsunuz: Büyük bir kara ordusu var ama ülke içinde üslenmiş değil… Savaşan orduları var. Bizde ise savaşmamak için 1991 ‘de bir Genel Kurmay Başkanı istifa etmişti. Büyük deniz gücü var ama dışarıda, stratejik güçler devlet başkanının kontrolünde… Yani demokrasideki kuvvetler ayrılığı prensibinin bir tür uygulaması görülmektedir.

Bazıları diyor ki Genel Kurmay Milli Savunma Bakanı’na bağlı olsun, darbe olmaz. Bizce bu ayrıntının hiçbir önemi yoktur. 1960’dan önce böyle idi. Ama darbe oldu. Genel Kurmay ihtilala katılmamıştır. Ancak yüzbaşılar, binbaşılar, albaylar darbe yapmıştır.

Bir defa ordunun zihniyet yapısını içeriden dışarıya yöneltmek gereklidir. Ordunun görev alanını içeriden dışarıya kaydırmak, ülkenin güvenliğini ileriden savunmak konseptine göre yeniden tanımlamak gereklidir. Zaten içeriden güvenlik sağlamak demek savunmaya razı olmak, savaşı anavatan topraklarında kabul etmek demektir. Bizce bu görüşün vakti geçmiştir ve yanlıştır.

Bu nedenle yeni kuvvet yapıları ihdas edilmelidir. Stratejik deniz kuvvetleri ve bunun kara birlikleri, Aden Körfezi’nde bir filo en az 2-3 deniz piyade tümeni, Akdeniz’de ve Atlas Okyanusu’nda bir filo kurulmalıdır. Türk Kara Kuvvetleri’nin bir kısım birlikleri Fas’ta, Libya’da, Cezayir’den ve Yemen’de üslenmelidir. Bu kuvvetler doğrudan Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanabilir.

Ayrıca Stratejik Hava kuvvetleri, Stratejik Roket Kuvvetleri ve Nükleer Kuvvetler Komutanlıkları kurulmalı bunlarda devletin başkomutanı olan Cumhurbaşkanı’na bağlanmalıdır. Bu işlerin yapılması çok maliyetli olmadığı gibi bu birlikler görev yaptıkları mahalli bölgelerin imkânlarından da istifade edeceklerdir.

1.ve 2.Dünya Savaşı’ndan biliyoruz ki sömürgelerde bulunan Fransız kuvvetleri savaş boyunca anavatana lojistik destek sağlamışlardır. Özellikle 2. Dünya Savaşı’nda anavatan işgale uğradığı halde diri birlikler olarak savaşın sonuna kadar ayakta kalmışlardır.

Türkiye’nin uzayı da kapsayacak şekilde yeni kuvvet yapılanmasına gitmesi gerektiğini değerlendiriyorum.

Tıpkı ABD ordusunun kuruluş şeması gibi bir yapı tasavvur edilmelidir. Böyle bir yapı Türk diplomasisinin Afrika coğrafyasındaki gücüne güç kattığı gibi, ticari ve iktisadi çıkarları ileriden koruma imkân kabiliyetini de bahşedecektir. Darbeler için gereken yeteri kadar birlik anavatanda bir arada bulunmayacaktır.

Bur tartışmayı son bir makale daha yazarak bitireceğim.

HAK KAVRAMI

HAK KAVRAMI

25 Şubat 2013 Pazartesi İçinde bulunduğumuz yüzyılda insan hakları kavramı, hukuk ve icraatta meşruiyet uluslararası ilişkilerin temel dinamiği haline gelmiştir. Ancak bunun bazı güç odakları tarafından hak kavramı çerçevesinde değil, “güçlü olanın haklı olduğu” bir çerçevede anlaşıldığını görüyoruz. Bu kavram hak mevhumunu anlam saptırmasına uğratacak şekilde tanımlanmakta ve yanlış zihniyet şekillenmesine sebep olacak şekilde yorumlanmaktadır. Bu yanlış ve pragmatist anlayış ister fert ister toplum isterse de uluslararası toplum düzeninde insan haklarının alabildiğine istismar edilmesine sebep olmaktadır.

Devlet Bakanı Sn Bekir Bozdağ ve Kalkınma Bakanı Sn. Cevdet Yılmaz geçen hafta Senegal’i ziyaret ettiler. Orada yüzyıllarca esir iş gücünün ve kölelerin taşındığı utanç müzesini gezdiler. O müzedeki resimlerden biri şu idi: Esirler kalın zincirlerle boyunlarından birbirine bağlanmış halde Amerika’ya sevk ediliyorlar. Hakikaten insanın içini burkan, insanı tuhaf eden kıyamet manzaraları gibiydi.

Batı 1750’li yıllardan sonra insanlığın diğer geri kalanlarına karşı teknik ve fikri manada büyük üstünlük sağladı. Bu üstünlüğe dayanarak dünyanın her tarafını talan etti. Gittiği her kıtada, yerli halklara vahşet seviyesinde zulüm ve katliamlar yaptı. Onları insan kategorisinin dışına çıkartan ve zulmü meşrulaştıran, felsefi tanımlar yaptı. Bilindiği üzere bu tanımların en ünlüsü evrim ve tabii seleksiyon teorileridir. Bunların üzerine inşa edilmiş olan üstün ırk teorileri, batının insan ve medeniyet düzeninin nihai aşamasını teşkil ettiğine dair aslı astarı olmayan tezler, günümüz insanlığını ciddi şekilde etkilemektedir. Bu gün kimi batılı fikir ve düşünce adamları insan neslinin devamı için 500 milyon insanın yeterli olduğunu söylüyorlar. Küresel ısınma ve kaynakların rantabl kullanılması açısından yer yüzünün daha fazla insanı kaldıramayacağı görüşünden hareketle; diğer insanların ortadan kaldırılması gerektiğini savunan ve ciddi taraftar toplayan sapkın fikirler ileri sürüyorlar. (Geriye kalan 6,5 milyar insanı öldürelim gibi) Teknoloji ve silah üstünlüğü henüz batıda olduğundan küresel manada silah ve teknoloji bir yaygınlık kazanamadığı için güç/hak dengesi tesis edilmiş değildir. Çağlar boyu “güçlü olan haklıdır”. “Güçlü olan egemendir “ mantığı değişmeden bu günü gelmiştir. Burada hak kavramının dildeki manasıyla ontolojik manası arasında bir fark ortaya çıkmaktadır. Hak kavramı;” bir çabanın sonunda elde edilen bir menfaat, adil bir bölüşüm, doğruyu ifade etme=hakikat, adaletin kabul ettiği ölçü, gerçeğe uygunluk” gibi manalara gelmektedir. Ontolojik manası felsefi derinliği ise hak kavramına daha büyük muhteva sağlamaktadır. Meseleye kuvvet açısından baktığınızda; ezici kuvvetin önünde duracak bir güç yoksa kuvveti kullanan irade ne yapsa haklıdır. Hakikatte bu durum böyle midir? İnsanın can benim diyerek intihar etme hakkı var mıdır? Keyfi olarak insanlara eziyet, işkence ve öldürme hakkı var mıdır? Bizzat insanların yaşadığı tabiatı tahrip etme, canlıları ve ormanları imha etme, aşırıya gitme, meşru müdafaa hudutlarını aşma, daha hafif bir eylem olarak, zorla onlara fikirlerini kabul ettirme hakkı var mıdır? İnsanlar çoğu kere tabiatta kurulmuş dengeyi ve insanı şaşkınlığa sürükleyen tabii hadiseleri kendiliğinden oluyormuş, kendini de her şeyin hâkimiymiş gibi zannetmektedir. Bu zan insanı yanlıştan yanlışa sürüklemektedir. Bu durum bir defa bizzat insanın kendi vücudunun çalışma mekanizmalarında bile böyle değildir. Gece uyurken beyin ve diğer organlar çalışır, gerekli hasarları tamir ederler, ne yerler, ne içerler, hangi organ hangi salgıyı ne için, nasıl çıkartır, kalp ve ya diğer organlar neden kafada değil de bizzat bulundukları yerlerdedir? Bu suallerin cevaplarını veremezsiniz. Bunları vücudun kendisi de yapmamıştır. İnsanın kendisi vücuduna mutlak manada hâkim değildir. Kendi eliyle sırtını bile kaşıyamaz. Esasen vücudun kendisi de bir planın parçasıdır. O zaman şu soru ortaya çıkıyor esas kanun koyucu kimdir? Mademki bir insanın kendine sahiplenmesi ve kendi vücudu üzerinde mutlak hak sahibi olduğunu iddia etmesi mümkün değilse ;(!) hakkı; insanın mutlak egemenlik alanı olarak, kabul edebilir miyiz? İnsanı mutlak kanun koyucu olarak yorumlayabilir miyiz? Esas kanun koyucusu size tabiatta hangi işlevi, hangi yetkiyi, hangi kanunu vermişse ona göre hareket etmeye onun koyduğu yasalara uymaya mecbursunuz. Bu hakkı ve hak kavramını mutlaklaştırarak insanlar üzerinde zulüm çarkı, kendi vücudunuz üzerinde deney, intihar ve eşcinsellik tercihi yapma hak ve hürriyetine sahip değilsiniz. Hak kavramı devlet tarafından otorite tesis ederek gerçekleştirerek bir kavram da değildir. Bu konu ile ilgili felsefi analizimize devam edeceğiz.

TÜRK DIŞ İŞLERİNİN BÜROKRATİK YAPISI

TÜRK DIŞ İŞLERİNİN BÜROKRATİK YAPISI 29.07.2013 15:40

Son zamanlarda medyada dışişleri bürokratlarının seçimi konusunda çıkartılan “Torba Yasa’ya “büyük itirazlar yapılmaktadır. Devlet bürokrasisinin ciddi gelenekleri varmış, dışişleri çok saygın kurummuş, meslekten memurlar kademe kademe ilerliyormuş, bu da ciddi gelenekler oluşturuyormuş, Özal’da dışişleri bürokratlarından çok sıkılmış mühendis diplomatlarımız da olsun demiş, sonra Yunanistan’da Papandreau ile yapılan görüşmelerde Mülkiyelilerin protokol kurallarına ve intizam severliğine hayran kalarak bu işten vazgeçmiş miş, vs, vs.. 
Atatürk devrinde büyükelçiler ve diplomatik misyon şefleri entelektüel ve bilgi kapasitesi yüksek zatlar arasından seçilir, bakanlık bürokrasisine veya onların geleneklerin bakmadan atamalar yapılırdı. Mesela Yahya Kemal Beyatlı, Yakup Kadri dışişleri mensubu değillerdir. Esasen dışişlerinin öyle bir kuralı ve öyle bir geleneği yoktur. Faydalı adam kimse, kim bu işi en iyi yapacaksa o zat bulunmuş ve göreve gönderilmiştir.
Bizce problem şudur: Statükoyu savunmak, statükoya uyum sağlayarak itiraz etmemek, İsmet İnönü Devri’nde kurulmuş olan ve batıya itiraz etmeyen anlayışta, Türk kurumlarını Türk devlet teşkilatını, batının kurduğu uluslararası müesseselerinin alt ünitesi olarak sayan zihniyetin devam edip etmemesi sorunudur. Demek ki Özal Türk Dışişleri’nin neden vizyon üretemediğini, neden hareket ve proje üretemediğini uzun uzun düşünmüş ve bir karara varmıştır. Bu işte bir bürokratik tıkanma var demiştir. Bu işi düzeltmek için harekete geçmiştir. Gerçekten de Dış İşleri Bakanı bir iş yapmak için harekete geçiyorsa, bakanlık bürokratı ayak sürtüyorsa orada iş yapılabilir mi? 
Uzun zamandan beri Türk Dışişleri Bakanları icraat emri veren ve uygulama yapabilen bir kudrete sahip olamamışlardır. Temsil ve bol yurt dışı uçuşlar gerçekleştiren, hiç bir manaya gelmeyen boş sözler söyleyen adamlar olarak görülmüştür. 
Türk Dış temsilciklerinin yurt dışındaki hal ve hareketi incelendiğinde vatandaşa sahip çıkmak, korumak, onları birlik ve beraberlik içinde bir arada tutmak, popilist olmak, bulunduğu ülke medyasının ve siyasi hareketlerini faal bir şekilde takip etmek ve hükümeti haberdar etmek, yönlendirmek noktasında ciddi bir pasifizm içinde olduklarını görürsünüz. Gösteriş, davet ve çifte maaş üçgeninde katı bürokratik kurallarla kendisini kozaya hapsetmiş “karışma-çalışma-konuşma” mihverinde hiç bir şey yapmamaya yemin etmiş gibi hareket ettiklerini görürsünüz. Bu monşerlere göreviniz nedir diye soracak olursanız; şu cevabı vermelerini beklemelisiniz: Hiç bir şey yapmamak üzere görevlendirilmiş, hiç bir şey yapmamaya yemin etmiş çok yetkili bir memur.
İlk bakışta bu zatların batılı kurumların Türkiye temsilcisi gibi hareket ettiklerini, onların niyetlerini merkezi hükümete kabul ettirmekle görevli olduklarını zannedersiniz. Nezdinde bulundukları ülkenin halkını, kurumlarını tanımak gibi bir gayeleri yoktur. Türk insanının menfaatlerini, iş adamlarının iş yapma arzularını destekleyecek hiç bir faaliyet göremezsiniz. Üfürükten bürokratik kurallara kendilerini hapsetmiş, yüksek sosyetede, adlarından bahsedilmesini, medya ve müzayedelerde boy göstermeyi hedef aldıklarını görürsünüz.
Türk devletiyle ve halkla herhangi bir bağları yoktur. Onlar ayrı bir sınıf ve zümredir. Görev yapma mecburiyetleri de yoktur. Halkın görevi bu mümtaz insanlara bakmak ve sırtında taşımaktır. Bunlar batılı kurum ve kuruluşları teskin ederek, emirlerinden çıkmadığımızı, uluslararası sistemin bir parçası olduğumuzu tekrar tekrar teyit ederek bağlılıklarını bildirerek ne bilge kişi olduklarını, ne büyük diplomat olduklarını “monşer oğlu monşer” olduklarını göstererek emsalsiz hizmetler sunuyorlar. Halk kim,” gitsin pasta yesin…”
Meseleye bir de şu noktadan bakmak lazımdır: Her iş bir sistem dâhilinde yürür. Sırf kural adamı olmak hareketi inkıtaa uğratır. Ülkeyi yerinde saydırır. Hiç bir icraat çıkmaz. Mühendis kafası proje ve icraatı birleştirmiş bir mantık taşır. Tabiat kanunlarının bile her zaman her yerde geçerli olmadığını bilir. Kuralla icraat arasında bir dengenin kurulmasına hareketin öne çıkmasına çalışır. Gerçekte böyledir. İş yapmayan projenin, icraatı olmayan fikrin ne kıymeti olabilir ki? Tarih boyunca birçok yaldızlı sözlerin içi boş balon oldukları esas işin “ kişinin aynesi iştir lafa bakılmaz” düsturunda gizli olduğunu bilir.
Türk Dışişleri bürokrasisinin yeniden düzenlenmesi, en başarılı ve aktif, kamu ve özel sektör yöneticileri ve fikir adamları arasından; en iyi seçimin yapılması makamlara atanması gereklidir. Bizce “Torba Yasa”daki bu düzenleme doğru olmuştur. Dış İşlerine halkın güven kazanması bizzat güvenilir adamların bulunması ve görevlere getirilmesiyle mümkündür. Bürokratik yol, asırlar boyu emirber neferler yetiştirerek Türkiye’yi yerinde saydıracaktır. İşe uygun adam prensibi Türkiye’nin önünü açacak, vizyon kazandıracak halka güven verecektir. Türk dış politikasına sıçrama yaptıracaktır.

AKİL ADAMLAR

Hükümetimiz devletimizi yıllarca uğraştıran Kürt sorununu çözmek için bir program ortaya koydu. Bunu uygulamak için tarihin en cesur adımlarını ciddi riskler alarak başlattı. Hiçbir liderin cesaret edemediği; hatta ileri geri konuşmanın imkânsız olduğu mayınlanmış alanlara el attı. Kürt meselesini kart kurt sorunu olarak gören kimi Cumhuriyet ideologlarımız artık iflas etmişti. Söyledikleri sözler bu çağda kendilerini sıfırlayacak bir hal almıştı. Kimi askeri söylemler ve asarız keseriz tarzındaki yaklaşımlar, yangına benzinle gitmek etkisi yaratarak; soydaşımız, ırkdaşımız, akrabamız ve dindaşımız olan Kürtleri çok rencide ediyordu. Kürtlerde devletimize karşı bir soğukluk hâsıl olmuştu. Bu soğukluk zamanla yabancılaşma hissine ve kopuşa yol açacak noktaya gelmişken hükümet bu yaraya el attı ve cesur bir çıkış yaptı. Vatandaşlarımızdan, soydaşlarımızdan esirgeyecek neyimiz var ki bir onları dinleyelim, bakalım ne istiyorlar var olan bir şeyimiz varsa, paylaşalım ve verelim dedi.

Önce halkımızın niyet ve düşüncelerini anlamak için empati yapmalıydık. Bunu yapmak için itibarlı, sözüne ve özüne güvenilir insanlara ihtiyacımız vardı. Düşünüldü dendi ki bu ülkede taraflara söz anlatacak yeteri kadar memleket evladı vardır. Bunlar önce karşı tarafı anlamalı; daha sonra bu anlayışa göre ikna edecek bir yol haritası çıkartmalıdır.

Akil adam “şu olmalıydı, bu olmalıydı, şu olsa daha iyi olurdu” tartışmaları işin bir yönünü teşkil eder. “Akil adamlar kimle ne konuşacak, nasıl bir tutum benimseyecek, kimlerle görüşecek, ben olsam öyle değil böyle derdim” gibi değerlendirmeler işin başka boyutunu teşkil eder.

Ama.

“Akil adamlar, haindir, bunlara güven olmaz, konuşulacak ne var ki? TSK’ ya güvenmiyor musunuz? TSK terörün beynini dağıtmışken, teröristlerin beli kırılmışken böyle işlere ne lüzum var? TC tarihte isyanları bastırırken hangi yöntemi kullanmışsa bu gün de aynı şey geçerlidir. ABD’yi görmüyor musunuz? Her yerde hasımlarını öldürerek sindiriyor! Akil adamlar fikri de nereden çıktı? Bunlar Türkiye’nin bölünmesini konuşan satılmışlardır. Zaten ben onu evvelden beri tanırım; hainin tekidir. Ne söyleyecek ki, ne söyleyeceklerini biliyorum! Arife tarif gerekmez. Bunlar devletin bölünmesini meşrulaştırmak için kaldırım taşlarını dizen zavallılardır.”

Bir de bu şahıslar için geriye doğru geçmişini kurcalayarak, konuşma ve yazılarından cımbızla çekerek oluşturulan anlam saptırmaları onur kırıcı nitelendirmeler, yazılarının bir altından bir üstünden toplanarak bir araya getirilen onur ve şevk kırıcı söz, yazı ve eylemler hakikaten çok üzücüdür.

Bir insanı dinlemeden, anlamadan peşinen idama mahkûm etmek, sonra “önce seni bir asalım; sonra suçun neymiş düşünürüz”, demek gibi bir şeydir…

Kimse Hükümetin icraatını beğenmeye mecbur değildir! Hiçbir icraat her şeyi ile tutarlı ve doğru değildir. En doğru kararların bile onlarca mahzurlu tarafları sayılabilir. İcraatın hatalı taraflarını saymak teklif ve önerilerini getirmek ayrı bir şeydir. Kişilerin şahsiyeti ile oynamak, belden aşağı vurmak ayrı bir şeydir.

Bizce Türk medyası ve muhalefeti akil adamlar konusunda sınıfta kalmıştır. İcraatın sonunu görmeden insafsız bir eleştiri yağmuru başlatmış, ipe sapa gelmez bir mantıkla bu çalışmayı sekteye uğratmak için çalışmıştır.

Yanlış yapmıştır.

ERGENEKON DAVASI VE SONUÇLARI

ERGENEKON DAVASI VE SONUÇLARI 11 Ağustos 2013

Ergenekon davası dolayısıyla birçok general toplandı, TC tarihinde ilk defa bir Genel Kurmay Başkanı hapse atıldı. Ordu içinde, sivil bürokrasi ve sivil toplum hareketleri içinde örgütlenmiş bir gizli teşkilatın varlığı deşifre edildi. Bunların yapmış olduğu kirli iş ve eylemler ortaya çıkarıldı. Bu örgüt bu iş ve eylemlerini istihbarata karşı koymak kapsamında yapmış olsa, yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye’deki faaliyetlerini bertaraf etmek için çalışmış olsa, yurt dışına çıkıp, yabancı istihbarat örgütlerine karşı örtülü operasyonlar yapmış olsa hiç kimse bunlar hakkında dava açmazdı. Nitekim 12 Eylül’den sonra Ermeni terör örgütlerini sindirmek için yapılan karşı operasyonlar için hiç kimse Kenan Evren’den hesap sormamıştır.

“Rejimi ve devletin resmi ideolojisini korumak için kendi vatandaşlarına karşı örtülü operasyon düzenleyen ve bunu bir gizli örgüt yolu ile yapan, sağ ve sol iç terör örgütlerini kontrol eden, kimi zaman yaptıkları işlerde ifrata ve çelişkiye düşen, infaz timleri kurarak faili meçhul cinayetler işleyen bir örgütün varlığı kabul edilemezdi”. Mızrak çuvala sığmıyordu. Yaptıkları yanlış işler, gözünü kırpmadan işlenen cinayetler yüz kızartıcı hal almıştı. Bu yanlış teşkilata ve bu yanlış işlere son vermek gerekiyordu. İşte Ergenekon davası ve operasyonu böyle ortaya çıkmıştı.

Devletimizin azimkâr çalışması, cesaretli ve dirayetli kararlar alınması neticesinde bu örgütün üzerine gidilebildi, yanlış işlere karışmış olanlar tutuklandı, yargılandı ve gereken cezaya çarptırıldı. Buraya kadar her şey normal gitti ve yapılanlar hakikaten yüksek bir başarıyı ortaya koydu. Ama yargılama sonucunda öyle sonuçlar ortaya çıktı ki adalete güveni zedeleyecek, cezalar çok oldu bir genel af gerekir gibi onlardan özür dilermişçesine konuşmalar yapılmaya başlandı. Bu durum yargılama ve devletin gücüne ve heybetine olan güveni zedeleyecek noktalara ve konuşmalara vardı.

Esasen adli ve hak mevhumunu kapsayan suçlarda; suç sübuta erdiği andan itibaren kanunda öngörülmüş olan cezaları verirsiniz. Toplumun adalete susamışlığını ve adalet duygularını tatmin edersiniz. Bunu yaparken bile benzer cezalar ve suç kavramlarında bir ceza hiyerarşisi olmalıdır. Çok daha kötü bir işe az ceza daha hafif bir suça çok ceza verirseniz; yanlış uygulamalar toplumda rahatsızlık uyandırır. Siyasi suçlarda, hakaret hariç objektif bir kritere göre değerlendirme ve cezalandırma yapılacak ölçü bulmak, cezalandırma hiyerarşisi temin etmek çok zordur.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde Ergenekon Davası yargılamalarının adalet hissini tatmin ettiğini söylemek güçtür. Cezalandırmada kantarın topuzu kaçmış gibi gözükmektedir.

Siyasi suç ve cezalandırmalarda ölçü kaçırılırsa tarih karşısında adalet sistemi haksız duruma düşer. Verilen cezaları yargılar, sistem kendi kendini mahkûm etmekten kurtulamaz. Nitekim Kanuni gibi bir padişah dahi Şehzade Mustafa’nın idamından ötürü tarihen adalet duygusunun af kabul etmez cezasına çarptırılmıştır.

Menderesi asanlar veya 12 Eylül askeri mahkemeleri o günün şartlarında alkışlanıyordu. Ne oldu!? Bu gün o mahkemeler haksız duruma düştüler ve hâkimlerinin ismi bile telaffuz edilmiyor. Çocukları soyadlarını değiştirerek, babalarının adını söylemekten utanarak yaşıyorlar.

Evet, Ergenekoncular” 80 seneden beri milletin diniyle diyanetiyle oynadılar, İslam’ı hafife aldılar. Bir Atatürkçü düşünce sistemi diye bir şey tutturdular. İdeolojik paranoyaya düştüler, Milleti şekillendirmeye kalktılar. Düzeni oportinist ve makyevalist metotlarla şekillendirdiler. Çok haksız işler yaptılar.” Kabul. Ama bu kadar ceza olmaz.

Her karar hukuk tarihi açısından veya geçerli hukuka göre isabetsiz bulunabilir. Delilerin değerlendirilmesinde hata yapılmış olabilir, ancak adalete güveni zedeleyecek sonuçlara yol açmayacak bir yol ve metot bulmak gereklidir.

Zaten bu dava kapsamında yargılanan paşalar yaşlı, 8-10 er onar sene ceza verirsin temyiz memyiz derken bir 3-5 sene daha geçer. Bu zatlara siyaset yap desen yapamazlar. Soğukkanlı bir cezalandırma ve makul bir şey yapmak gerektiğini değerlendiriyorum. Hâkimler önlerine konan yasalara göre hüküm verirler. O kalıpların dışına çıkmaları istenmez ve tersi bir zihniyetle hareket etmeleri doğru olmaz. Keyfi karar vermeleri, gücünü kanunun lafzından almayan hükümler vermeleri yanlıştır. Bu nedenle onların önlerine konan yasaların çok iyi kanunlar olması gerekir. İşte burada yasal otoriteyi tesis etmek hukuki otoriteyi isabetli kararlar almaya zorlamak siyasi otoritenin yapıcı, yaratıcı teşvikleri ve yeni yasal düzenlemelerle önünü açmasıyla olur.

Yeniçeri isyanını yeniçeri gibi bastırırsan başka bir yeniçeri de seni bastırır. Bu budur. Etme bulma dünyasıdır. Anlıyorum. Bu adamlar Müslüman Türk milletine kan kusturdular. Ama Müslüman adaletle hükmeder. Adaletle hükmeder…

Devlet Bahçeliler ve Kılıçdaroğulları bir figürdür. Onlardan fazla bir şey bekleyemezsiniz, onlar çare ve politika üretemezler, Onların fonksiyonu yardımcı siyasi oyuncu gibidir. İddiası yok. Hedefi yok. Söylenenleri yapar. Büyük görevlere talip değildir. Zorla verseniz almaz. Mecbur ederseniz kaçar.

Neticede siyasi temenniler, siyasi öfkeler, hukuk sistemi ile adli karara dönüşürse adalet sistemi yara alır. Siyasi suçların cezası siyasi olmalıdır. Bir kanun çıkartılarak sürgün mürgün gibi cezalar verilebilir. Zaten bu zatlar siyasete müdahale etmişlerse veya edebilmişlerse daha önce devlet tarafından kurulmuş bir örgüt (Ergenekon ) üzerinden ve daha geçen ay İç Hizmet Kanunu’nda yapılan değişiklikle ortadan kaldırılan 35 maddeye göre müdahil olmuşlardır. Aslında bir yönüyle düşünülürse yaptıkları işlerin yasal ve hukuki bir temeli de vardır. Kaldı ki Genel Kurmay Başkanı’na terör örgütü yöneticisi derseniz, onunla 3 yıl beraber çalışan hükümetin yaptığı bütün askeri operasyonları şaibeli hale getirirsiniz. PKK ile yapılmış mücadeleyi terörize yöntemlerle yapılmış gibi göstermek hatasına düşmüş olursunuz.

Generallere verilecek en ağır ceza onların rütbesini erliğe düşürmektir. Bütün nişan ve imtiyazlarını geri almaktır.(Tabi cinayet işlemiş ve eli kana bulaşmış insanlara hukuk sistemi içinde ceza verilmelidir.)

Sonuçta bu karar hukuk vicdanına zarar verebilir. Yargıtay’ın düzeltmesi temenni edilmeli, siyasi otorite siyasi suçlara karşı siyasi kararlar alarak sisteme hâkim olmalıdır. Bizce Af getiririz mantığı mantık değildir. Daha peşinen diyorsunuz ki bu cezalandırma olmadı, içimize sinmedi, kararlardan biz de memnun değiliz, cezalar çok olmuş, abartılı cezalar verilmiş, yapılan yanlışı düzeltelim. Bizce cezalandırmaya mesnet teşkil eden yasalarda bir kusur var. Bu noktaya dikkatleri sarf etmek lazımdır. Bunları kurtaralım derken, başka suçluları da kurtarmak ve genel bir af getirmek mecburiyeti hâsıl olmadan işi çözmek gerektiğini değerlendiriyorum.(Sık sık yapılan aflar toplumdaki adalet duygusunu felç ediyor, suçlular üzerinde yeterli nedamet duygusunun oluşmasına mani oluyor.)

Bu işlere ön ayak olmuş olan İstanbul sermayesi ve Kartel Medyasının hesaba çekilmesini önleyecek kadar abartılmış cezalar verilmesi, onların suç ortaklarının hesaba çekilmesi yolunu tıkayabilir. Bu mahzurların hızla giderilmesi ve bu işin iş dünyası ve medya ayağının ihmal edilmesi halinde darbeci zihniyetin Gezi Olayları gibi sudan bahanelerle tertiplenmesi her zaman mümkündür. Bu nedenle gücün hukuki, ahlaki ve itidal prensipleri dâhilinde herkese şamil bir biçimde kullanılması adalet hislerinin ve devletin emin olduğuna dair inancın güçlenmesini sağlayacağı açıktır. Bizce suçun diğer kanatları bu işten muaf tutulmamalıdır.

Ayet bize; “güç elinde iken öfkesine hâkim olanları müjdele” diyor. Kuran, “düşmanla savaşta bile aşırı gitmeyin” diyor. Haddi aşanlar, ölçüyü kaçıranlar hep uyarılıyor. En güçlü anınızda en zayıf bir ana geçmiş olabilirsiniz. Siz bunu bilemezsiniz. Kudret ve güç baki değildir. Bu nedenle gücü ihtirasla ve kinle, intikam duygusuyla kullanmak her zaman çok yanlış sonuçlar vermiştir..

Biz şunu diyoruz; cezalandırmada ölçü kaçırılmışsa bu zatların cezalandırılmasını en çok isteyen biri olarak ben rahatsız olmuşsam, millet de rahatsız olur. Eğer millet bu cezaları onaylıyorsa, vicdanlarda yerini buluyorsa Türk milleti adına hüküm veren mahkemeler doğru karar vermiştir. Ben de yanılmış olabilirim. Gizli bir kamuoyu yoklamasıyla bu durum tespit edilebilir.

Etrafa soralım, bakalım kaç kişide kaç kişi oh olsun iyi oldu. Bu adamlar bunu hak etmişti. Diyecek ve vicdanlar yatışacak. Çünkü cezalandırmada bir ölçü de şudur: Adalet yerini buldu. Oh olsun! Kelimelerinin arkasında yüklü olan; vicdanların yatışması kriteridir.

Bizim vazifemiz her şart altında doğru olanı söylemektir.

Milletin ekseriyetinin uzun tarih süreçleri boyunca tasvip edeceği kararların verilmesini sağlamalıyız.

Bizim millet enteresan bir sağduyuya sahiptir. Yanlışı ve aşırıyı tasvip etmez. Allah’ta Kuran’da bize itidali ve sabrı tavsiye ediyor. Hataları ve yanlışları düzeltmezsek; aramızda adaletle ilgili en kesin hükmü cenabı Allah ahrette verecek olursa bizde kaybederiz.

ERGENEKON DAVASININ DIŞ SONUÇLARI

ERGENEKON DAVASININ DIŞ SONUÇLARI 17 Ağustos 2013

Ergenekon Davası’nı sadece iç dava süreçleri ve siyasi bir yargılama olarak değerlendirirsek gerçeğin bir kısmını gözden kaçırmış oluruz. “Bu günkü dünyada ticari işlerle ilgili kavramlar ve finans kararları bile bir sistem tarafından bu sistemin kurucuları tarafından alınmaktadır. “Türkiye gibi “Ortadoğu’nun Asya ve Avrupa’nın kesişme yolları üzerinde bulunan, herhangi bir tesire maruz kaldığında domino etkisi yaratarak bütün küresel dünya sistemin çökmesine sebep olacak kadar önemli bir ülkenin salt iç meseleleri bile küresel sorundur.” Dolayısıyla Ergenekon yargılamaları hem iç sistem hem de dış sistem açısından çok önemlidir.

Batının temel ideolojik hareket biçimi kaos ve denge/ çatışma ve işbirliği tarzında şekillenmektedir. Batı dünyasının karar alıcıları için; kendi dışındaki dünyada kurmuş oldukları sistemin tehditle karşılaşmadan sürdürülmesi için, tehditler daha oluşmadan bertaraf edilmesi gereklidir. “Tehdit oluşmuşsa iç denge içinde yeni ittifak modelleri tasarlanır. İç sistemde taraftarlarını kaybetmiş karar alıcıların değişmesi için iskambiller yeniden karılır.” Çıkan sonuca göre yeni bir konsept ortaya konur.

Batının; İslam coğrafyasındaki karar alıcılara karşı temel hareket tarzı, değişmeyen prensibi şudur. “Sadakat ve İslam’ın başarısızlığa mahkûm edilmesi prensibi…” Bir yönetim ne kadar kötü olursa olsun, halkına karşı ne kadar zalim olursa olsun batı açısından hiç bir önemi yoktur. Hatta yönetimi daha fazla itaate ve sadakate zorlamak için bu suç kaynakları iyi birer tehdit ve zorlama aracıdır. (Batı İslam dünyası liderlerinin dürüst olmamasını özellikle arzu etmektedir. Ne kadar hırsızsa o kadar iyidir.) Dolayısıyla iş başındaki yönetimin suça bulaşması, yolsuzluk gibi suçları şantaj yapmak bakımından iyi birer kozdur. Batı dürüst olmayan hırsız yöneticileri özellikle sevmektedir. Bunların suç dokümanları ellerinde olmak kaydı ile iktidara gelmelerini istemektedir. Dolayısıyla sadakat prensibi gönüllü sadakat ve zorlanarak yola getirmek şekli ile iki biçimde uygulanmaktadır.

İslam’ın başarısızlığa mahkûm edilmesi projesi iki eksende yürütülmektedir. Birincisi İslam’ın küçük düşürülmesi, terörizmin ve tahammülsüzlüğün kaynağı olarak gösterilmesi, bu eksende ilkel, tolerans kültürü olmayan, kadın haklarının ihlal edildiği, vahşi, dini inanç ve tutumunda radikal bir çizgi üzerinde olduklarına dair inanç dokusunun yaratılması ve bunun için delil toplanmasını içermektedir. Bunu başarmak için İslam coğrafyasında türlü tarikat ve mezhepler arasında çatışmanın körüklenmesi, bunlara İslam’ın özüne aykırı fikir ve felsefeler verilerek çatışmanın tahrik edilmesi, uzlaşmaz zeminlerin yaratılması prensipleri ekseninde uygulanmaktadır.

İktidara gelmiş İslami parti ve gurupların başarısızlığa mahkûm edilmesi için ticaret ve ambargo dâhil her türlü baskı aracının kullanılması, toplumda iktidarın karşılaması mümkün olmayan beklentilerin yaratılması ve kontrol ettikleri guruplar üzerinden memnuniyetsizliğin tahrik edilmesi yolu ile iktidarların dize getirilmesi, kendileriyle uzlaşmadıkları takdirde alaşağı edilmesi ve yerine hazırladıkları başka birinin getirilmesi batının çok sık uyguladığı iktidar değiştirme metodudur.

Saddam gibi Kaddafi gibi liderleri uzlaşmayı müteakip iktidara getirdiklerinde İslam’ı en kütü şekilde temsil etmeleri, nepotizme bulaşmaları, komşularına karşı savaşmaları için tahrik ettikleri, kendi halkına karşı deli dana gibi, eski despotları(Neron’ları) aratacak muamelelerde bulunmaları istenmekte ve o yönde tahrik edilmekte, paraları batı bankalarında tutularak her an el koyulacağı korkusu ile istedikleri icraata zorladıklarını görüyoruz. Bu yolla batı bankalarının defalarca İslam coğrafyasına ait paraları batırdıklarını el koyup vermediklerini ve çaldıklarını biliyoruz.

Bu yolla da İslam coğrafyası iktidarlarını kontrol edemedikleri takdirde bu defa askeri darbe veya bizzat askeri müdahalede bulundukları bilinmektedir. Batı için ahmedin mehmedin hiç bir farkı yoktur. Yeter ki adamları olsun. Emirber nefer olsun sözlerinden çıkmasın! Yeter. Batı için İslam coğrafyasındaki insanların insan olarak bir değeri de yoktur. İslam coğrafyasındaki ölüm vakaları iç harpler, idamlar, çatışmalar sayısal olarak ifade edilir. Böcek öldürmekten farkı olmayan istatistikî bir bilgi olarak kayıtları tutulur. Bu rakamlar her hangi bir insani duygu ile elde tutulmaz, baskı altına alacakları iktidarları dizginlemek için done olarak tutarlar.

Batı çıkarına olmayan, kurduğu küresel sisteme itiraz eden bölge, lider ve halkları istikrarsızlık kaynağı olarak görür. Oralarda bir kuşun kanadının incinmemesi, mutluluk endeksinin en yüksek seviyede çıkmasının önemi yoktur. İstikrarsızlık kavramı onların çıkarına ters düşmekle eş anlamlıdır ve mutlaka ders verilmesi gereken alan olarak mütalaa edilir.

Batının felsefi zihniyet dünyası böyle olduğu için Ergenekon içinde işbirliği yapacakları şahıs ve adamları bulmaları bunları iktidar alternatifi olarak kullanmasalar bile mevcut iktidarı zayıflatmak ve edilgen duruma getirmek için çift yönlü oynayacaklarından şüphe edilmemelidir.

Ergenekoncuların iktidar mücadelesinde en büyük hataları bizce şu olmuştur: Batılı değerleri benimsedikleri için batının her zaman kendilerine sıcak bakacağını düşündüler. Batının çıkarlarına ters düşmelerine rağmen, yaşama tarzı dolayısıyla, İslam’a karşı olmaları dolayısıyla, kendilerini tercih edeceklerini değerlendirdiler. Batı için önce çıkar; sonra bu uğurda ilkesizlik ve daha sonra her hangi mantığı olmayan değer yargılarının mücadelesi gelir.

İşte bu nedenle Ergenekoncular ve onların derin bağlantıları, İstanbul sermayesi, kartel medyası da bir düzene koyulmalı bu noktada azim ve kararlılıkta zaafa düşülmeden hareket edilmelidir. Esasen işin can alıcı noktası burasıdır. Küresel soyguncuların temas noktası da burasıdır. Bunun için Ergenekon ekibinin dış bağlantı yolları tıkanmalı, siyasete karışmamak şartı ile geçmiş hizmetler de göz önüne alınarak köşelerine çekilmeleri temin edilmelidir.

AKP iktidar şunu bilmelidir ki başarısızlık halinde iktidarın şahsı manevisinde İslam’ın başarısızlığa mahkûm edilmesi projesi gerçekleştirilecektir. Bu işi Erbakan Hoca’ya yapamadılar. Başarısızlığa mahkûm edemeyeceklerini anlayınca iktidardan el çektirdiler. Mısır’da Mursi’nin başına gelen hadise Erbakan’ın düşürülmesiyle aynı mahiyettedir. Müslüman kardeşler iktidarının kökleşeceğini anladılar ve başarısızlığa mahkûm edemeyeceklerini değerlendirdiler. Darbeyi destekliyorlar.

Türkiye’de siyasal İslam’ı başarısız kılmak için AKP nin iktidara gelmesine göz yumdular, başarısız kılamayınca şimdi nasıl götüreceğiz diye kara kara düşünüyorlar. Onların senaryosunda Türkiye’nin iç harbe sürüklenmesi Ortadoğu’da bölgesel savaşların çıkması planını var. Bu planı yürürlüğe koyamıyorlar. Bu defa kardıkları kartları geri toplamaya çalışıyorlar, o da olmuyor. Galiba batı zeval çizgisine geldi.

KADDAFİ /LİBYA /HALK AYAKLANMASI

KADDAFİ /LİBYA /HALK AYAKLANMASI

DELİ DANA SENDROMU 28.02.2011

Kaddafi Kral İdris’i devirdikten sonra 42 yıldan beri iktidarda bulunuyor. Bu kadar uzun süre iktidarda kalmak yüzleri eskitiyor. Liderleri rutin hale getiriyor. İktidarın karakter bozucu özelliği bir tarafa 1970 model fikirlerle 21.yy’a intibak edemiyorsunuz.

Kaddafi’nin iktidara gelmesi, iktidarda kalması, ideolojisi, yeşil kitabı, İslam sosyalizmi, mütekebbir tavırları, ABD’ye meydan okuması Rahmetli Erbakan’a yaptığı yanlış çıkış, sıra dışı tavırları dünya siyasi tarihine deli dana sendromu olarak geçecektir.

İhtilalden sonra yönetimi ele aldığında Libya’nın adını ve bayrağını değiştiriyor. Libya Halk Cemahiriyesi (yani cumhuriyetlerin cumhuriyeti=en üstün cumhuriyet!) koyuyor. Libya halkı kendisini çeşitli sıfatlarla tanımlıyor. Muherniç: palyaço, şarlatan. Matuh: çılgın, kaçık, mecnun-ı libi: Libya’nın manyağı… Birde soyadından tecessüm eden bir lakabı var ki Kazzafi; kan fışkırtan, kan kusturan rejim. Libya halkının bir kısmı onu tavırlarıyla Musollini’ye bazıları da Neron’a benzetiyor.

Esasen bu rejimler Cum melekiye’dir. Cumhuriyetçi saltanat rejimleri, ölçüsüz ve kuralsız rejimlerdir. İktidara getiren devletlerin çıkarları dışına çıkmadığı müddetçe, halkına neyi reva görürse onu yapmakta serbest olan hukuk dışına çıkartılmış rejimlerdir.

Kaddafi normalde sürekli istikrarsız ve sürekli çelişki içinde bir adam. Kendi halkına da güvenmiyor. Hasan Sabbah gibi bir silahlı örgüt kurmuş kendi halkını bu örgüt üzerinden baskı altında tutuyor. 1978’de paralı askerleri ve lejyonerleri Mısır’dan getirmek istemiş ülkesinin Mısır’ın kontrolü altına gireceğini düşünerek bundan vazgeçmiştir. Bir ara Enver Sedat’ta bu zatın çılgınlıklarından bıkmış bir ara Libya’yı işgal etmeye teşebbüs etmiş, ancak bölge düzenini kuran İngiltere buna müsaade etmemiştir.

Bir liderin iktidarda kalma arzusu anlaşılabilir, ancak bunu hiçbir kurala ve kaideye bağlı olmadan sürdürmeye çalışması, halkına güvenmemesi, kendini koruyacak bir silahlı guruptan başka hiçbir unsura müsaade etmemesi ve devletin ordusunu kara birliklerini ortadan kaldırmış olması af edilecek gibi değildir. Şahsi emellerini ve iktidar hırsını milletin bekasından önce gören bu anlayış sıkışınca kesenin ağzını açıyor, halka para dağıtıyor. Hedefe giden her yol meşru…

Bu gibi ahlaksız yöntemler iktidarda kalmayı çoğu kere mümkün hale getiriyor. Bu durum bütün dünya tarafından da kanıksanıyor. Bu noktada hem batı istihbarat örgütlerinin hem de ahlaki değerleri savunduğunu söyleyen batılıların büyük günahları bulunmaktadır. Şöyle ki; Bu tür liderler çoğu kere halkın parasını çarçur etmekte delice projeleri finanse etmekte adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Bu paraların batılı bankalarda tutulması, kendi halkını soyan liderlerin aldıkları rüşvet ve komisyonların bu bankalarca güvence altına alınması hırsızın suç ortağının kimler olduğunu göstermesi açısından ilginç bir çelişki oluşturuyor. Batı her zaman ve her yerde ahlaki değerleri savunduğunu söylerken, çıkarları uğruna etik kuralları ve ahlaki ilkeleri çiğnemekte tereddüt etmiyor. Batı dünyasında şöyle bir söz vardır. ”Bu doğuya yakışır diye” Aslında bu söz batıya daha çok yakışıyor.

Mesela Kaddafi denilen bu manyağı iktidar getiren ve orada tutan İngiltere ve İtalya’dır. Berlusconi’nin Roma şehir merkezine kurulmasına müsaade ettiği Kaddafi çadırları, manken kızlara verdirdiği İslam dini konferansları hafızalarımızda yerini koruyor.

Gene D-8 Projesi’nin mimarı olan Sn. Erbakan Libya’ya gittiğinde karşılaştığı yüz kızartıcı muamele hafızalarımızda canlılığını koruyor. O esnada Libya’da yayınlanan Şems Gazetesi Türk Başbakanı ülkesinde yönetime hâkim değildir diye bir yazı yazıyor. Dolayısıyla onu zor duruma düşürme işini de Kaddafi yapıyor. Acaba onu yıpratma görevini Kaddafi’ye kim vermiş olabilir? D-8 Projesi’nden en çok kim rahatsız olmuşsa muhtemelen o yaptırmış olabilir. Kaddafi bununla da kalmamış kendisini İslam kahramanı, İslam savaşçısı, Siyonizm’e karşı savaşan cephenin başkomutanı ilan etmiş Milli Görüş Lideri Erbakan’ı da yardımcısı olarak taktim etmiştir. Haddini bilmeyen bir dangalak…

Kaddafi’nin en önemli özelliği şudur: Öngörülebilir bir çılgınlığı vardır, mütekebbirdir. Megelomandır. Mesela Saddam’ı da Kaddafi’yi de iktidara getiren İngiltere’dir işi bittiğinde başkalarına idam ettiren de İngiltere’dir. Kaddafi’nin Sirtre Körfezi olayında nasıl bir megeloman olduğunu gördük, ABD’ye kafa tutmanın ne olduğunu öğrendi. Şimdi çıkmış o binanın önünden halkına fareler, esrarkeşler diye hitap ediyor, onları itham ediyor. Kendi suçunu başkalarına atıyor.

Bir taraftan da diyor ki (veya dedirtiyor ki) “Libya’yı Türkiye’ye ve İtalya’ya kaptırmayacağız”. Halkının çoğunluğu Türk kökenli olan bir ülke, Garp Ocakları, Şeyh Sunisi’lerin memleketi. Türk Kurtuluş Savaşı’na yardım etmiş bir millet. Atatürklerin çarpıştığı ülke, Türkiye’nin batı ucu… Bu ülkenin Türkiye’den ayrısı gayrısı olabilir mi?

Libya hadiseleri gösteriyor ki en istikrarlı ülkelerde kargaşa üç öğün yemek uzaklığındadır.

Sonuç:

Libya dünya petrollerinin %1-3’ünü (yıllara göre) üretiyor. Çok kaliteli bir petrolü var. Bu kaynaklar kısılsa dahi S. Arabistan üretimi %4 artıracağını söyledi. Dünya petrol arzında bir sıkıntı yaratacağı düşünülmemelidir. Kaldı ki Libya petrolünü daha çok Almanya ve İtalya kullanıyor.

Kaddafi şimdiye kadar İngiltere ve İtalya’nın desteğini alıyordu, ABD’nin baskısına bu ülkeler direnemez. Libya’da iktidarı teslim alacak bir ordu gücü ve ordu yoktur. Bu çılgın adamın kendi halkına kan kusturmaması için gerekirse Türkiye tek başına harekete geçmelidir. Bizce bir dış müdahale gereklidir. BM ve NATO harekete geçirilerek müdahale edilebilir. Bu işin bir yolu bulunmalıdır.

Halkla yüzgöz olan hiçbir lider iktidarda kalamaz. Bunu anlamak için küstah bir karakterden makul bir zihniyete geçmek gerekir. Öngörülebilir bir çılgının ne yapacağı belirsizdir. Libya’da ağır çekim bir intihar filmi çevriliyor. Kardeş ve akraba bu halkın daha fazla hasar görmemesi için Türkiye ABD’yi ikna ederek gerekirse tek başına harekete geçmelidir.

NECMETTİN ERBAKAN HOCA’NIN VEFATI – D-8’LER, HAVUZ SİSTEMİ

NECMETTİN ERBAKAN HOCA’NIN VEFATI – D-8’LER, HAVUZ SİSTEMİ

28 ŞUBAT 05.03.2011

Erbakan Hoca siyaset sahnesine çıkmadan önce Almanya’da Leopart tankları üzerinde çalıştığı, 27 Mayıs askeri darbesinden sonra Türkiye’ye gelip Devrim Otomobili projesini yürüttüğü ve daha sonra Odalar Birliği Başkanlığı yaptığını biliyoruz.

İş hayatına atıldığı ilk günden itibaren Türkiye’nin sanayileşmesine odaklandığını bağımsız bir iktisadi model geliştirmek ve batı ile rekabet edecek bir vizyona sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Seçim meydanlarında 100 bin tank, 50 000 uçak yapacağız dediği zaman vizyonu dar çevreler bu adam ne diyor diye küçümsemişler, kendi ufuksuzluklarını görememişlerdir.

4 kere partisi kapatıldığı halde devletine küsmedi( Milli Nizam Partisi, Selamet Partisi, Refah Partisi, Saadet Partisi), devleti hasım ilan etmedi, orduya düşmanlık etmeyi düşünmedi. Teşkilatçı kimliği, azmi ve hedefe odaklanan inatçı inancı ile mücadeleye devam etti. Gençleri iç çatışmalara sürüklemedi, iktidar hırsı ile hareket etmedi, koltuğu korumak için her yol meşrudur demedi. Devleti kilitlemedi, makul olan ne isi onu yaptı ve gitti.

Daima iyimser, daima matematik dehaya sahip bir hesap adamı oldu. Azmini hiçbir zaman yitirmedi. Allah’ın daima kendisine ve davasına yardım ettiğini düşündü. Ölümünde siyasi hasımları bile onun yüksek kişiliğini kabul etmeye mecbur kaldı. Ağır sanayi hamlesi, çağlar üstünden aşarak Batıyı aşma ülküsünü, Fatihlerin, Kanunilerin misyonunu sürdürme ülküsünün mirasçısı olduğunu düşündü. Tarihi devamlılığı savundu. Bu millet tarihte ne yapmışsa gelecekte de onu yapacaktır dedi ve bunu savundu. Bu inançla bağımsız bir rol ve modelin temsilciliğini yaparak şaşmaz bir şekilde mücadelesine devam etti. Partisi her kapatıldığında meşruiyet içinde kalarak işi sıfırdan başlayarak hiçbir şey olmamış gibi devam etti. Bu onun demokrasiye bağlılığını, meşruiyete verdiği önemi tekrar tekrar teyit etti.

En son 28 Şubat’ta bir kısım askerlerin ve Demirel’in başını çektiği Ali-Cengiz oyunu ile iktidardan indirildi. 28 Şubat’ta alınan Milli Güvenlik Kurulu Kararlarını imzalamadı. (5 gün) Bunun üzerine Demirel dedi ki: Bu kararların yürürlüğe girmesi için Başbakan imzalamasına gerek yoktur. Bu kararlar onun imzası olmadan da yürürlüğe girer. Refah-Yol iktidarının nasıl düşürüldüğü ve ne oyunlar oynandığı hafızalarımızda tazeliğini koruyor.

Refah-Yol iktidarının gayri meşru bir biçimde devrilmesi hikâyesi Türk Demokrasi Tarihine kara bir leke olarak geçmiştir bile. O dönemde Başbakan’ın İsrail ile “Tank Modernizasyonu Anlaşması’na” nasıl zorlandığını biliyoruz. İş yapmasını engellemek için ne oyunlar oynandığını yaşayarak gördük. İslam Birliği noktasındaki düşüncelerini zayıflatmak için Kaddafi üzerinden ne filimler çevrildiğini bizzat gördük. (Bu günlerde halkına kan kusturan Kaddafi’nin kimin adamı olduğu ve nasıl bir deli dana olduğu görülmektedir.)

Devletin ve milli bekanın temsilcisi olması beklenen kimi müesseseler yanlış üstüne yanlışlar yaptı. İdeolojik perspektifin dar görüşüne mahkûm olmuş kimi bilgisiz generaller onu topal ördek durumuna düşürmek için galiz küfürler içeren nice demeçler verdiler. Buna rağmen Hoca ordu ile çatışma görüntüsü içine girmedi, devlet aklının parçalı olduğuna dair bir görüntü hissettirmedi, Türkiye’de liderliğin bir bütünlük içinde hareket ettiğini söyledi. Gazetecilere Ordu ile uyum içindeyiz dedi. Mesela o günlerde bir demeç veren General Özkasnak; “Atatürk’e inanmayanlarla uyum içinde olamayız” diyerek Türkiye’de devlet zihniyetinin parçalı olduğunu, liderliğin zafiyet içinde olduğunu göstererek Türkiye’ye büyük zararlar verdi.

Daha sonra Alan Makoski’nin yazı ve konuşmaları gösterdi ki Hoca haklıymış! Pentagon’un Şifreleri’nin yazarı Türkiye’nin zihniyeti yırtık bir ülke olduğunu söyledi. Zihniyeti yırtık ülkelerin büyük devlet olamayacağı bilinmektedir. Bu tür devletlerde halk zihniyeti ile devletin resmi ideolojisi, kamusal alanı farklıdır. Tarihi devamlılığı ifade eden bir zihniyet bütünlüğü yoktur. Devlet tepeden inmeci ve baskıcıdır. Halk ilkel ve cahildir. Modernleştirme işi imtiyazlı asker ve sivil bürokratların görevidir. Halk iyinin ne olduğunu bilmez, tıpkı küçük bir çocuğa yapıldığı gibi yapılmalı ve dövülmelidir. Hâlbuki küçük çocuğu seversiniz de… Bunların mantığında sevmek kelimesine yer yoktur. Bu nedenle halk devlete yabancılaşmıştır. Halkla yöneticiler arasında tarihi devamlılık, bağımsız duruş noktasında ciddi bir ayrılık vardır. Devlet yöneticilerinin bu şaşkınlığı tarihi devamlılığı ciddi şekilde sekteye uğrattı ve halen uğratmaya da devam etmektedir.

Erbakan Hoca’nın bu ülkeye yaptığı hizmetlerin büyüklüğü şuradan da anlaşılmaktadır: İngiliz istihbarat belgeleri açıklanınca anlaşıldı ki; Kıbrıs’ın gerçek Fatih’i Erbakan’dır. Adanın tamamının alınmasını istemiştir. Bu fikrini koalisyon hükümeti başkanına kabul ettirememiştir.

Erbakan Hoca’nın fikir ve düşüncelerine Türk basını daima ambargo uygulamış, çoğu kere sözlerini çarpıtmış, bununla da kalmamış çoğu kere aşağılamıştır. Türk basınına göre Erbakan marjinal olanın temsilcisidir. Hayaller ülkesinin adamıdır. Uçuk ve kaçık fikirlere sahiptir. Matematik dehası olan bir mühendis olduğunu görmezden gelmişlerdir. Ama halkımız şaşmaz iradesiyle asıl şaşkınlık içinde olanların kimler olduğunu tespit etmiş her seçim döneminde gereken tavrı dirayetle ve basiretle ortaya koymuştur.

Hoca’nın D-8 projesi batıyı çok korkutmuştur. Bu projeyi engellemek için Türkiye’de batının lobiciliğini yapan kimi gazeteler ve gazeteciler akıl tutulması seferberliği başlatmışlar, projeyi yerden yere vurmuşlardır.

Hoca’nın iktidara geldiği zaman uyguladığı “havuz sistemi” rantiyecileri devre dışı bırakan kaynak dolaşım şemalarının gerçek bir mantık taşıdığını öyle hayali mayali projeler olmadığını uygulamaya geçtiğinde gördük. Bu şemaları ilk gördüğümde elektrik akım tabloları veya motor çalışma şeması gibi bir şey olduğunu bizzat ben de görmüş ve şaşırmıştım. Yapılanlar ortada. Yapanlar ortada…

Hocaya kötülük yapanlar esasen devlete kötülük yapmışlardır. Türkiye’nin bağımsız bir ekonomik model kurmasını engellemişlerdir. Sanayileşmesini önlemişlerdir. Bölgesel güç olmasının yolunu kesmişlerdir. Türk ve İslam dünyasının lideri olmasını önlemişlerdir. Bir İslam ülkeleri BM’si (Birleşmiş Milletleri) kurmasını engellemişlerdir.

İşin ilginç yanı tarih hükmünü daha Hoca rahmetli olmadan vermiş. Ufuksuz vizyonsuz adamları oturduğu yerden konuşamayacak kadar alçaltmış, ne büyük yanlışlar yaptıklarını tekrar tekrar yüzlerine çarpmış, batının ortaya saçtığı belgelerden sonra vatanseverliğin kimsenin tekelinde olmadığı bir kez daha teyit edilmiştir.

Sonuç: Türkiye’de devlet aklını parçalamak, liderlikte problem yaşandığına dair bir izlenim yaratmak, halkın demokratik tercihlerine itiraz etmek, tarihi devamlılıktan sapmak esas ihanet noktası budur. Devlet halkın tercihlerinin temsilcisi oluyorsa devlettir. Aksi takdirde kendi halkına karşı müstemleke idaresi gibi kalmaya mahkûmdur.

Bu düşüncelerle Erbakan Hoca’ya Allah’tan rahmet diliyorum.

JAPONYA DEPREMİ TSUNAMİ NÜKLEER SANTRALLAR

21.03.2011

JAPONYA DEPREMİ TSUNAMİ NÜKLEER SANTRALLAR 21.03.2011

Geçtiğimiz günlerde Japonya’da bir deprem oldu. Japon Adaları’nın 40-50 Km açıklarında ve yerin pek derin olmayan noktasında gerçekleşen bu deprem gerçek bir felakete dönüştü.

Bu depremden sonra meydana gelen tsunami koca gemileri, binaları kibrit kutusu gibi sürüklerken meydana gelen olayın şiddetini dehşetle ve ibretle izledik. Japonların depremlere alışmış tavırları, binaların sağlamlığı, felakete karşı gösterdikleri topyekûn dayanışma her türlü takdiri hak ediyordu. Halkın kamu otoritelerinin emirlerine harfiyen uyması, radyo, tv ve kamu duyurularına göre hareket etmesi sürü psikolojisine kapılmaması zayiatın miktarını azalttığı gibi yardımın süratle ulaştırılmasına da imkân sağlamıştır. Halkın market ve alışveriş mağazalarını yağmalamaması kendi imkânlarıyla iktifa etmesi de işin övgüye şayan ayrı bir yönünü teşkil etmektedir.

Bu kadar şiddetli bir depremde on binlerce insan araba ve bina 10 metreye ulaşan dalgaların önünde ağaç yaprağı gibi etrafa saçılmıştır. Rafineri ve çeşitli fabrikalar yanmış, nükleer santraları su basmıştır. Nükleer santralların soğutma suyu temini için deniz kıyısına veya göle yakın yerlere yapılması bir mecburiyettir. Depremle ilgili haberlere dikkat edilirse nükleer santrallerde ve yanma hücrelerinde bir çatlama patlama olmamıştır. Santrallar hasar da görmemiştir. Soğutma suyunu çeviren alanı su bastığı için devridaim durmuş yanma hücresinde ısı yükselmesi olmuştur. Buradaki yakıtın yanması kesildiğinde santral kendiliğinden sönecektir. Kaldı ki bu soğutma suyu çevrimi patlasa buradaki radyoaktif zerreler su atmosfere karışsa dahi radyoaktivite mesafenin karesiyle ters orantılı olarak azaldığı için esasen abartıldığı kadar tehlike yaratmaz. ( kaldı ki parayı çöpe atmaya karar verirseniz santralı çimento ile betonlarsınız iş biter. Kaldı ki bu kazaya uğrayan santrallerde halen çalışan personel var. )

Bu depremden sonra afet nükleer santralleri vurunca dedim ki eyvah nükleer karşıtı lobi meseleyi abartır da abartır. Pireyi deve yaparlar. Depremi, devasa dalgaları kıtaları yerinden oynatan Japon Adaları’nı yerinde zıplatan 70 santim denize batıran bu muazzam gücü görmezler, meseleyi nükleer afete indirgerler ve Türkiye’yi geri bıraktırma görevinin bedava sözcülüğünü yaparlar.

Bu gün gelen imail’lere bakarken bir zatın nükleer enerji karşıtı mantıksız ve cahilane bir yazısını okudum. Şunu düşündüm bu insan bilmediği bir mevzuda bu kadar iddialı ise Allah bu tür insanların yalanından korusun! Bakın bu zat neler demiş; Nükleer santraller radyoaktif madde yakıyor diyor hâlbuki nükleer yanma sonunda radyoaktif maddeler ortaya çıkıyor, bunların büyük kısmı da tekrar yakılıyor, buradaki sızıntı büyük ölçekli olamaz. Çernobil de aylarca santral radyoaktivite saçmaya ve çalışmaya devam ettiği için bu kadar zarar vermiştir. Onun açtığı zarar da topu topu 35 ölümdür. Eğer öyle olmuş olsa idi Ukrayna’da milyonlarca insan ölmüş olması gerekirdi. İkinci bilgisizlik noktası da şudur: Türkiye’nin yeteri kadar, rüzgâr, güneş ve jeotermal enerjisi vardır, elektriği buradan elde edelim… Bir defa tek bir nükleer santral 5 Atatürk Barajı kadar elektrik üretmektedir. Bu kadar enerjiyi 100 bin tane rüzgârgülü ile elde edemezsiniz. Ayrıca güneş enerjisi bütün bölgelerimizde iktisadi değildir, henüz gelişme aşamasındadır.

Bir de bu zat diyor ki; “Sınırlarımıza çok yakın yerlerde, ta Sovyetler döneminden kalma nükleer santraller bulunmaktadır. Ermenistan’daki Metsamor ve Romanya’daki Cernevoda santralleri sık sık arıza yapan çok eski teknoloji ile inşa edilen santrallerdir. Hele Ermenistan’daki Metsamor santrali Iğdır iline 16 km. mesafededir. Buralarda oluşacak bir arıza, ülkemizi doğrudan doğruya etkileyecektir….”

“Bizim yapacağımız şey, dünyadaki 442 ve kurulma aşamasındaki 60 santrali sıkı bir uluslararası denetimden geçirmek ve bundan sonra bu tür santrallerin kurulmasını engellemektir. “

Bir defa Türkiye eski tip teknoloji ile nükleer tehdit altındadır. Patlama çatlama olduğu zaman zarar görecektir hükmü doğrudur ancak başkasının santralını nasıl denetim altına alacağınıza dair tavsiyesi akıllara ziyan bir mantıksızlıktır. Arkadaş bununla da kalmıyor. Mevcut 442 santrali de denetleyelim diyor. Sana sen kimsin diye soran çıkmayacak zannediyor. Bu gücü ve aklı nereden alıyor anlamakta zorluk çekiyorum

Bu zat Sn. Başbakan’ı eleştirirken de başka bir mantıksızlık yapıyor diyor ki; “Başbakan’ın santrallerdeki nükleer patlamayı tüp gaz patlamasıyla kıyaslaması, bu konunun ne kadar hafife alındığının tipik bir örneğidir.”

Ölüm neden olursa olsun ölümdür. Siz öldükten sonra bunun tüpten, radyoaktiviteden veya selden olmuş olması neyi değiştirir. Kaldı ki insan için ölüm mukadder akıbettir. Kişinin kendisi bile elden ayağa düşüren ihtiyarlıktansa ölümü tercih eder. Ölüm bir mecburiyet, yerine göre bir kurtuluş ve ilahi takdirdir. Kaldı ki biz ölümden sonra dirilişin kesin olduğuna inanan bir milletiz. Dünya hayatının geçici olduğunu biliyoruz. Bunlar hiç ölmeyecekmiş gibi konuşuyorlar. Utanmazsalar nükleer santral yapmak için öncelikle depremlerin olmasını önleyin diyecekler.

İstanbul depreminden 250 kere daha şiddetli bir deprem olmuş, Japonya’nın altı üstüne gelmiş,20 bin kişi kadar ölüm olduğu tahmin ediliyor, tsunamiye kapılan 10 bin kişinin akıbeti meçhul kimi bilgisiz zatlar nükleer santrallerde patlama olursa 20 kişi daha ölürmüş onun hesabını yapıyor. Soruyorum size bu cahillik, bilgisizlik değil de nedir?

Sonuç bu gün dünya düzeninde söz sahibi olan ülkelerin hepsinin elinde nükleer güç ve nükleer yetenek vardır. Dünya medeniyetler ailesinde şerefli yerinizi alacak mısınız almayacak mısınız sorun budur?

Bana bu adamların çabası Türkiye‘yi geri bıraktırma misyonunun bir parçası olarak görünüyor.

Richter Ölçeğine göre 9 şiddetinde gerçekleşen bu deprem devasa bir afettir. İstanbul depremine göre 250 kat daha şiddetli olmuştur.

LİBYA, NATO ASKERİ MÜDAHALESİ, LİBYA TEZKERESİ

 25.03.2011

LİBYA, NATO ASKERİ MÜDAHALESİ, LİBYA TEZKERESİ 25.03.2011

Bundan bir ay kadar önce bu sitede Libya ile ilgili olarak yazdığım yazıda şunları söylemiştim: Libya manyağının işbaşından uzaklaştırılması gerekir ancak bu herif gebermeden makamını terk etmeyeceğini değerlendirmiştim. Batının bu işe müdahil olmasını önlemek için ABD ile görüşelim ve bu müdahaleyi biz yapalım demiştim.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ekseninde hareket ettiğini bölgede kaos ve denge politikasını yürürlüğe koyduğunu, bölgenin soğuk savaş sonrası düzenini değiştirmeye karar verdiğini ve bu kararına da bütün insanlığı inandıracağını söylemiş, bu nedenle Libya’daki düzen değişikliğini Türkiye’nin üslenmesi gerektiğini değerlendirmiştim.

Bu değerlendirmemin temel parametresi şudur: Türkiye uzun zamandan beri(1. Dünya Savaşı’ndan beri) Arap ve Arap Dünyası içinde yer alan Türklüğe sırtını dönmüştür, adeta bu varlığını yok saymıştır. 90 yıl kadar önce zoraki terk ettiği bu toprakları ilkel ve geri saymıştır, bazen de hasım olarak algılamıştır. Bu yanlış zihniyet çemberi devam etmektedir. Bu yanlışlık halen düzeltilememiştir. Düzeltilmelidir.

Libya öncelikle kimdir? Atatürklerin, Enver Paşaların savaştığı bir ülkedir. Şeyh Sünisilerin, Ömer Muhtarların memleketidir. Şeyh Sünisi aynı zamanda Türk İstiklal Savaşı’na destek vermiş bir kahramandır. Şayet Halifelik devam etmiş olsaydı Atatürk’ün halife yapmayı düşündüğü bir şahıstır.

Tarihi olarak Garp Ocaklarıdır. “Nefes almadan ölecek, terlemeden kazanacak” yiğitlerin savaştığı ve yerleştiği bir ülkedir. 13. yy’dan itibaren asırlarca Anadolu buraya göç ve insan akıtmıştır. Her Libyalının kanında mutlaka Türk kanı mevcuttur. Libya halkı akrabamızdır. Soydaşımızdır.

ABD Kaddafi’nin gitmesine karar vermiştir, mutlaka gidecektir. Bu durumda, bu kararın gereği doğrultusunda ABD’ye paralel bir politikanın tespit edilmesi ve kardeş Libya halkına en az zarar veren bir yöntem takip edilmesi gerekir. Bunun için ABD’nin tek başına ve direkt müdahalesinin mahzurları kendisine anlatılmalı bu rolü Türkiye üslenmelidir. Şayet Libya işgal edilecekse bunu Türkiye yapmalıdır. Biz diyoruz ki hadiselere tekaddüm etmek başkadır, hadiselerin gerisinden gitmek başkadır.

Bu konuda geç kalındığı ve doğru dürüst bir politika tespit edilemediği kanaati uyandırılmamalıdır.

Sn Başbakan diyor ki “Ben Kaddafi’ye söylemiştim git”.

Ne söylemiştin? Nasıl söylemiştin? Durumun vahametini anlatabilmiş miydin? Gereken sertlikte söylemiş miydin? Bu adam hangi dilden anlar?” Defol Ulan” demeden seni dinler mi? Bunları geçelim.

Bizim devlet yetkililerimiz şunu bilmelidir ki; Suriye, Irak, Ürdün, Fas, Lübnan, Cezayir, Tunus, Yemen, Sudan, Libya, S.Arabistan gibi devletler Türkiye’nin hiyerarşik alt seviyesini Mısır, İran, Pakistan gibi devletler de eşit seviyenin bir alt kategorisini temsil etmektedirler. Türkiye bu coğrafyada tavır ve hüküm koyduğu zaman kendi gücünün neye yettiğini bilmelidir.

Hani anlatılır bir tavuğun yumurtaları arasına bir kartal yumurtası düşmüş, yumurtadan kendi yavrularıyla birlikte bir kartal yavrusu da çıkmış, tavuk kendi yavrusuyla birlikte bunu da büyütmüş. Kartal yavrusu büyüdükçe kardeşlerinden farklı olduğunu görüyor uçmaya kalkıyormuş ama her defasında bu yavruyu tavuk anne engelliyor; “aman yavrum uçmaya kalkma sen bir tavuksun tavuklar uçamaz diyormuş.”

Evet, aynı telkinlerle biz her zaman karşılaşıyoruz: Batı bizim kulağımıza sürekli tavuk olduğumuzu söylüyor. Halkımız kartal olduğunu biliyor. İsmet İnönü devrinden beri kimi devşirilmiş yöneticiler tavuk olduğumuza bizi inandırmaya çalışıyor. Milletimiz kabına sığmıyor. Artık kendimizi ifade edecek çıkışlar yapmaya mecburuz, artık fırsatları kaçırmamalıyız. Şartlar zuhur ettiğinde, yağmur yağdığında kovanızı doldurmalısınız. Her zaman yağmur yağmaz, her zaman kova dolmaz. Bakınız Türkiye ABD ile birlikte hareket etmesin, inisiyatif ve rol almasın diye Yahudiler Sarkozky üzerinden bir emri vaki yaptılar. ABD’yi hazırlıksız ve düşüncesiz hareket etmeye zorladılar. Dolayısıyla yapılan müdahale etik olmadı, emperyal bir görünüm sergiledi. Neticede Yahudiler hadiselerin gerisinde kalmayıp önüne geçtiler. (Fransız aydınları bile dedi ki Sarkozky’in hamlesi çok acemiceydi…)

Şimdi soruyoruz? Türk devlet yetkilileri Kaddafi’ye defol git dediler mi? Demediyseler neden demediler? Bu adamın mayasını ve karakterini Türk istihbaratı niçin analiz etmemiştir. Bunun hangi dilden anladığını söylememişlerdir. Kaddafi’ye orada bir gün dahi kalamazsın: Kanuni’nin dediği gibi “orduyu hümayunu alıp seni oradan kovmaya muktedirim,“ neden denmemiştir.

Türkiye uzun zamandan beri karar tutukluğu yaşıyor. Libya hadiselerinde Türkiye’nin birbirine zıt iki yolu vardı.

1. Libya’ya karşı kurulacak koalisyona karşı koymak

2. Koalisyonla birlikte hareket etmek

Türkiye ABD’nin karar verdiği bir işte bir koalisyon kuruluşunu engelleyemez, buna gücü de yetmez. Kaldı ki bir deli danayı müdafaa etmek için böyle bir şeye gerek yoktur.

O halde Libya’nın müdahaleyi en az hasarla atlatması için ve inisiyatifin Türkiye’de olması için koalisyonun hedeflerini Türkiye üslenmeli onları bu işten uzak tutmalıydı. Yapılacaksa bir kara harekâtı bunu Türkiye yapmalıdır.

Bizce Kaddafi bir kara harekâtı olmadan gitmez. Adam çılgının teki. Saddamı’ın akıbetine uğramadan deli danalıktan vazgeçmez.

Libya olayları başladıktan sonra başarılı bir tahliye planı yapılmış ve bu plan güzel bir şekilde uygulanmıştır. Ne yapacağımız noktasında ve kararımızın ne yönde olması gerektiği noktasında biraz acemice davrandık gibi gözüküyor. Ancak fırsat yeni zuhur etmiştir. Türkiye’nin doğru kararı uygulamaya ve bunu ABD’ye kabul ettirmeye zamanı ve imkânı vardır.

Sn. Başbakan’ın ifade buyurduğu;” operasyon işgale dönüşmesin” sözünün yerine gelmesi için Türkiye müdahaleyi üstlenmeli ve ana misyonu yürütmelidir. Bu durumda Libya’nın kaynakları yine Libya halkına ait olacaktır. NATO harekâtı da kaynakların paylaşımına ve İslam coğrafyasında Müslüman katliamına dönüşmemiş olur.

Sn. Davutoğlu müdahalede prosedüre uyulmadığını söylüyor. Harekât BM denetiminde olması gerekir diyor.

Şunu biliyoruz ki BM kararları bile esnek yazılır ki içi esnek bir şekilde doldurulsun diye… Uluslararası ilişkiler teorisinin felsefi yorumları yerine reel politiğin icaplarına bakalım. NATO içinde inisiyatifi ele alarak harekâtı biz yürütelim.

Türkiye’nin önüne yeni bir fırsat çıkmıştır. Libya’nın Irak ve Afganistan’ın akıbetin uğramaması için Türkiye kara harekâtını bizzat tek başına üslenmeli, ABD’yi bu yönde ikna etmeli, İtalya ve Fransa’yı devre dışı bırakmalıdır. Bu bir işgal değil tarihin emri ve tarihin sunduğu bir fırsattır.

1991’den beri fırsatları kaçırıyoruz. 1991 ve 2003’de Irak’a kuzeyden cephe açmamak ve Tezkere Krizi hep yanlış işlerdir.

Bu defa Türkiye tutukluğu üzerinden atmalıdır. Fırsatlar Suriye’yi de kapsayacak şekilde gelişebilir.

ABD’ye kafa tutarak güç israfına gitmek yerine onun verdiği ivmeden istifade ederek bölgesel güç olmanın yolunu açalım.

HAFIZ ESAD OĞUL BEŞAR, BAASÇILIK, REFORMLAR, SURİYE’DE HALK HAREKETLERİ

02.04.2011

HAFIZ ESAD OĞUL BEŞAR, BAASÇILIK, REFORMLAR, SURİYE’DE HALK HAREKETLERİ 02.04.2011

Suriye 1918’den sonra elimizden çıkmıştır. Yönetim Fransızlara geçmiş, bir süre Fransız Mandası olarak işgal altında kaldı. 1935’de Şam’da ilk meclis açıldı. Sentetik bir Arap devleti oluşturuldu.

Batının genel Ortadoğu politikasının bir sonucu olarak; bölgelerin etnik eksende ayrıştırılması, din ve mezhep ekseninde parçalanması, rejimlerin halkın değer yargılarına zıt eksende ve tarihi duruşu ret eden istikamette oluşturulması, iktidarın azınlık unsurlara verilmesi, kendi halkına ve komşularına karşı düşmanca hareket etmesi yönünde şartlandırılmasıyla oluşmuş sentetik yapılardır.

Bu eksende Şam’da açılan meclis Arapça bilen aydınların yetersiz olması sebebiyle Türkçe açılmış ve bir süreç sonunda İngiliz istihbaratının uydurduğu bir ideoloji olan Baasçılık ülkeyi tarihinden ve coğrafyasından kopartacak şekilde devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir.

Son kaynaklara göre Suriye’nin nüfusunun %88’i Arap’tır. Bunun %6’sını Kürtler, %3’ünü Ermeniler, %1’ini Türkler, %1’ ini de Rumlar meydana getirmektedir. Türklerin nüfusu 1 milyon civarındadır. Bayır-bucak Türkmenleri Suriye’de yoğunluktadır. Kürtlerin de bizim soydaşımız olması sebebiyle Suriye ilgi alanımız içindedir. Kendi halkına yaptığı zulümlere bu iki nedenden dolayı seyirci kalmamalıyız.

Suriye’nin %74’ü Sünni,%11’i Nusayri, %10 kadarı da Hristiyan’dır. Suriye’de yönetim kasten azınlıktaki bir mezhebe ve aileye verilerek devlet daha başlangıçtan itibaren zayıflatılmıştır.

Batının Suriye politikası komşularına karşı hasmane, içte halkına karşı zalim, İslam’a karşı düşmanca olacak şekilde tespit edilmiş ve tatbik edilmiştir.

Hafız Esat rejiminin getirdiği birçok Firavun vari kanun halen yürürlüktedir. Yürürlükte olan insan haklarına aykırı ve çeşitli baskı unsurları içeren kanunlar şunlardır:

 Güvenlik Yasası ( 22 Aralık 1962) (Keyfi tutuklama ve yargılama yetkisi vermektedir.)

 Devrim Koruma Yasası ( 17 Ocak 1965 )

 Devlet Güvenliğini Sağlama Yasası ( 14 Ocak 1969 )

 Askeri Mahkemeleri Düzenleyen Yasa ( 17 Ağustos 1967 )

 Devlet Güvenlik Mahkemelerini Düzenleyen Yasa (28 Mart 1968 )

 13 Mart 1973’te kabul edilen Suriye Anayasası

 49. Sayılı Kanun ( 7 Ağustos 1980 )

 Devlet kurumlarında çalışmayı düzenleyen 39 Sayılı Kanun (15 Ağustos 1981)

49 Sayılı Kanun’a göre Müslüman Kardeşler Örgütü üyesi olmak idam edilmeyi gerektiren suçtur.

Suriye’de yaşayan yaklaşık 1,5 milyon Kürt’ten 350.000’den fazlası ülke vatandaşı sayılmamakta ve kendilerine verilen kimliklerde yabancı diye gözükmektedirler. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen kayıt dışı vatandaş statüsü burada uygulanmaktadır.

Ülkede Kürtler arasında “Ecanib” ve “Maktumin”(kayıt dışı insan) statüsünde olanların toplam sayısı 350.000’i aşmaktadır.

Suriye’de siyasi tutukluların en çok muhatap oldukları suçlamalar şunlardır: “Gizli veya yasadışı bir örgüte üye olmak, Devletin saygınlığına zarar verecek yanlış bilgiler yaymak, Mezhebi ve ırki ayrımcılığı körüklemek, Suriye’ye zarar verecek saldırgan davranışlarda bulunmak, Devlet başkanına hakaret etmek.”

Suriye mahkemelerinde gerçekleşen “yargılama süreçleri” de ayrı bir insan hakları ihlal konusudur. İnsan Hakları İzleme Örgütü HRW’nin raporuna göre 1980’lerde yargılamaların yalnızca birkaç saniye veya dakika sürdüğü, avukat tutmalarına dahi müsaade edilmeyen tutukluların isimleri sorulduktan hemen sonra cezalandırıldıkları belirtilmiştir. Adı geçen raporda bir avukatın aktardığına göre sanıklar gözleri bağlı olarak duruşma salonuna getirilmekte ve duruşmalarda avukatlar bulunmamaktadır

Sanıkların Suriye Devlet Yüksek Güvenlik Mahkemesi’nde hukuka aykırı şekilde yargılanarak tutuklandığı belirtmiştir. Ayrıca bu mahkemeler ‘sıkıyönetim valisi gibi’ hareket eden içişleri bakanlığına doğrudan bağlı olup kararları hiçbir şekilde yargı denetimine tabi değildir.

Bu gözaltı ve tutuklamalardan çoğu zaman şahısların yakınları dahi haberdar olamamaktadır. Çok az bir kısmı medyaya yansımakta ve insan hakları örgütlerine ulaşmaktadır. Özellikle ‘İslami hareketlere’ mensup olduğu iddia edilen kişiler gece yarısı gizlice gözaltına alınmakta, aileleri ise korku ve baskıdan dolayı gözaltılardan kamuoyunu haberdar edememektedir.

Suriye yönetimi, suçlu addettiği bir kişiyi ülke dışında olduğu için yakalayamıyorsa en yakınından başlamak üzere tüm aile ve akrabalarına baskı yapmaktan çekinmemektedir.

Bununla birlikte adi suçlardan (hırsızlık gibi) tutuklanan mahkûmlar da orantısız güç kullanımına ve işkencelere maruz kalabilmektedir. İşkencenin bu kadar yaygın ve meşru olmasının en büyük sebebi Suriye rejiminin işkenceyi bir suç olarak görmemesi ve işkenceyi önlemeye yönelik uluslararası anlaşmaları onaylamamasıdır.

İşkence sonucu yaşanan ölümlerde tutuklunun yakınları hiçbir şekilde bilgilendirilmemekte, Hapishane doktorları tarafından tutuklunun ‘ani bir kalp krizi’ sonrasında öldüğü rapor edilmektedir.

Özellikle 1980’lerde mahkeme önüne çıkarılmaksızın tutuklanan çoğu Müslüman Kardeşler örgütüne mensup olduğu iddia edilen sayısız Suriyeli hakkında yakınları hala hiçbir bilgiye ulaşamamıştır. 20.000 civarından insan kayıptır ve bunlarla ilgili olarak en ufak bir ize ulaşılamamıştır.

Esad yönetiminin 70’lerin başından itibaren tek adam iktidarını, muhalif hareketleri yasaklayarak hatta yurt dışına kaçan muhaliflere suikastlar düzenleyerek devam ettirmiştir.

Suriye’li yetkililerin uluslararası mahkemelerde hesap vermeleri için harekete geçerek hakları ihlal edilen şahısların itibarlarını iadeye çağırmamız gerekir.

Suriye hapishanelerinde bulunan binlerce kişiyle halen hiçbir bağlantı kurulamamaktadır. Sadece Hama katliamında 20 bin civarı insan kaybolmuş ve kendilerinden bir daha haber alınamamıştır. Resmi makamlara yapılan hiçbir başvuru da netice getirmemiştir.

Uluslararası Af Örgütü’nün yayınladığı 1983 tarihli rapora göre Müslüman Kardeşler’e mensup tutukluların kaldığı Palmira Cezaevinde 600 ile 1.000 arasında tutuklu öldürülmüştür.

Hamalı Şeyh Osman Ailesi Katliamı yüz kızartıcı cinayetlerin en firavuncası olmuştur. Bunu yapan Rıfat Esat (Beşar Esat’ın amcası) Suriye Askeri İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Gazi Kenan ile birlikte yaptığı uyuşturucu ticareti yüz kızartıcı işlerin başka bir cephesini oluşturmaktadır.

Kuzey vilayetlerde yaşayan Kürtleri tecrit etmeyi amaçlayan Arap Kemeri Projesi 1976 yılında hükümet tarafından askıya alınsa da yaşadıkları bölgeden çıkan Kürtlerin eski yerlerine dönmelerine izin verilmemiştir.

2004 yılından bir sene sonra ise Kürtlerin meşhur İslam âlimlerinden Şeyh Muhammed Maşuk Haznevi’nin öldürülmesi de gerginliği arttırmıştır. Kamışlı olaylarından önce rejim yanlısı bir din adamı olan Kürt kökenli Şeyh Muhammed Maşuk Haznevi, Kamışlı’daki olaylardan sonra rejimden uzaklaşmış ve Kürtlere kültürel hak verilmesi konusunda çeşitli açıklamalar yaparak hükümetin dikkatlerini üzerine çekmiştir.

Ancak Haznevi, Mayıs 2005’te ortadan kaybolmuştur ve yaklaşık üç hafta sonra, Haziran ayı başında Kamışlı’nın yaklaşık 270 km. güneyindeki Deyr Ez-Zor şehrinde ölü olarak bulunmuştur. Suriye hükümeti, Haznevi’nin bir suç çetesi tarafından öldürüldüğünü açıklamasına rağmen Kürtler, bunun bir infaz olduğunu iddia etmişlerdir.

Soruyorum? Beşar ESAT rejimini sütten çıkmış ak kaşık kabul edebilir misiniz? Mademki bu ülkede bu cinayetler işlenmiştir. Bu gibi insan hakları ihlalleri yapıla gelmektedir buna son vermenin zamanı gelmemiştir diyebilir misiniz?

Bir ülkeye gittiğinizde ülkeyi Lenin vari heykeller, Göbbels vari resim ve sloganlarla kaplı duvarlar süslüyorsa o ülkenin totaliter bir yönetim altında olduğuna hükmedebilirsiniz.

Suriye’ye gidenler Beşar Esad’ın resmine rastlamadıkları bir duvar görmüşler midir? Bir göz doktoru olmaktan başka bir özelliği olmayan bu şahsın hangi ilahi misyonu vardır? Hangi özelliğine dayanarak lider yapılmıştır? Niçin halkın tercihlerine göre bir yönetim kurulamamıştır? Biz diyoruz ki İslam coğrafyasının bir an önce liderlere tapma kültüründen uzaklaşması gereklidir. Şeffaf ve hesap verebilir rejimlerin iş başına gelmesi gereklidir.

Türkiye ile Suriye’nin artan ticareti iki kardeş halkın birbirinden uzaklaşmasının 90 yılında sınırların ve kapıların açılmış olması övgüye şayan işlerdir. Bunların hiç biri Hafız Esad’ın kurduğu Baas rejiminin suçlarını aklamaya yetmez.

Suriye’de iç çatışma çıktığında mülteci akınının başlaması, rejimin Kaddafi gibi aklını kaybederek güç kullanması Türkiye’yi ne yapacağı noktasında şaşırtmamalıdır. Türkiye esasen kendi halkına karşı zorbaca hareket eden rejimlere ve liderlere karşı soydaşı olan bu halkları tarihi misyonundan ve imparatorluk geleneğinden gelen devlet tecrübesiyle aklıselime davet etmeli gerekirse müdahil olmalıdır.

Libya ile ilgili değerlendirmem de de bu konuyu tekrar tekrar vurgulamıştım. Libya, Suriye ve Irak (Yemen) Türkiye’nin sınır kabul etmeyecek derecede ilgi alanıdır. Buradaki rejimler, Saddamlar, Hafız Esadlar, Firavunlar hak ve halk düşmanı zatlardır. Zorla elimizden alınan bu coğrafyalarda hükümranlık haklarımızın yeniden tesis edilmesi için ABD ile birlikte çalışmamız gerektiğini değerlendiriyorum.

Öncelikle Irak’ta meşru devlet düzeninin tesisi ve bölgenin İran’ın kontrolüne girmemesi için Türk Ordusu’nun Irak’a girmesi, Suriye’de rejimin demokratik dönüşüme uğraması için gerekirse askeri güç kullanmakta dâhil olmak üzere her şeyin yapılması gerektiğini değerlendiriyorum. ABD’nin de bu yönde Türkiye ile beraber çalışmak istediği anlaşılmaktadır.

TÜRKİYE İÇİN NÜKLEER ENERJİNİN ALTERNATİFİ YOKTUR. RÜZGÂR, GÜNEŞ, TERMİK, JEOTERMAL IVIR ZIVIR

TÜRKİYE İÇİN NÜKLEER ENERJİNİN ALTERNATİFİ YOKTUR. RÜZGÂR, GÜNEŞ, TERMİK, JEOTERMAL IVIR ZIVIR 26.04.2011

Enerji meselesine ucuzluk, kaynağın yerli olma oranı, teknoloji transferi, çevre kirliliği, ilk yatırım maliyeti, endüstriyi destekleme kapasitesi, hangi tür enerjiye ihtiyaç olduğuna dair talep, yer-arsa sorunu, enerjinin fleksibiltesi, elde mevcut kaynaklar ve tedarik imkânları, uluslararası rekabete hazırlık gibi faktörler çerçevesinde bakmak gereklidir.

Bir defa şunu bilmekte fayda var: Hiç bir şey güvenli değildir. Hiç bir madde zehirsiz değildir. Her şeyde doz önemlidir. Sabahtan akşama ıspanak yerseniz ıspanakta sizi zehirler. Güvenlik bir orandır. Güvenliğin bizzat kendisi de güvenli değildir. Çünkü ölmemek mümkün değildir.

Nükleer enerjiye atfedilen radyasyon tehlikesi ve bunun meydana getireceği toplu ölümler emsal gösterilerek Türkiye’nin önü kesilmektedir. Sıra ile enerji kaynaklarını ele aldığımızda bunlardaki tehlikenin çok çok daha büyük olduğunu açıkça görürüz: Mesela odun: Ormanda işçiler keserken ağaçların altında kalabiliyorlar, üzerlerine tomruk yuvarlanabiliyor, taşırken araçtan düşebiliyorlar, kazalarda kerestelerin altında kalarak onlarca insan ölüyor. Hızara kendisini kaptıranından, kesim esnasında yılan sokmasına kadar binlerce tehlikesi var. Mesela Kömür: Maden ocaklarındaki kazalar malum olduğu için grizu patlamasından göçüğe kadar bir sürü riskleri taşıdığı gibi maden işçilerinin ciğerini harap eden çalışma ortamını anlatmaya gerek yok. Diyelim ki petrol ve doğal gaz bunların taşınması, depolanması ve kullanılmasından doğan kazaların olmadığı bir gün gösterilemez. Her gün şofben zehirlenmesinden ölen insanlar, aracının tüpü patladığı için yanan araçlar ve canlar, mazot deposu infilak ettiği için ölen vatandaşlar, bizzat benzin istasyonlarında ve yakıt yüklü tankerlerde meydana gelen yangınlarda ölenlerin sayısı istatistik defterlerine sığmayacak kadar kabarıktır. Rüzgâr santrallerinin da riski bulunmaktadır. Gülünün kopmasından doğan kazalar, direklerin yıkılmasından dolayı altında kalan insan ve araçlar zayiat hesabına koyulmadığı için sanki tehlikesizmiş gibi gösterilmektedir.

Hiç bir enerji üretim teknolojisi güvenli değildir. Hiç bir enerji üretim teknolojisinde sıfır problem hedefine ulaşamazsınız. Bizzat ikincil enerji kaynağı olan elektrik bile çok güvensizdir. Emniyetle kullanılmadığı takdirde çok tehlikelidir. Elektrik çarpıyor diye elektrikten vazgeçebilir misiniz?

Elektriğin enerji katma değer katsayısı en az 1’e 10’dur. Her türlü araç ve gereci çalıştırmaya uygundur. Taşınması ve kullanılması kolaydır. Başka bir enerji kaynağı ile başarmanız imkânsız olan işleri yapmaya müsaittir. Elektronik teknoloji sadece elektrik akımı ile çalışmaktadır. Yani bir bilgisayarı, buzdolabını, Tv’yi kömür yakarak, benzin sıkarak çalıştıramazsınız. Bu gün için ihtiyaçların karşılanmasında en önemli talep elektriğe yapılmaktadır. Bir ülkenin toplam elektrik üretimi, bu miktarın kişi başına düşen oranı sanayileşmenin ve ileri gitmenin en önemli ölçüsüdür. Bu çerçeveden baktığınızda elektriği en ucuz nereden üretebilirsiniz ona bakmanız gerekir: Elektrik en ucuz HES dediğimiz hidrolik santrallerden üretilir. Su geldiği sürece (unutmayınız ki su geldiği mevsimlerde) türbinler döner ve elektrik üretirsiniz. Aksi takdirde su akar, beceriksizler bakar. Şunu da bilmeliyiz ki, her ülkenin akarsu kaynaklarının bir debisi ve taşıdıkları su miktarları ve mevsimleri vardır. Yatırımı yaparsınız sadece mevsiminde randıman alırsınız.

Termik santrallere gelince bunlar ister kömürle, ister odunla, ister doğal gazla çalışsın bunların ürettiği enerji kirli enerjidir. Muazzam çevre tahribatı yaparlar. Türkiye için tamamen ithal yolla karşılandığı için verimli değildir. İşletme ömürleri daha kısadır. Hammadde depoları devasa alanları kaplar, yanma tehlikesi vardır. Tarım alanlarını ve atmosferi anormal şekilde kirletirler.

Rüzgâr santralleri ise düşük verimliliği olan santrallerdir. Binlercesi bir doğal gaz santrali veya orta büyüklükteki bir baraj kadar elektrik üretemez. Rüzgâr esmediği zaman verimi sıfıra iner. Ayrıca muazzam bir gürültü kirliliği yapar. Tarım alanlarını daraltır. Çevrede yaşayan insanlarda baş dönmesi yaptığı gibi rüzgâr şiddeti verim sağlayacak alanlara kurulması gerekir. Yatırım maliyeti de ucuz değildir.

Güneş santralleri henüz gelişme aşamasında olmakla birlikte bulutlu havalarda ve gece enerji üretim verimliliği sıfırdır. Afrika’nın sıcak çöllerinde bile gündüz 50-60 derece olan sıcaklık geceleri sıfırın altında 10 derecelere kadar inebilmektedir. Buralarda bile bu santrallerin kurulmasının verimli olup olmadığı meçhuldür. Kaldı ki küçük çaplı enerji üretimine müsaittirler. Zaten güneş enerjisi bizim ülkemizde sıcak su üretiminde ve bina ısıtmasında kullanılmaktadır. Vatandaşlarımız neyin ne işe yaradığını kimi cahil aydınlarımızdan daha iyi bilmektedir.

Güneş enerjisinin diğer bir kulanım yeri olan fotovoltaik piller henüz gelişme aşamasındadır. Bu sektör geliştiği takdirde elektrikli araçların enerji miktarının bir kısmının takviye edilmesinde, konut ve iş yerlerinin bir kısım enerjilerinin karşılanmasında kısmen katkıda bulunacaktır. Şunu bilmeliyiz ki gece gündüz çalışan bir fabrikanın ihtiyacını karşılamakta güneş enerjisi geceleri bir fayda sağlamayacaktır.

Biyomas- biyogaz-metangazı gibi geri dönüşüm amaçlı yapılan, atıktan yeniden kazanıma dayalı enerji üretimi, taşıma su ile değirmen döndürmeye benzer. Bunlar sadece ek fayda sağlar, Türkiye’nin enerji politikasına temel kazandıramaz.

Enerji fiyatlarının mukayesesine geçtiğimizde şunu görürüz: Nükleer enerjinin üstünlüğü tartışılmaz:

100 liralık elektriği petrolden elde ederseniz: 70 Liraya

“ “ “ doğalgazdan “ “ 60 “

“ “ “ kömürden “ “ 40 “

“ “ “ Su (hidrolik) “ “ 8-15 “

“ “ “ NÜKLEER SANTRALLERDEN 5 LİRAYA ELDE EDERSİNİZ.

Nükleer enerji sudan ucuzdur.

Enerjinin yerli olup olmadığı kıstasına baktığınızda petrol ve doğal gazın %90’ının ithal olduğunu görürsünüz. İşin ilginç tarafı kömürü de büyük ölçüde ithalat yolu ile karşılıyoruz. Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılık oranı %72 seviyesindedir. Bu yönü ile Türkiye İran gibi nükleer enerjiyi zenginleştirme dâhil bütün aşamaları kapsayacak şekilde planladığı takdirde tamamen yerli bir kaynağa sahip olacaktır. Nükleer enerji yerli enerji demektir. En ucuz enerji demektir. Devamlı enerji demektir. Cari açığı kapatan enerji demektir. Bol enerji demektir. Kesilmeyen enerji demektir.

Nükleer santraller ana baz (temel) santrallerdir, kesintisiz 24 saat 24 ay 24 sene durmadan enerji verirler. Rüzgâr esmedi, kömür gelmedi, güneş doğmadı, bu sene yağmur yağmadı barajlar dolmadı derdi olmadan en ucuz şekilde enerji üretirsiniz.

Nükleer enerjinin teknoloji transferi, temel bilimlerin gelişmesi, parçacık fiziği ve nano teknoloji alanında çığır açan buluşlara yol açması nedeniyle üstünlüğü tartışılamaz bile… Bu konuyu görmeden Türkiye’nin çağları aşma ülküsünde yolunu kesmeye çalışan kimi zırva derecede cahil aydınlar şunu bilmelidir ki hastanelerde her gün çektirdiğimiz on binlerce röntgenin hammaddesi nükleer radyoaktif elementlerden elde edilmektedir. Radyasyon yerine göre tedavide kullanılan bir ışındır. Nükleer santrallerin yakıt küllerinden doğal yolla elde edilmesi mümkün olmayan elementler üretilmektedir. Bunların teknolojideki kullanım alanlarına girebilmeniz için o külü (yani çok tehlikeli dedikleri o külü) sizin de üretmeniz gereklidir. Kaldı ki Norveç bütün dünyaya deklere etti. Dedi ki: Bütün radyoaktif külleri almaya ve depolamaya hazırım. Bana verebilirsiniz. Bu insanlar, bu ülkeler cehaletinden mi yapıyor bunları?

Evet, nükleer santrallerin ilk yatırım maliyetleri yüksektir. Bir defa yapıldıktan sonra bu teknoloji 3 veya 4. Santralden sonra yerli imkânlarla yapılacak hale geleceğinden yatırım maliyetleri bu günkü değerlerin 1/3 veya 1/4’ üne düşe